Yine yeni yeniden 7 Mehmet…

DSCF2468Antalya’daki tadımın akşamında bizleri 7 Mehmet’te müthiş şaraplar eşliğinde inanılmaz bir menü bekliyordu…

Menüde başlangıçlarda gökkuşağı salatası, keçi peyniri, kalamarlı turp salata, ara sıcaklarda yavru kalamar ızgara, avokadolu karides ve ana yemekte tereyağında lagos, bütün düve bonfile ve yanında kuru domatesli zeytinyağlı pilav ve yeşil fasulye, en son olarak da fırında kokoreç yer alıyordu. Tatlı olarak ise 7 Mehmet bizlere keçi sütü dondurma (kızarmış badem ile) hazırlamıştı.

Bu çılgın menüye hepimizin kavından gelen çılgın şaraplar eşlik etti…

Yemeğe ilk olarak artık bir 7 Mehmet klasiği olan gökkuşağı salatasının yanında keçi peyniri ve kalamarlı turpDSCF2492 salata ile başlıyoruz. Yanında Sicilya’dan yerel bir varyetel olan Carricante üzümünden yapılmış bir beyaz şarap eşlik ediyor. Benanti’nin 2008 Pietramarina’sı üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen şanına yakışır bir dirilik ve mineraliteye sahip. Etna eteklerindeki bağlardan gelen şarabın özellikle kalamarlı turp salata ile uyumu çok iyiydi.

7 Mehmet’in en iyi özelliklerinden biri malzemelerin kalitesi ve yemeklerdeki uyum ve bütünlük. Sadece “Gökkuşağı salatası” ve “kalamarlı turp salata” için bile 7 Mehmet’e gidilir. Gökkuşağı salatası oldukça aromatik ve aynı zamanda “fresh” bir yapıda. İçinde reyhan, avokado ve greyfurt gibi farklı ögeler yer alıyor. Her iki salatanın da asidite dengesi çok iyi ve bu da yemeklerin damakta aşırı baskın bir tat bırakmadan uyum içinde şarapla bütünleşmesini sağlıyor.

DSCF2479

Salataların yanında ayrı olarak sunulan keçi peyniri ise 1 yıldan fazla süre dinlendirilmiş eşsiz bir lezzetti. Aslında bu tarz keçi peynirlerini çoğunlukla Vouvray gibi yarı-tatlı şaraplarla daha uyumlu bulsam da diri asiditeye sahip sek şaraplarla da olgunlaştırılmış keçi peynirleri güzel uyum sağlayabiliyor.

DSCF2478

Bu arada Sardunya’dan bir Vermentino geliyor önümüze. Capichera’nın Vigna Ngena 2011 Vermentino’su damakta diri ve canlı yapıya sahip olsa da bitimde biraz acılık hissediliyordu yine de peynirle fena gitmedi. Hemen ardından gelen Schloss Johannisberg 2008 Riesling ise ara sıcaklardan avokadolu karides ile bütünleşiyor. Karides Antalya yöresinden, tam istediğim gibi diri kalmış ve altındaki avokado püresi yağlımsı aromatik bir lezzet katıyor. Ben bu yemekte biraz asit eksikliği hissettim ve bunun için salatanın sosundan hafifçe üzerine kondurdum. Sonuç bana göre gayet iyiydi. Riesling’in narenciye, şeftali, bal aromaları, diri asiditesi ve bitime doğru gelen mineralsi yapısı şarabın sadece karidesle değil, masadaki diğer tüm yemeklerle bütünleşmesini sağlıyor. Sanırım bana tüm yemeklerle hangi şarabı eşleştirirsin diye sorsalar hiç duraksamadan “Riesling” derim…

DSCF2485Karidesin ardından masamıza gelen yavru kalamar ızgaraya altında bezelye püresi eşlik ediyordu. Şef bezelyenin tanelerini çok ezmemiş ve dişe gelmelerini sağlamıştı, iyi ki de öyle yapmış zira bu tarz pürelerde bazen hantal bir tabak oluşabiliyor. Bu tabakla birlikte artık Chardonnay’lere geçelim diyoruz. Öncelikle Küp Epic 2010 Chardonnay ve ardından Pammukkale L 2011 Chardonnay açıyoruz. Her iki Chardonnay de kalamarla fena gitmiyor. Pamukkale L 2011 damakta daha canlı bir yapıya sahip olarak bir tık öne geçiyor. Ancak esas yemek-şarap uyumunu tereyağında Lagosla eşliğinde açtığımız Chateau Montelena 2011 Chardonnay ile zirveye taşıyoruz. Efsane üreticinin 2011 rekoltesi oldukça zengin karakterli, narenciye, elma, armut bazlı meyvelerin ön plana çıktığı, mineralsi ve fıçı notlarının ahenkle dans ettiği bir şarap. Damaktaki yağlımsı karakteri, canlı ve mineralsi yapısı ile lagosla mükemmel bir uyum sağladı.

Bu arada bir yandan Montelena’yı keşfederken diğer yandan artık kırmızılara geçiş için Fransa’nın Fleurie apelasyonundan bir Gamay geliyor önümüze. Jean Foillard’ın 2009 Gamay’si benim her daim açmak istediğim şarap barı için hayal ettiğim türden bir şarap örneği. Yoğun kırmızı meyve, toprak ve otsu notların belirgin bir derinlik ve kompleksite kazandırdığı şarap oldukça zarif yapısıyla etkiledi bizleri. Aslında böyle bir şarap domates ve sebze bazlı klasik Akdeniz usulü balık yemekleriyle veya ızgara ton balığı ile de gidebilir diye düşünmeden edemedim. Yine de karşımıza çıkacak olan “ağır abi” kırmızılar öncesi güzel bir geçiş oldu bizler için.

Gecenin en büyük hayal kırıklığı hiç şüphesiz 2001 rekoltesi Alta 904 Gran Reserva Rioja’nın buşone çıkması oldu.DSCF2484 Tüm şaraplar arasında en eski rekolte olduğu için en çok merak ettiğimiz şaraplardan biriydi ancak ne yazık ki bazen tek bir mantar yüzünden böyle hayal kırıklıkları yaşanabiliyor… Yapacak bir şey yok, İspanyol’u bir kenara bırakıp İtalyanlara uzanıyoruz ve önce bir 2005 Castiglion del Bosco Brunello ve ardından Albino Rocca Vigneto Brich Ronchi 2006 Barbaresco geliyor önümüze.

Her iki şarap da oldukça derinlikli ve kompleks yapısıyla ön plana çıktı. Brunello’nun topraksı ve baharatsı notlarına karşılık 4 yıl bottelerde dinlenmiş Barbaresco’nun kuru gül bazlı parfümsü, mürdüm, hafif deri ve entegre fıçı notları zengin bir bütünlük oluşturuyordu.
DSCF2474
Bu şarapların yanına gelen yemekler orta-az pişmiş bir düve bonfile ve yanında kuru domatesli zeytinyağlı pilav ve yeşil fasulye oluyor. Bonfile mükemmel pişmiş ancak pilav ve yeşil fasulyenin her biri başlı başına şaheser. Kullanılan malzemelerin kalitesinin önemini özellikle bu tarz sade yemeklerde çok daha iyi farketmek mümkün. Peki bonfile ile hangisi daha iyi uyum sağladı derseniz ikisi de iyi gitti ama çok çok daha iyi giden iki şarap daha var derim. Onlar da artık günün daha ağır topları oldu. 2008 Torres Mas la Plana Carbernet Sauvignon ve Cabernet Franc, Merlot, Cab. Sauvignon kupajından oluşan 2009 Pamukkale L.

DSCF2490Öncelikle söylemem gerekir ki gerek 2008 Torres Mas la Plana gerekse de 2009 Pamukkale L önünde halen uzun yıllar olan şaraplar. Her ikisi de oldukça canlı, gövdeli ve güçlü şaraplar. Fıçı entegrasyonları son derece iyi ve meyvenin ön plana çıktığı uzun bitimleri var. Damakta Pamukkale L daha baharatsı ve atak ancak tanenler Mas la Plana’ya göre daha kadifemsi yapıda. Normalde 2009 Pamukkale L’yi öğlen yaptığımız tadıma koymak istiyorduk ancak şarap tadıma yetişmediği için akşam yemeğinde keyfine varmak istedik. Tahminim tadıma koysaydık sıralamayı değiştirebilirdi, bu şarabı ayrı bir tadımda tekrardan ele almakta fayda var belki de. Yine de böyle bir şarabı böylesine güzel yemekler eşliğinde içmek çok daha büyük bir keyif…

Artık midemizde kalan son yerlere sığdırmayı düşündüğümüz fırında kokoreç ile daha güçlü baharatsı bir yapısı olması nedeniyle 2009 Pamukkale L diğer kırmızılara göre daha iyi gitti ancak yine de ben böyle bir yemeğin yanına kesinlikle off-dry bir Riesling’in yakışacağını düşünüyorum. Bu konuyu başka bir yemekte ayrıca ele almak gerekli sanırım…

7 Mehmet’te geceyi kızarmış badem, hurma ve taze şeftali eşliğinde keçi sütlü dondurma ile tamamlıyoruz. Taze meyve, kuru meyve, kuruyemiş ve dondurma bir arada. Keçi sütünün aroması ağızda adeta patlıyor. Bir 7 Mehmet şaheseri diyebilirim…
DSCF2494
7 Mehmet tartışmasız olarak gastronomik bir cennet. Yemeklerin çok iyi olması bir yana, restoran sahibinin ve servis elemanlarının tutumu ve hizmet kalitesi de doğal olarak herkesin restorandan daha da keyif almasını sağlıyor. Ayrıca kendi şaraplarımızı getirmemize onay vermeleri de ayrı bir incelik. Antalyalılar böyle bir restorana sahip oldukları için çok şanslılar…

Albino Rocca, alman şarapları, Antalya, Barbaresco, Brunello di Montalcino, Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon, Chardonnay, Chateau Montelena, Fleurie, Fransız şarapları, Gamay, Merlot, Pamukkale, Restoranlar, Riesling, Rioja, Tempranillo, Vermentino, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, İspanyol Şarapları, İtalyan şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tadımlara devam…

Bugünlerde süper şaraplar tadıyorum desem yeridir aman nazar değmesin.. Geçtiğimiz hafta Antalya’da, aralarında Vinografi, Kadehteki Lezzetin Peşinde gibi bloggerların yanında şarap yapımcısı & önolog Akın Gürbüz ile şaraba gönülden ilgi duyan birkaç arkadaşla beraber yaptığımız Bordeaux üzümlerinin ele alındığı kör tadımda son derece çarpıcı Türk şarapları tattık.

20140906_174246

En öne çıkan ilk 3 şarap şöyle sıralandı ki bana göre şu anda piyasada bulunan (gerek restoran gerek şarap butiklerinde) en iyi 3 Türk şarabı:

1. Suvla Petit Verdot Karasakız 2011—– 89 PUAN (benim puanım 90)
2. Chamlija Nevi Şahsına Münhasır (Cabernet Sauvignon Petit Verdot) 2012 — 89 PUAN (benim puanım 94)
3. Chateau Kaplak Petit Verdot 2010 — 88 PUAN (benim puanım 90)

Bu üç şarap da kompleks, konsantre, entegre ve dengeli yapılarıyla öne çıktı. Kanımca Türk damak tadına uygun yapıda olan baharatsı özellikler bu şaraplarda güzel bir entegrasyon ve denge ile bütünleşince tadımcıların ortalama olarak birbirine en yakın puan verdiği şaraplar oldu. Üç şarap da benim için eşsiz yemek eşlikçisi şaraplar…

20140906_171332

Tadımda bu şarapların haricinde, benim için öne çıkan şaraplar ise şöyle oldu:

20140906_164554

– Chateau Nuzun 2011 : Burunda yoğun kırmızı meyve aromalari, is, meyankökü, çiğ et ve geriden gelen baharat notlarıyla kompleksitesi dikkat çekici. Damakta entegre yuvarlak tanenler, güçlü bir asiditeye katmanlı kompleks bir yapı eşlik ediyor. Uzun ve baharatsı bitimi ile bana göre müthiş bir şarap. Uzun bir ömrü olduğunu şimdiden hissettiriyor.

– Chateau Lascombes 2006 – Margaux : Koyu kiremitsi mat rengiyle kendini kör tadımda belli etmiş olmasına rağmen kanımca şarabın performansı ilgi çekici düzeydeydi. Menekşe bazlı klasik Margaux’ları anımsatan floral notlara, çikolata, mocha, meyankökü ve kuru meyveler katılınca oldukça kompleks modern stil bir Margaux olmuş. Son derece zarif ve feminen damağın kadifemsi tanenlerine orta yapıda bir gövde ve asidite eşlik ediyor. Hafif baharatsı orta uzunlukta bitimi var. Feminen yapısıyla tadımdaki tüm bayanlar tarafından beğenilmesi beni hiç şaşırtmadı 🙂

– Kayra Versus Cabernet Franc 2011: Burnu en kapalı şaraptı diyebilirim. Açıldıkça baharatsı notlar kendini hissettiriyordu yine de uzun bir süre burun kapalı kaldı. Ancak damakta yuvarlak entegre tanenler, güçlü ve agresif yapısıyla öne çıktı. Tadımda önünde uzun yıllar olduğunu düşündüğüm şaraplardan oldu.

– Gali 2010 (Merlot – Cab. Franc): Garip bir şekilde aralarında magnum dahil farklı şişelerden son zamanlarda birçok defa tattığım ve oldukça beğendiğim şarap burunda yoğun kapya biber notlarıyla bana başlarda itici geldi. Ancak zamanla floral ve olgun kırmızı meyveler kendini hissettirmeye başladı. Damakta canlı ve dengeli bir yapı, orta üst asidite ve gövde ile birleşmiş. Hafif tatlı baharatların algılandığı orta üst bir bitimi var.

Bordeaux, Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon, Chamlija, Chateau Kalpak, Chateau Lascombes, Fransız şarapları, Gali, Kayra, Margaux, Merlot, Petit Verdot, Suvla, Tadım Notları, şarap gezileri içinde yayınlandı | 2 Yorum

Kapadokya…

DSC01607Geçenlerde ilginç ve keyifli bir Kapadokya seyahatini geride bıraktım ve şarap dünyamız için önemli olan bu güzide bölgemiz için birkaç satır bir şeyler yazmak istedim.

Kapadokya’ya ilk olarak 2000 yılında İspanya’dan gelen arkadaşlarımla gitmiş ve bölgede birkaç gün gezmiştik. O yıllardan bu zamana ne değişti diye soracak olursanız cevabım sanırım son zamanlarda açılan belli başlı butik oteller dışında “hiçbir şey” olacaktır.

Türkiye’de turizme açık şarap bölgeleri içinde gezerken en çok “bağ” gördüğüm (ki hemen hemen hepsi goble stili bağlardı) bölge olan Kapadokya’da üretim yapıp ulusal çapta dağıtım ağı olan 2 üreticimiz var: Turasan ve Kocabağ. Bunlara geçtiğimiz senelerde Kayseri’den Vinolus da katıldı ancak bu gidişimde Vinolus’u gezme fırsatı bulamadım, artık bir başka sefere diyorum…

Kapadokya’ya ilişkin belli başlı gözlemlerimi şöyle sıralayabilirim:

– Emir üzümü her zaman bölgenin en önemli değeri aslında. Gerek Turasan gerekse Kocabağ Emir’den çok güzel20140727_150845 şaraplar yapıyorlar, her iki üreticiden de tattığım şaraplar canlı, diri asiditeli, limoni ve turunçgil aromaları baskın ve mineralitesi yüksek şaraplardı. Kısacası Emir’di işte… Bu üzüme sahip çıkmak ve geliştirip daha da iyi yerlere getirmek şart…

20140727_152318– Nasıl ve nereden çıkmış bilmiyorum ama bölgedeki üreticilerde tadım yaparken her nasılsa tadım kadehi yerine grappa veya likör kadehi diyebileceğim tarzda küçük kadehler kullanılıyor. “Neden?” diye sormak istiyorum aslında… Bu kadehler çok küçük olduğundan tattığımız şarapların aromalarını fazla alamadığımız gibi şaraplar doğru tadım ölçüsünde de olamıyor maalesef. Bu uygulamanın bir tek burada geçerli olduğunu da söylemeliyim aslında. Şaraphanelerin şaraplarını doğru bir şekilde tanıtmaları için doğru tadım kadehi kullanmalarında fayda var kanımca.

– Turasan’ı ziyaret ettiğimde tıpkı daha önce Suvla ziyaretimde olduğu gibi grup olmadan şaraphaneyi gezemeyeceğim bilgisi verildi. Bu konuyu blogumda daha önce de yazdım gene yazayım. Şaraphane gezisi için illa ki 15 – 20 kişilik gruplara ihtiyacınız yoktur. Günün belli saatlerini buna ayırırsınız, hatta isterseniz kişi başı makul bir ücret de koyarsınız, katılımcı varsa katılır ve şaraplarınız hakkında daha fazla şey öğrenir. Bu dediğim tabi ki şaraphanenizi gerçekten gezdirmek ve tanıtmak istiyorsanız geçerli…

– Kocabağ’da ise tadımlarda iki kadehten fazla tadım yapılmadığı yönünde bir bilgi verildi. İlk önce bunun üreticinin belirlediği maksimum tadım limiti olduğunu düşündüm fakat daha sonradan mağazadaki yetkili normal şartlarda bir kişinin günde en fazla iki kadeh şarap tadabileceği ve ikiden fazla şarap tadılırsa “ağız tadının bozulabileceği” yönündeki telkiniyle karşılaştım. Üçüncü bir şarap daha tatmak istediğimde ise “sırf tatmış olmak için tadacaksanız buyurun tadın” tepkisi ayrı bir dumur oldu…

– Yine de Kalecik Karası’ndan yapılmış olan Kocabağ 2013 Velvet Roze bakırımsı rengi ve müthiş meyvemsi aromatik ve tazeleyici yapısı ile çok iyi bir rozeydi diyebilirim… Bulursanız kaçırmayın derim…

– Ürgüp’te “Ehlikeyf” restoran fena değil. Çoğunlukla klasik bilindik Türk yemekleri tadında bir menüsü olsa20140727_125347 da malzemelerinin taze ve kaliteli oluşunu beğendim. Kayseri mantısında mantıyı tam istediğim gibi diri pişirmiş olmaları ise gönlümü fethetti…

20140727_201926– Uçhisar’da “Şıra Hotel”in muhteşem bir Kapadokya manzarasına sahip restoranı, bölgedeki en üst segment restoranlardan biri. Fiyatlar İstanbul ayarında olsa da (ki şarap fiyatlarının daha düşük olmasını beklerdim açıkçası) yemekler gayet leziz, servis yerinde ve manzara dediğim gibi şahane… Burada uzun zamandır içmediğim bir şarap olan Vinolus Syrah 2010 içtim. Kendinden beklenen meyvemsi ve baharatsı yapıyı güzel yansıtan zarif bir şarap…

– Kapadokya’nın son zamanlardaki efsane şaraplarından biri de Argos Hotel’in kendi bağlarında hasat edilip20140728_202027 Turasan’da üretilen Argos Syrah… 2010 rekoltesi madalya canavarı olmuş bu güzide şarabı Argos Hotel dışında bulmak neredeyse imkânsız gibi bir şey. Ben de hazır gitmişken şarabı alıp tatma fırsatı buldum. Şarap gerek burunda gerekse damakta kompleks bir yapıda. Yoğun kara orman meyvelerini hafif çikolata ve bitimi domine eden baharatsı takip ediyor. Oldukça keyifli karanfil, muskat cevizi, karabiber notları var. Uzun, keyifli bir bitime sahip şarabın asiditesi de çok iyi. Tanenler kadifemsi kıvamda. Sadece biraz alkol sorunu var, %14,5 alkol bitimde biraz yakıcı haliyle dengeyi hafiften sarsıyor olsa da genel itibariyle oldukça iyi bir şarap.

20140728_200957– Kapadokya’da karşılaştığım en ilginç sürprizlerden birisi Avanos’ta ziyaret ettiğim bir şarap evinde bulduğum papazkarası şarabı oldu. 2010 rekoltesi şarabın adı Kanlıca, üreticisi ise bölgede faaliyet gösteren Yalın Şarapçılık. Kapadokya bölgesinde eskiden daha çok papazkarası varmış ancak artık çok az bağ kaldığını öğrendim. Bu şaraba ilişkin bağların Hacıbektaş’a bağlı Köşektaş köyü civarlarında olduğunu öğrendim sonradan.

– Bölgede daha önce gitmediğim Mustafapaşa ve Ihlara Vadisi’ne de bir gezi yaptık. Mustafapaşa’daki evler inanılmaz güzellikte diyebilirim. Normal şartlarda böylesine özgün bir coğrafyada üstelik birbirine yakın mesafelerdeki bu kasabaların her birinin gastro-turizm açısından belli bir değerinin olması gerekir. Aklıma hemen Fransa – Luberon bölgesine yaptığım seyahat geliyor ki orada da köyler ve kasabalar arasındaki mesafeler yakın ve her köyün kendine ait bir değeri vardı (bir şarap üreticisi, bir müze, bir restoran veya cafe ve hatta belirli günlerde kurulan köy pazarları vs). Tabi bu yönde bir turizm politikası olursa bunlar gerçekleşebilecek unsurlar aksi takdirde klasik olarak turistler gelirler ve hiçbir özelliği olmayan restoranlarda yemek yiyip, gastronomik açıdan (ve doğal olarak şaraplarımız açısından) herhangi bir kazanım olmadan geri dönerler.

– Kapadokya’da her ne kadar turistlere bölgenin şarabı meşhur vs dense de şarap adına neredeyse hiçbir şey yok demek sanırım abartı olmaz. Üretici sayısı zaten bir elin parmağını geçmiyor. Tadım yeri bir tek Kocabağ ve Turasan’da var ki o da Ürgüp’le sınırlı. Uçhisar’da açılan 1-2 yer dışında başka da bir yer yok diyebilirim. Göreme bu konuda tam anlamıyla felaket bana göre. 1980 model turizm anlayışının egemen olduğu Göreme’de birayı bile sıcak servis ediyorlar ki bu konuda daha fazla yorum yapmak gereksiz sanırım…

– Son olarak eklemek gerekir ki güzel bir Kapadokya gezisi “balon turu” olmadan bitirilmemeli. Muhteşem ötesi20140729_053930 bu doğayı havadan gün doğumunda izlemenin keyfi bir başka güzellikte. Ortalama 1000 metre yüksekliğe ulaşan balonlardan Kapadokya bölgesindeki çoğunlukla ufak parsellere dağılmış olan goble stildeki yüzlerce dönüm bağ arazisini seyretmek ayrı bir keyif…

Genel olarak söylemek gerekir ki Kapadokya’yı bir gastro-turizm destinasyonu olarak değerlendirmek için her yerde olduğu gibi öncelikle yöresel bir hareketlilik-olgu-oluşum (artık adını ne koyarsanız) olması gerekiyor. Ancak benim gördüğüm kadarıyla bölgedekiler, kitle turizminin varlığını fazlasıyla özümsemiş olmakla beraber maalesef artık tarihin karanlık çağlarında kalmış turizm yapısını ve anlayışını bizlere sunmayı tercih ediyorlar…

Emir, Kalecik Karası, Kapadokya, Kocabağ, Restoranlar, Shiraz/Syrah, Turasan, vinolus, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | 2 Yorum

Trakya Bağ Rotası’nda Gelibolu – Suvla –

20140518_141747Microsoft’ta üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra şarap dünyasına adım atan Selim Ellialtı’nın kurduğu Suvla, Eceabat’ta yer alıyor. Şaraphane Eceabat’ın merkezinde bulunmakla beraber burada aynı zamanda konsept olarak oldukça güzel bir şarap butiği ve restorana da ev sahipliği yapıyor. Domatesten pekmeze farklı çeşitlikte yöresel gıda ürünlerinin bir araya geldiği ve aynı zamanda Suvla’nın kardeş markası konumundaki Kilye ürünlerinin de satıldığı butikte Suvla şaraplarının tadımı da yapılabiliyor.

Suvla bağları Gelibolu’nun göbeğinde sayılabilecek bir yerde Kabatepe Kumlimanı mevkiinde yaklaşık 700 dönüm arazi üzerinde kurulu. Bağlarda Cabernet Sauvignon, Merlot, Syrah, Cabernet Franc, Grenache Noir, Karasakız ve Petit Verdot’nun yanı sıra beyaz olarak Chardonnay, Sauvignon Blanc, Kınalı Yapıncak, Rousanne ve Marsanne dikili.

Belli başlı şaraplar haricinde Suvla’nın 20140518_215128 alt, orta ve üst ürün gruplarının tamamının tadılabildiği butikte ilk kez tattığım şaraplar arasında en beğendiklerim henüz piyasaya çıkan 2013 Sauvignon Blanc – Semillon ile 2011 Reserve Petit Verdot – Karasakız oldu.

20140518_141005 2013 Sauvignon Blanc – Semillon limon, sarı meyve ve floral aromalara, hafif çakmaktaşı notlarının eşlik ettiği, orta üst asiditeli ve orta uzunlukta bitimi olan keyifli bir yaz şarabı olmuş.

2011 Suvla Reserve Petit Verdot – Karasakız geçenlerde Brüksel’de yapılan “Concours Mondial 2014”te altın madalya – kazandı. Oldukça kompleks burunda baharattan, karanfile, koyu meyvelerden, tütüne farklı aromalar hissediliyor. Damak dolgun, tam gövdeli, canlı ve asiditesi yerinde. Entegre tanen yapısıyla da dengeli ve uzun bitimi burundaki kompleks yapının devamı niteliğinde. Böyle bir şarabın altın madalya almasına şaşmamak gerekli diye düşünüyorum. Kaldı ki kupajının sıra dışı olması da dikkat çekici nitelikte. Bana göre şimdiye kadar Suvla’nın yaptığı en iyi şarap.

Bu arada Suvla’da tadım yaparken bir gün önce Gali’de karşılaştığım gençlerle tekrardan karşılaştım. Bir süreIMG_20140518_144541 ayaküstü güzel bir şarap sohbeti yaptık. Umarım ileride yapacağım gezilerde böyle meraklı şarap severlerle karşılaşma fırsatım olur.

Her şey bir yana, yaptığımız ziyarette şaraphaneyi gezme fırsatı bulamadık. İçeri girdiğimizde bizi karşılayan yetkili 10 kişi ve üzeri turlarda şaraphane turu yaptıklarını anlattı. Bence birilerinin 10 – 15 kişi getirmelerini beklemelerine gerek yok. Yurtdışında olduğu gibi randevulu sistemle çalışabilirler veya günün belli saatlerinde butiğe veya lokantaya gelenlere ekstra şaraphane turu satabilirler. Bu açıdan bakıldığında şaraphane gezilemeyince işin doğasına aykırı bir durum ortaya çıkıyor zira insanlar çoğunlukla bağlar, üzümler ve üretim teknikleri hakkındaki bilgileri şaraphane gezileri sırasında öğreniyor.

Suvla şaraba, yemeğe ve yöresel ürünlere dair harika bir yer yaratmış Eceabat’ta. Trakya Bağ Rotasına dahil olarak da rotanın en canlı ve keyifli noktalarından birisi olmuş durumda şimdiden. Maalesef bu gidişimde Suvla lokantada yemek yeme fırsatım olmadı. Ancak arayı fazla uzatmadan yakın bir tarihte tekrardan gidip bu kez lokantada da yemek yemeyi düşünüyorum.

Gelibolu’da yakında şarap dünyamıza girecek yeni üreticilerle beraber şarap turizmi açısından hareketliliğin daha da artacağı kesin…

Çanakkale, Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon, Chardonnay, Gelibolu, Grenache, Karasakız, Kınalı Yapıncak, Marsanne, Merlot, Petit Verdot, Restoranlar, Roussanne, sauvignon blanc, Shiraz/Syrah, Suvla, Tadım Notları, Trakya Bağ Rotası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Trakya Bağ Rotası’nda Gelibolu – Gali –

Geçenlerde Trakya Bağ Rotası’nın 4 ana bölgesinden biri olan Gelibolu’da rotaya dahil olan iki şarap üreticisini, Gali ve Suvla’yı ziyaret ettim.

20140517_173534Gali’nin sahibi Hakan ve Nilgün Kavur çifti, şaraphaneyi Evreşe’de, bağları ise Evreşeye 15 km kadar uzaklıktaki Demirtepe köyüne yakın Doğan Arslan mevkiinde kurmuşlar. Şaraphanenin yapımında kullanılan doğal taşlar oldukça güzel ve etkileyici bir yapı kazandırmış. Bağların bulunduğu 500 dönüm arazinin 250 dönümünde üzüm dikili. 2007’de dikilen Merlot ağırlıklı bağların kalanında Cabernet Sauvignon ve Cabernet Franc var.

Hakan Bey şaraplarını kendisi yapıyor. Herhangi bir danışman önologları olmadığını, tıpkı araba sürmeyi öğrenir gibi şarap yapmayı da üretimin her aşamasında bulunarak öğrendiğini söylüyor. Bu haliyle bana Chateau Nuzun’un sahibi Necdet Uzun’u anımsattı. Her ne kadar butik de olsa 250 dönüm bağı olan bir üretici için çok da kolay olmasa gerek.

Kireçtaşı, magnezyum ve demir yönünden zengin teruarında, Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı’nın girişi ve Saroz20140517_174445 Körfezi’ni içine alan inanılmaz ötesi bir manzara var. Zaten bağlar stratejik olarak o kadar önemli bir yerde konumlanmış ki, arazide İkinci Dünya Savaşı öncesinde yapılmış mevziler bulunmakta. İçinde irili ufaklı odaların da olduğu mevzileri gezmek ayrı bir heyecan ve deneyim. Mevzileri gezerken insanın aklına Normandiya çıkartması için Almanların kurduğu mevziler geliyor…

20140517_161141Gali’nin şimdiye kadar şişeleyip piyasaya sürdüğü 2 şarabı var ve her ikisi de 2010 rekoltesi; Evreshe 2010 ve Gali 2010. Bu sene Cabernet Franc’dan ilk roze denemelerini de yapmışlar. Meyvemsi ve tazeleyici yapıda olan roze hafiften kabarcıklı olmasının yanında biraz da tatlımsı bir kıvamda. Bu haliyle tam sıcak yaz aylarına uygun diyebilirim.

Gali fıçı görmüş Evreshe ise fıçı görmemiş olarak sırasıyla birinci ve ikinci şarap şeklinde piyasaya sürülmüş.20140517_161803 Daha önce birkaç kez farklı ortamlarda da tatma fırsatı bulduğum bu şarapların ikisi de meyvemsi, dengeli ve derinliği olan şaraplar. 2011 rekoltelerini ise tanktan tattık. 2011’lerin 2010’nun üzerinde olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tanktan tattığım 12 ay meşe fıçıda bekletilmiş %100 Merlot kara orman meyveleri, fıçıdan gelen vanilya, karabiber notları, entegre tanen yapısı, diri asiditesi ve havalandıktan bir süre sonra belirginleşen menekşe aromaları ile oldukça dikkat çekici. 2011 Evreshe ise damakta adeta kırmızı meyve patlamalarının yaşandığı bir şarap. Yine diri asiditesi ve entegre tanen yapısı ile dikkat çekici.

Çanakkale Boğazı’nın Marmara Denizi girişine hakim konumdaki bağ evi ise başlı başına anlatılmaz yaşanır bir konumda bulunuyor. Bu manzara eşliğinde Gali şaraplarını yudumlamak ve Nilgün Hanım’ın hazırladığı harika yemeklerden yemek keyfimizi doruk noktasına ulaştırıyor.

20140517_182315Son olarak Hakan Bey’in ilk ürettiği şarap olan 2008 Gali’yi tadıyoruz. Hakan Bey biraz çekinerek bu şarabı ikram etse de şarabın yıllanması ile birlikte kazandığı bukeler, ipeksi tanen yapısı ve zarafeti şaşırtıcı derecede güzellikte. Şurası bir gerçek ki bağların olgunlaşmasıyla beraber Gali’den önümüzdeki yıllarda çok daha kompleks ve derinliği olan şarapların geleceği şimdiden aşikar.

Bu arada bizler 2008 Gali’nin keyfine varırken, vakitler ilerlemiş olmasına rağmen 6 gençten oluşan şarap sever bir ziyaretçi grubu bağ evine geliyor tadım için. Bu durum bir yandan beni sevindiriyor diğer yandan da umutlandırıyor zira gerek şarap tüketiminin artması açısından gerekse de Trakya Bağ Rotası’nın ve hatta bölgesel bazda diğer şarap rotalarının gelişmesi ve yayılması açısından genç şarap severlere ihtiyaç var. Gençler Hoşköy’de Melen’e uğrayıp Gali’ye gelmişler, geceyi Çanakkale’de geçirip ertesi gün de Suvla’yı gezeceklerini söylediler. İstanbul’a dönüş yolunda da 1-2 üretici daha gezeceklerini anlattılar. İşte tam olması gerektiği gibi bir Trakya Bağ Rotası oluşturmuşlar kendilerine…

Hakan Bey ve Nilgün Hanım’a yaratmış oldukları bu güzel ortamdaki harika ağırlamaları için teşekkür edip rotamızı Çanakkale’ye çeviriyoruz.

Gelibolu – Çanakkale hattında balık yemek için önerebileceğim 2 yer var. İlki Gelibolu’da “İlhan Restoran” diğeri ise Çanakkale’de “Yalova Restoran”. İlhan Restoran Gelibolu iskelesinin hemen yanında deniz kenarında. Gerek Gali gerekse de Suvla şaraplarını burada bulabilirsiniz. Bizdeki restorancılık anlayışı maalesef şaraba yeteri kadar değer vermediğinden şarap seçeneği her yerde sınırlı sayıda ve çoğunlukla büyük üreticiler üzerinden yürütülüyor. Hâlbuki bölgesel olarak hizmet veren restoranların menüde aynı bölgede üretim yapan şarap üreticilerine yer vermeleri gerekli. Bu anlamda Trakya Bağ Rotası’nı organize edenlere ama bana kalırsa en başta biz tüketicilere çok büyük iş düşüyor. Restoranlara gittiğimizde talepkar olmalı ve menülerde tek bir şarap üreticisi gördüğümüzde de “sitemkar” olmalıyız… Unutulmaması gereken en önemli şey, butik şarap üreticilerimiz “satış yapıldığı sürece” varlıklarını sürdürebilirler. Son çıkan yasa ile pazarlama açısından elleri kolları tamamen bağlandığından burada iş biz tüketicilere düşüyor.

İlhan Restoran’ın mezeleri genel olarak başarılı. Ancak Çanakkale’deki Yalova Restoran kadar özellikle deniz mahsulleri çeşitliliği yok. Yine de fiyat-kalite dengesi açısından uygun bir yer diyebilirim. Her yerde olduğu gibi burada da şarap içtiğimizden bazen şarap servisi açısından sorun yaşayabiliyoruz. Burada da sipariş ettiğimiz beyaz şarabın (Suvla Chardonnay) önceden soğutulmamış olması artık birçok yerde aşina olduğumuz bir durum. Kendi kendime “en azından şarap sipariş ederek mekân çalışanlarına burada şarap da satıldığını hatırlatmış olduk” diye telkinde bulunuyorum, ne diyeyim…

Yalova Restoran ise benim sadece Çanakkale’de değil tüm Türkiye içinde en beğendiğim balık restoranlarından biri.IMG_20140518_204819 Benim için gerçek Akdeniz usulü diyebileceğim tarzdaki menüsünde özellikle kabuklu deniz ürünlerine de yer veren, tabiri caizse Çanakkale’nin “kült” sayılan mekânı. Kilitbahir feribot iskelesinin hemen yanında boğaza nazır bir konumda konuşlanmış Yalova Restoran’ın menüsünde deniz mahsulleri ağırlıklı oldukça zengin meze çeşitlerinin yanında istiridye, kum midyesi, tarak ve böcek gibi kabuklular yer alıyor. Sipariş ettiklerimiz arasında özellikle tarak ve ahtapot tam istediğim dirilikte pişirilmiş ve kaliteli bir zeytinyağı kullanılarak servis edilmişti. Kum midyesini en sevdiğim usullerden olan şarapta pişirmişler. Tabakta kalan suyunu ekmeğe banarak yemek ayrı bir keyif. Deniz börülcesinin üzerine taze domates rendesi koymaları takdire şayan zira bu her yerde karşımıza çıkan bir uygulama değil maalesef, halbuki ne kadar basit ve lezzetli oluyor bu şekilde. Beğenmediğim tek meze sirkede bekletilmiş hamsi oldu. Bizde sirke kullanımı bazen ayarsız olabiliyor. Ben bunun yerine İspanyolların yaptığı tarzda sadece zeytinyağı ve sarımsak içinde bekletilmiş hamsiyi tercih ediyorum. Bu şekilde çok daha zarif ve şarapla uyumlu bir yemek karşınıza çıkabiliyor. Burada yemeğin yanına Suvla’dan Kınalı Yapıncak sipariş ediyoruz. Bu şarabın kendine has isli, mineralsi yapısı çok hoşuma gidiyor. Kabuklularla da uyumlu oluyor.

IMG_20140519_080940Çanakkale’ye geçenler için önereceğim şeylerden biri ise meşhur “peynir helvası”. Yalnız peynir helvasını yemek için bence tek bir yere bakmak gerekli, o da “Kadir Yaşar Usta”nın yeri olmalı. Kasaplar çarşısı içinde küçük bir dükkanda yıllardır hizmet veren Kadir Yaşar Usta’nın yaptığı peynir helvası, çevre köylerdeki sütlerden yapılmış peynirinin kokusu ve üzeri hafif kıtır fırınlanmış dokusuyla muazzam bir tatlı…

Çanakkale, Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon, Gali, gastroturizm, Gelibolu, Merlot, Restoranlar, Trakya Bağ Rotası, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | 5 Yorum

Trakya Bağ Rotası

Geç olsun ama güç olmasın dediğim bir oluşum nihayet hayata geçirildi ve Trakya Bağ Rotası kuruldu.

Trakya Kalkınma Ajansının desteği ve Trakya Turizm İşletmecileri Derneği çatısı altında hayata geçen oluşumda, tamamı Trakya bölgesinde faaliyet gösteren 12 şarap üreticimiz yer almakta. Bölgedeki şarap turizminin gelişmesi açısından son derece önemli olan bu oluşumun uzun vadeli olabilmesi için ciddi bir altyapının da oluşması gerekli elbette.

Trakya bölgesinde sanırım en önemli eksiklik otel ve restoran. Bu bölgede ne zaman bağ gezisine çıksam kalacak yer bulmakta zorlanıyorum. Tekirdağ’daki birkaç köfteciyi, Şarköy-Hoşköy arasındaki 1-2 restoran ile Büyükkarıştıran’daki Çamlık restoranı saymazsak şaraphanelere yakın gerek bölge turizmine gerekse de mutfağımıza katkı sağlayacak bir restorana rastlamadım ben, bilenler varsa bana özelden yazarsa sevinirim…

Aynı şey oteller için de geçerli. Özellikle şarap turizminin temelinde kırsal turizm yatar. Kırsal turizm demek etrafı yeşillikler, bağlar, bahçeler olan, mümkünse içinde kendi restoranı da bulunan butik oteller demektir. Aslında Urla ve çevresinde buna benzer otel yatırımları son yıllarda artsa da Trakya bölgesi bu açıdan halen bakir bir bölge.

Doğal olarak Trakya’daki şarap üreticilerimizden kalkıp pansiyonculuk veya restorancılık yapmalarını beklememek gerekli. Ancak madem böylesine önemli bir oluşum artık daha da ciddi bir şekilde filizlenmeye başladı, bunun da altyapısının kurulması ve en kısa zamanda gerekli girişimlerin başlatılmasında fayda var kanısındayım.

Hayalimdeki Trakya Bağ Rotasında bölgenin çeşitli yerlerinde (örneğin Şarköy-Hoşköy arasında veya Gelibolu’ya doğru giderken Saroz körfezi civarlarında) küçük şarap butikleri, bölgedeki merkezi yerleşim yerlerinde ziyaretçilere gerekli bilgi akışını sağlayacak enformasyon ofisleri, tüm şaraphaneleri gösteren sevimli haritalar ve bu haritaya sahip olanlara özel olarak verilen indirimli şarap satışları var… Tüm gün şaraphaneleri gezip tadımlar yaptıktan sonra akşam güzel bir restoranda uygun fiyatlara bölge şarapları içerek iyi bir yemek yiyip, geceleyin keyifli küçük bir butik otelde güzel bir uyku çekmek var…

Geçtiğimiz günlerde Kuzey Yunanistan’a düzenledikleri bir gezi ile bu oluşumu herkese duyuran “Trakya Butik Şarap Üreticileri Platformu” ayrıca geçtiğimiz haftasonu sona eren 5. Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı’na da (EMITT) katıldı. Ümidim odur ki en azından turizm profesyonelleri Trakya’daki bu eşsiz potansiyeli görüp alternatif ve katma değeri yüksek bir turizm oluşumu yaratabilirler…

Darısı Ege ve Orta Anadolu’da faaliyet gösteren şarap üreticilerimize ve hayallerin gerçek olmasına…

Konuyla ilgili bazı haberler:

http://www.turizmgazetesi.com/news.aspx?id=72722

http://www.trakya.org.tr/haber/285/17/trakya-bag-rotasi-projesi

şarap dünyası, şarap turizmi içinde yayınlandı | 3 Yorum

Roma’da bir restoran… “Ad Hoc”…

DSC00222Roma’nın ünlü Popolo Meydanı’na çıkan caddelerden birinde “Via di Ripetta” 43 numarada yer alan “Ad Hoc”, Roma’da son dönemde adını sıkça duyuran restoranlar arasında.

Geçtiğimiz yıl evlilik yıl dönümümüz için eşimle beraber gitmek istemiş ancak istediğimiz tarih için yer bulamamıştık. Bu defa işimizi şansa bırakmayıp çok daha önceden restoranın internet sitesinden rezervasyon yaptırıyorum ve kısa bir sure sonra restorandan bana rezervasyonumun onaylandığı maili geliyor.

Ocak ayında olmamıza rağmen bahardan kalma güzel bir havada “Via di Ripetta”nın yolunu tutuyoruz. Restorana varıp masamıza yerleştikten sonra restoranın duvarlarını çepeçevre saran İtalyan şaraplarına şöyle bir göz atıyorum. Hemen yanıbaşımdaki raflarda müthiş Super Tuscan’lardan Conterno Barolo’lara kadar harika şaraplar var. Masamıza bakan servis elemanı önden bir aperatif olarak birer kadeh Prosecco alır mısınız diye soruyor, “elbette” diye cevap veriyorum. Prosecco’larımız geldikten sonra menüye göz atıyoruz.

Ad Hoc’ta a la carte menu haricinde “kara”, “deniz”, “deniz ve kara”, “trüf” ve “Roma” yemeklerinden oluşan 5 ayrı çeşit tadım menüsü bulunmakta. Tadım menüsünü ayrıca şaraplarla da eşleştirmişler. Dileyen şarap eşleştirmeli tadım menüsünden de alabiliyor.

Ben “kara” tadım menüsünü seçerken eşim tadım menüsü almak yerine başlangıç için “ad hoc usulü balkabağı çiçeği”??????????????????????????????? ile devamında “3 farklı carbonara makarna” tabağında karar kılıyor. Tadım menüsünü şarap eşleştirmeli seçmeyerek garsondan şarap menüsünü istiyorum. “Kırmızı mı, beyaz mı içmek istersiniz?” diye soruyor garsonumuz. “Kırmızı” diye cevap veriyorum ve önüme tam 166 sayfalık, tabiri caizse bir şarap kitabı geliyor. Kitap sadece kırmızı şaraplardan oluşuyor ve içerik olarak oldukça kapsamlı diyebilirim. Her şarabın tek tek geldiği bölge, teruar ve üzüm bilgilerinin yanında şarapların etiketlerinin de bir resmi yer almakta. Şaraplar 20 Euro’dan başlayıp 450 Euro’ya kadar çıkıyor. En pahalı şarap 450 Euro ile Masseto. Bu harika şarap listesinden daha önce Piemonte gezimizde ziyaret ettiğimiz ve oldukça beğendiğimiz Barbaresco’daki Sottimano’nun 2009 “Pajore”sini seçiyorum.

DSC00233Bu arada masamıza maydanoz sosunda servis edilen yuvarlak balık kroket geliyor damak hoşluğu olarak. Prosecco ile gayet güzel giden damak hoşluğunu eşim de ben de beğeniyoruz. Ardından çok da uzun bir süre geçmeden başlangıçlarımız geliyor. Benim başlangıç tabağım 3 farklı yemekten oluşmakta. Bir tarafta İtalyan usulü klasik bir steak tartare, diğer tarafta siyah risotto üzerinde servis edilmiş balkabağı çiçeği kızartması ile Buffalo mozarellasının başını çektiği hamurdan mini bir kese içinde caprese salatası. Özellikle siyah risotto üzerinde servis edilmiş balkabağı çiçeği kızartması dikkat çekici. Ancak her daim favorilerim arasında olan “steak tartare” kremamsı dokuda bir hardal sosuyla beni yine mest etmesini biliyor…

Başlangıçlardan sonra makarna tabağı geliyor önüme… Bir tarafta İtalyanların lazagnette de dedikleri lazanyaDSC00234 yapraklarının elle “yırtılmış” şekliyle yapılan makarna müthiş bir “tavşan ragu ve pesto” sosu ile arz-ı endam ederken diğer tarafta kalın spagettiler hafif kremamsı kıvamda yer mantarlarından oluşan bir sos içinde yer almakta… Sottimano Pajore Barbaresco ile her iki makarna da muazzam uyumlu oluyor… Ancak aslında esas uyumlu olan şey bizim hanımın aldığı üçlü carbonara tadımında… Carbonaralardan birinin üzerinde enfes siyah trüfleri cömertçe rendelemişler ve klasik bir Nebbiolo – Trüf mantarı uyumu buram buram ortaya çıkmakta…

DSC00237Açıkçası carbonara sosun üzerinde trüf mantarıyla Barbaresco o kadar iyi uyumluydu ki, tadım menüsünde sonradan önüme gelen Saltimboccalı ve fırında domuzlu et tabağını carbonaralı trüflü makarnayı hayal ederek yedim diyebilirim… Et tabağının ardından tatlı olarak gelen tiramisu, Firenze’de Via Nazionale’deki “Osteria Il Brincello”da yediğim kadar iyi olmasa da yine de fena değildi.

Ad Hoc, konsept olarak müşteri memnuniyetini ön planda tutmayı prensip edinmiş. Bunu sadece serviste göstermeyip aynı zamanda cebinizi de düşünerek yapıyorlar. Şöyle ki, öncelikle internetten online olarak rezervasyon yapan herkese %10 indirim uyguluyorlar. Bununla da kalmayıp önden getirdikleri proseccolar, damak hoşluğu, yemek boyunca içtiğimiz San Pelegrino gazlı su ile yemek sonunda içtiğimiz kahveyi hesaba yazmadılar. İtalyan restoranlarının çoğunda bulunan “coperto” (servis bedeli) burada yok… Sanırım daha da güzel olanı, masadan kalkarken masamıza bakan servis elemanın bize 1 şişe yarı tatlı prosecco hediye etmesi oldu ki, sonradan öğrendiğime göre bu uygulamayı diğer müşteriler için de yapıyorlar…

Burayı sıcak atmosferi, lezzetli yemekleri, servis kalitesi ve şarap listesinin yeteri kadar geniş ve hesaplı olması dolayısıyla oldukça beğendim. Ad Hoc, Roma’ya her gittiğimde uğramaya çalışacağım bir restoran olacak…

Barbaresco, Nebbiolo, Restoranlar, Roma, İtalya, İtalyan şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bağlarda uyanmak (1)…

20130711_112835Bir şarap sevdalısı olarak şarabın peşinden gitmek bana her daim keyif vermiştir. Özellikle iş stresinden ve İstanbul trafiğinden uzakta kalacak şekilde haftasonlarını bağlarda şarap üreticileriyle keyifli sohbetler yaparak, şaraplarını tadarak ve güzel yemekler yiyerek geçirmenin keyfi bambaşka oluyor.

Bundan 1 ay kadar önce Selçuk-Kuşadası arasındaki Yedi Bilgeler’in butik otelinde kalmıştık.20130711_113053 Eski yazılarımı okuyanlar bilirler, buraya yaz tatilimizde de uğramış ve gerek şarapları gerekse de restoranı oldukça beğenmiş ve buraya tekrar gelip bir haftasonu geçirmeye karar vermiştik.
Yedi Bilgeler’in Selçuk’a yakın olması Efes ve Meryem Ana gibi müze ve ören yerlerini de gezmeye fırsat veriyor. Aynı zamanda Kuşadası gibi turistik bir destinasyon da şaraphane/otele 20 dakika uzaklıkta. Bu açıdan baktığımızda oldukça güzel bir konumu var Yedi Bilgeler’in.

20130711_113357Bağ içinde otel konsepti benim gibiler için harika bir konsept. Her ne kadar Elciego-Rioja’da Frank Gehry’nin taçlandırdığı Marques de Riscal gibi bir otel/şaraphane yatırımını her yerde bulamazsak da Türkiye’de bu konseptte yapılmış yatırımlar artık mevcut ve hali hazırda bu yerlerin hakkını ziyadesiyle vermek gerekir diye düşünüyorum.

İşte Yedi Bilgeler de bunlardan biri… İzmir Adnan Menderes Havaalanı’na indikten sonra arabamızı kiralıyor 1 saat uzaklıktaki Selçuk’a doğru yol alıyoruz. Selçuk’tan geçerken önce antik Yunan medeniyetinin en güzel şehirlerinden biri olan Efes’i geziyoruz. Efes’te yamaç evlerine girmek için her ne kadar ek giriş ücreti ödemek gerekse de buraya kadar gelmişken yamaç evleri de görmekte fayda var. Bazı evlerdeki Dionysos ve üzüm mozaikleri ile şarap amforaları şarabın bu diyarda binlerce yıldır varoluşunun en güzel simgelerinden olsa gerek…

Efes’ten çıktıktan sonra 15 – 20 dakika içinde Yedi Bilgeler’e ulaşıyoruz. Bu arada şaraphaneye varmadan hemen önce içinden geçtiğimiz Çamlık köyünde çok güzel bir Buharlı Lokomotif açık hava müzesi var. Müze aslında Türkiye’nin ilk demiryolu olan İzmir-Aydın demiryolunun Çamlık’tan da geçmesi dolayısıyla kurulmuş. Çamlık’ta şu an kullanımda olmayan Cumhuriyet tarihinin ilk tren istasyonu da var. Ayrıca Atatürk’ün yurtiçi seyahatlerinde kullandığı vagon da müzede yer almakta. Burayı yazın geldiğimizde gezmiş büyük keyif almıştım. Benim gibi tren tutkunlarına şiddetle tavsiye ederim…

Yedi Bilgeler’e vardığımızda sıcak bir karşılamanın ardından odalarımıza yerleşiyoruz. Odaların hepsi bağlara bakıyor ve zevkle döşenmiş. Odamızdaki tirbuşon ve şarap kadehi gibi “önemli” detaylar gözümüzden kaçmıyor tabi zira restorandan şarabınızı alıp odanızda bağlara nazır bir şekilde şarabınızı yudumlayabiliyorsunuz.

Yedi Bilgeler’in restoranında daha önce yazın yemek yeme fırsatım olmuş ve buradaki yemekleri genel olarak beğenmiştim. Bu kez şaraphanede kalmanın da verdiği fırsatla çok daha uzun bir süre restoranın keyfini yaşamaya baktık. Akşamüstü oturduğumuz masamızda gecenin ilerleyen saatlerine kadar Yedi Bilgelerde üretilen şarapları yudumladık. Böyle ortamlarda zaman ağır akar ve her yudumladığınız şarabın keyfini fazlasıyla çıkarmak gerekir.

Yedi Bilgeler’de önce beğendiğim şaraplardan 2012 Lasos roze ile başlayıp diğer tüm kırmızıları deniyoruz. Lasos rozenin aromatik ve canlı yapısı oldukça keyifli. Denizli’deki Shiraz bağlarından gelen Shiraz’ları güzel işlemişler ve hem Lasos gibi aromatik bir roze hem de 2011 Solon gibi baharatsı ve güçlü bir kırmızı yapmışlar. Cabernet Sauvignon – Merlot ve Shiraz kupajı 2011 Thales ile yine aynı kupaja sahip ancak Shiraz oranı Merlot’ya göre daha fazla olan 2011 Bias favori kırmızılarım arasında oldu. Özellikle Bias’ı zarif ve dengeli yapısıyla başarılı buldum. Lasos ve Solon peynir tabağı ve füme etlerle güzel uyum sağlarken gerek Thales gerekse de Bias iç pilavlı ördek dolması ile oldukça iyi uyum sağladı.

Gecenin sessizliğinde bağlara bakan odalarımızda rahat bir uyku çektikten sonra sabahDSCF2486 kalktığımda bağların üzerine ince bir sis tabakasının çöktüğünü görüyorum… En sevdiğim bağ manzaralarından biri aslında… Bu güzel manzarayı hafızama kazıyorum… Aklıma Fransa’ya yaptığım seyahatlerin birinde Bandol bölgesindeki St Cyr Sur Mer’de kaldığım bir otel geliyor. Gecenin bir yarısı otele giriş yapmış ve kendimi direk yatağa atmıştım. Sabah kalkıp camı açtığımda enfes bir bağ manzarası ile karşılaşmıştım. Şans eseri rezervasyon yaptığım otel Grenache olduğunu tahmin ettiğim bir bağın hemen önünde yer alıyormuş. Hoş Fransa’da bu tarz manzaralar çoğunlukla sıradan şeyler, gönül ister ki Türkiye’de Yedi Bilgeler gibi yatırımların sayısı artsın, doğayla iç içe bağların arasında çevresinde güzel restoranların ve şaraphanelerin taçlandırdığı butik oteller açılsın…

Otelin restoranında yaptığımız sabah kahvaltısının ardından aynı zamanda bir doktor olan ve geldiğimizden beri bizimle ilgilenen otel sorumlusu Esra Hanım ile buluşup tanktan tadım yapmak üzere şaraphaneye giriyoruz. Tankta bekleyen 2012 kırmızıları meyvemsi ve kompleks yapılarıyla ileride keyifli şaraplar olacağı izlenimini veriyor. Tadımdan sonra Esra Hanım’a teşekkürlerimizi sunup Yedi Bilgeler’den ayrılıyoruz… Yolda dönerken aklımdan bir daha ki seferde buraya bağbozumunda gelmeyi geçiriyorum; burada bir yandan otelde kalırken diğer yandan bağbozumunu yaşamak harika bir deneyim olsa gerek…

Cabernet Sauvignon, Merlot, Shiraz/Syrah, Yedi Bilgeler, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, İzmir içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yazdan kalanlar (2)… Bosna-Hersek / Güney Fransa / Galicia & Porto

Yazdan kalanlar serisinde kaldığımız yerden devam edelim… Sırada yazın yaptığım yurtışı gezilerden alıntılar var…

1- Hotel Garni Konak (Saraybosna): Her adımda Osmanlı’yı hissedebileceğiniz Saraybosna’daki Başçarşı’nın göbeğinde bulunan Hotel Garni Konak tüm yaz boyunca kaldığımız oteller içinde kalbimizi fetheden yerler arasında oldu. Tarihi Sırp Ortodoks kilisesinin hemen karşısında yer alan otelin arka kapısı direk olarak Başçarşı’nın içindeki barlara açılıyor. Ramazan ayı içinde ziyaret ettiğimiz Bosna-Hersek’te akşamları teravih namazının kılındığı Gazi Hüsrev Bey Camii’nin hemen 2 adım ötesinde turistler ve yerel halk restoranlarda ve barlarda içkilerini yudumlarken hoşgörünün ve herkese saygının nasıl olması gerektiğini gördük ve yaşadık. Daha önce de İstanbul’daki Sandjak restorandaki deneyimlerimi anlattığım Boşnak mutfağının bana göre baş tacı tartışmasız “Boşnak böreği” olmalı. Et yemekleri de güzel tabi ancak Başçarşıda’ki börekçilerden birinde yediğimiz Boşnak böreği halen hafızalarımda.

2- Jablanica (Bosna – Hersek): Mostar’dan Saraybosna’ya dönerken uğranması gereken yerlerden 28072013750 birisi Jablanica olmalı. Yol üstündeki restoranlarda bölgeye has kuzu çevirme yemek sanırım Bosna-Hersek’teki en güzel deneyimlerden biri. Diğer tüm Balkan ülkelerinde olduğu gibi Bosna-Hersek’te de fiyatlar Türkiye ile hele hele İstanbul ile kıyaslandığında oldukça ucuz kalıyor. Burada en ala yerde çevrilen kuzunun kilosu 25-30 TL’yi geçmiyordu ki bu fiyat zaten bizde belki artık marketlerde anca bulunuyor.

3- Le Vin Devant Soi (Avignon): Hayallerimdeki şarap mağazalarından birisini geçen Mart ayında ziyaret ettiğim Avignon’da bulmuştum. Bu kez Ağustos başında ziyaret ettiğim Avignon’da yine burada oldukça keyifli dakikalar geçirdim. Yaklaşık 30 çeşit bölge şarabının (Kuzey’den Güney’e tüm Rhone Vadisi, Provence ve çevre apelasyonları) önomatik makinelerden tatma imkanı bulanabildiğini bu mekanda ayrıca çok ilginç Japon viskileri, Cognac ve Armagnac tadımları da yapılabiliyor. Siz deyin 40 ben diyeyim maksimum 50 m2lik bu küçük mekanda özellikle küçük üreticilerin şarapları yer alıyor. Kapıdan içeri girdiğimde mekanın sahibi beni hemen hatırlıyor ve sıkı bir muhabbete başlıyoruz. Kendisine hemen Fransa’da bu sene yaşanan enteresan hava koşulları nedeniyle bağların durumunu soruyorum. Bordeaux, Bourgogne, Loire’da durum fena diyor. Rhone Vadisi’nde ise ciddi bir sıkıntı olmadığını anlatıyor. Fiyatlar nasıl olacak dediğimde Rhone’da her şeye rağmen fiyatlarda yükselme yaşanmaz diyor. Bordeaux ve Bourgogne’da yılına göre aşırı fiyat yükselmeleri olmasına rağmen Rhone’da bu hiç yaşanmadı diyor. Sanırım artık yeni çıkan yasa ile birlikte bizde resmen yasaklanmış olan önomatik makinelerden şarap tadarak burada güzel saatler geçiriyoruz. Beni en çok Avignon çevresindeki Lirac apelasyonu ve tartışmasız olarak Ventoux dağı eteklerinde yer alan Domaine de Fondreche etkiliyor. Mekandaki Fransızlarla Lirac’ın bazı kör tadımlarda Chateauneuf du Pape’ı nasıl yendiğini tartışıyoruz. Rhone nehrinin sağ yakasında yer alan ve belli ki en az Chateauneuf du Pape kadar kompleks, konsantre ve güçlü şaraplar çıkıyor Lirac’tan. Domaine de Fondreche ise aslında yörenin efsane üreticilerinden biri. Kırmızılarda Grenache, Mourvedre, Syrah ve Cinsault ile beyazlarda Grenache Blanc, Roussanne ve Clairette içeren organik bağlarda üretim yapıyorlar. Zarif, yapısı ve belkemiği sağlam ve derinliği olan şaraplar üretiyorlar… Bu bölge şarapçılığı için iyi bir referans noktası diyebilirim…

IMG_7542 4- Provence’ın kalbi Luberon: “A Good Year”ı izlemiş olanlar iyi bilir ki, film başından sonuna Provence’ın en güzel manzaralarını sunar ve bu manzaraların kalbinde de Luberon yatar. Ailecek bir “A Good Year” fanı olarak Bonnieux’deki “Chateau la Canorgue”a yaptığımız ziyaret bize bölgeye yaptığımız gezinin en heyecan verici dakikalarını yaşattı. Beyazlarını pek beğenmediğim, Rozesini çok iyi bulduğum Chateau la Canorgue’un kırmızıları fena olmamakla beraber filmdeki esas şarap “Le Coin Perdu”nun filmden sonra üretilmeye başlandığını öğrendik. Chateau la Canorgue’u gezdikten sonra Bonnieux’nun capcanlı Cuma pazarına uğramayı da ihmal etmedik. Bonnieux’den çıkıp hemen karşıda Sadizmin kurucusu Marquis de Sade’ın yaşadığı kalenin hakim olduğu tepede kurulu olan Lacoste yer alıyor. Küçük bir ortaçağ kasabası gezmek isteyenlere tavsiye edebileceğim yerlerden. Buradan Menerbes’e doğru yol alırken yine A Good Year’da Max Skinner’ın araba kullandığı yollardan geçiyoruz. Menerbes ise Luberon’un en güzel kasabalarından biri şüphesiz. Burayı güzel ve özel kılan hususlardan biri ise buraya has trüf mantarı. Buradaki şirin belediye meydanında yer alan “Maison de la Truffe”de Menerbes ve çevresindeki bağlara ait şarapları tadabiliyorsunuz da. İtiraf etmeliyim ki eskiden sadece Roze’lerini beğendiğim Provence bölgesi kanımca son dönemde oldukça iyi şaraplara imza atıyor. Luberon bölgesinden Avignon’a dönüşte uğradığımız L’Isle sur la Sorgue ise çevresindeki küçük kanallarla adeta bölgenin küçük Venedik’i konumunda.

5- Galicia: İspanya’nın kuzey batısında Keltlerin bıraktığı mirası yaşatan Galisyalılar herhalde20130830_220628 dünyada deniz mahsullerini (özellikle de kabuklu olanlarını) en iyi bilenlerden olsa gerek. İspanya’nın hemen doğusunda nasıl ki Katalanlar Akdeniz’in nimetlerinden olabildiğince faydalanıyorsa, Galisyalılar da Atlas Okyanusu’nun nimetlerinden (hatta daha da fazla) faydalanıyor. Binbir çeşit deniz mahsulünün yanında bölge gastronomisinin tüm İspanya’ya kazandırdığı en güzel ürünlerden birisi de Pimientos de Padron, yani Padron biberi. Santiago de Compostela’nın hemen güneyindeki Padron şehrinde üretilen biberler tüm İspanya’da zeytinyağında hafif kızartılarak yapılıyor. Kızartmanın ardından da üzerine deniz tuzu serpilerek sıcak olarak servis ediliyor. Benim için Pimientos de Padron tapaslar arasında en sade ancak en lezzetli olanlardandır.

Gerek Santiago de Compostela’da gerekse A Coruña’da yediğimiz kabuklu deniz ürünlerinin (hele ki İspanyolların Navajas dediği Sülünesler başta olmak üzere) tadı uzunca bir süre damağımızda kalmaya devam edecek sanırım. Bölgeye has Albariño üzümünden yapılan yüksek asiditeli, limoni ve hafif mineral beyaz şarapların bu kabuklularla uyum sağlamasına pek şaşmamak gerek.

Bu bölgede Cambados tarafındaki üreticilerden Martin Codax’ı ziyaret ettik. Martin Codax’ın şaraphanesinde ziyaretçiler için yaptığı şaraba dair her şeyin anlatıldığı interaktif oda bizi kendine hayran bıraktı. Ziyaretin sonunda Atlas Okyanusu’na bakan bir tepeye kurulu şaraphanede Albariño’larımızı yudumlamak ayrı bir keyifti.

6- DSCF6301 Casa Pintos (Cambados): “Spain on the Road Again” herhalde bir ülke gastronomisi hakkında yapılmış en güzel programlardan biridir. New York Times yazarı Mark Bittman, Oscar yıldızı Gwenyth Paltrow, Claudia Bassols ve ünlü İtalyan şef Mario Batali’nin yer aldığı programın Galicia ile ilgili bölümünde gittikleri yerlerden biri olan Cambados’daki Casa Pintos açıkçası bizi de mest etti. Deniz ürünlerini bir yana bırakıyorum buraya sadece Maria Teresa’nın yaptığı peynirli tatlı için bile gidilir. Önce şarap olarak kendi Albariño’larını getiriyorlar ve tabi ki öncelikle okyanustan taze çıkmış çiğ istiridye ile başlayan yemeğimiz, ardından Navajas (sülünes), deniz tarağı ve tabi ki pimientos de padron ile devam ediyor. En son Maria Teresa mutlaka peynirli tatlıma da bakın diyor ve bize bomba bir final yaptırıyor.

7- Wine Quay Bar (Porto): Porto’daki Wine Quay Bar, sanırım şimdiye kadar gittiğim en güzel şarap 20130831_211945 barı. Oldukça küçük olan mekan Duoro nehrine bakan terasında (aslında buraya tam da teras denmez zira insanların gelip geçtiği bir balkon gibi daha çok) 4 tane de sandalye atmış. İçeriden de nehir görünmekte o yüzden illa ki terasta (ya da balkonda) oturayım diye kasmaya gerek yok ki bence esas güzel tarafı içerideki servis elemanlarıyla yapılan sohbetler aslında. Oldukça geniş bir şarap mönüsüne sahip mekanın en güzel yanlarından biri Portekiz’in farklı apelasyonlarını bir araya getirerek hazırladıkları tadım setleri olmuş. Hem kırmızı hem beyaz hem de Port şarapları için hazırladıkları tadım setleri özellikle yerel üzüm çeşitlerini ve Portekiz’deki farklı şarap bölgelerini karşılaştırmak için çok güzel bir fırsat. Burada yemek yok sadece tapas var ve tapaslar da gayet iyi bir mutfaktan çıkıyor. Porto’ya gidip buraya uğramak isterseniz haftanın 5 günü saat 15’ten sonra açık olduğunu (Salı’dan Cumartesi’ye kadar) belirtmem gerekiyor.

20130901_162112 8- Papavinhos (Porto): Orta büyüklükte hafif elips biçiminde bir tencere düşünün, tüm tencerenin çevresi iri boy karideslerle çevrili olsun. Tencerede deniz ürünleri suyunda pişmiş ve üzerinde halen enfes suyu bulunan pilav ve çeşitli boylarda bolca karides, yengeç, kum midyesi, iri midyeler, morina balığı vs olsun ve bu yemek mönüde 2 kişiliktir diye yazsın ve fiyatı da 25 Euro olsun… Normal şartlarda rahatlıkla 5 – 6 kişiyi doyurabilecek olan bir tencere dolusu kabuklu deniz mahsulünün bulunduğu pilava 25 Euro ödediğimizde hanımla ben direk Ayvalık’ta 4 tane karidese ödediğimiz 36 TL aklımıza geldi. Porto’nun meşhur kurutulmuş morina balığı ve patatesli yemeğine patatesi daha ince dilimleyip kızartarak kendi kişisel dokunuşlarını yapan bu mekan Porto’da gittiğimiz en güzel restoranlardan biriydi. Burası Porto Şarap Müzesinin hemen yanında bulunmakta. Müzeden çıktığınızda karnınızı doyurmak için birebir.

Mutfaktan çıkan yemeklerin gayet leziz olduğu bir başka restoran da Jimao, burası ağırlık olarak tapas türü yemeklerin yer aldığı bir küçük bir mekan. Duoro nehrinin kenarındaki Ribeira meydanının hemen arka köşesinde yer alıyor…

Albarino, Bosna Hersek, Portekiz, Restoranlar, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yazdan kalanlar (1)… Ege…

Malum yasa yüzünden uzun zamandır yazmıyordum. Elde fazlaca yazı birikince, bir yerden girip yazmam gerektiğini düşündüm… Yazdan kalanları kışa girmeden hatırlayıp, gelecek yaza kendimizi hazırlamakta fayda var…

Bu yaz gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında farklı coğrafyalara yaptığım gezilerden aklımda kalanları paylaşayım…

1- Macaron Konağı (Ayvalık): Şimdiye kadar kaldığımız en güzel butik otellerden biri. Ayvalık’ın tam merkezinde çarşıya çok yakın eski bir Rum evini çok sevimli bir butik otele çevirmişler. Taze baharatlar ve çiçekler ile donatılmış keyifli bahçesinde yaptığımız kahvaltı gerçekten çok iyiydi. Akşam üstünün hafif serinliğinde bahçede içtiğimiz şarap keyfimize keyif kattı doğrusu. Ayvalık’ta konaklamak isteyenlere şiddetle öneririm.

2- Ayna Restoran (Ayvalık): Ayvalık’ta ve Cunda’da birbirinin kötü kopyası yanyana 20130707_200611 dizilmiş onlarca balık restoranına bana göre iyi bir alternatif. Ucuz mu? Tabi ki değil, zaten bu yazı serisinin temelini de bu konu oluşturacak ancak yine de özellikle Cunda tarafındaki klasik ve kopya meze-balık restoranlarına Akdeniz usulü yemekler ile güzel bir alternatif sunuyor Ayna…

3- Yörük Mehmet’in Şehir Kulübü (Ayvalık): Mezeler fena değil ancak burası için parmak 20130706_194847 basacağım nokta, 4 tane Jumbo karidese (artık parmak kadar karidesler de Jumbo oldu yurdum restoranlarında) verdiğimiz 36 TL. Yani karides başına 9 TL (yaklaşık 3,5 Euro) düşüyor. Karides yemezseniz denize sıfır keyifli bir yer diyebilirim… Karides olayına sonra geri döneceğim…

4- Bülbülyuvası Butik Otel (Eski Foça): Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya’da gördüğümüz Akdeniz’i bizler aslında Ege kıyılarında yaşıyoruz. Eski Foça sanırım hayalimdeki Akdeniz’i en güzel yansıtan yer diyebilirim. Bu anlamda sevindiğim bir unsur Alaçatı kadar aşırı popüler olmaması. Bülbülyuvası Eski Foça’nın yat limanına bakan tarafında harika bir yerde konumlanmış. Oda fiyatları biraz yüksek ancak odalarda 5 yıldızlı otel konforu olduğunu söylemek gerek. Otel’in kahvaltısı da kalite ve çeşit açısından oldukça iyiydi. Burada eleştirebileceğim tek husus kaldığımız gece otelde içtiğimiz Mojito ve Cin Tonik’e verdiğimiz 60 TL. Bazı şeyleri abartmayı çok sevdiğimizden olsa gerek dünyanın en basit kokteyllerini iyi yapamadığımız gibi fahiş fiyatlara da satmayı becerebiliyoruz. Bu arada otele 10 adım mesafede Ege’de yaptığımız gezi boyunca en beğendiğimiz restoranlardan biri olan Fokai restorandan Foça’daki Taşköy’de üretilen Misket üzümünden yapılmış bir şişe beyaz şarap eşliğinde 150 TL’ye çıktık ki bu restoran gezi süresince bizim için fiyat-kalite açısından diğer gittiğimiz yerlere kıyasladığımızda en beğendiğimiz yer oldu.

5- Taşköy (Foça): Foça bizim için Taşköy demek oldu adeta. Foça’ya gelirken solda kalan 20130708_134501 Taşköy’ün delice zeytininden yapılan zeytinyağı sanırım şimdiye kadar Türkiye’de tattığım en iyi zeytinyağlarından biri. Müthiş aromatik, düşük ve dengeli bir asiditeye sahip bu zeytinyağı sanırım en iyi köy ekmeği ile tek başına tüketildiğinde keyif veriyor. Burada üretilen Sauvignon Blanc, Misket ve Merlot ise bizlere ileriye yönelik güzel şaraplar adına ümit verdi. Taşköy’den Hakan Bey ve Hasan Bey’e ve emeği geçen herkese teşekkürler. Bu arada Taşköy’ün ayrıca kahvaltısı da çok meşhur, bölgeye giden herkese burada kahvaltı yapmasını tavsiye ederim. Kendi taş fırınlarından çıkan ekmeği delice zeytinyağına banarak yemek muazzam bir deneyim…

6- Batis (Urla): Urla’daki en beğendiğim balık restoranı Yengeç’e bir rakip gelmiş.. 20130710_141001 “Batis” Urla limanındaki eski Rum konağından devşirme biz gittiğimizde henüz açılmamış olan bir butik otele ve güzel bir restorana sahip. Tıpkı Ayvalık’taki “Ayna” gibi daha çok Akdeniz mutfağı hakim mönüye. Genel olarak tüm kıyı Ege’de olduğu gibi burada da fiyatlar ortalamanın üzerinde ancak mutfaktan çıkan yemekler özellikle deniz mahsullü olanları hiç de fena değil. Şarap mönüsüne şöyle bir göz attığımda şarap fiyatları açısından nedense hiç şaşırmıyorum. Ama yine de bu yaz en beğendiğim rozelerden biri olan Urlice 2012 roze mönüde fiyat-kalite açısından “eh işte” dedirtecek seviyede kalıyor ve yediklerimize iyi eşlik ediyor…

7- Usca (Urla): Oldukça güzel bir taş binaya sahip olan Usca 4 ortağın bir araya gelmesiyle kurulmuş. 20130710_122728 Yaklaşık 10 yaşındaki bağlarında Foça Karası, Cabernet Sauvignon, Chardonnay, Merlot ve Syrah üzümleri bulunmakta. Usca’daki gezimizde benim için en güzel anı sanırım ziyaret yaptığımız gün henüz yeni etiketlenen Foça Karası şarabının 2 nolu şişesini almam oldu. Cabernet Sauvignon ile kupajlanan Foça Karası yarı-tatlı roze şarap olarak üretilmiş. Bu arada Usca 2012 Cabernet Sauvignon – Merlot son yıllarda tattığım en iyi Türk kırmızı şarapları arasında yer almakta bunu ayrıca belirtmem gerekiyor. Usca’ya yaptığımız ziyarette bizi konuk eden sevgili Ayda Kalelioğlu’na ve eşi Uğur Bey’e çok teşekkürler, kendisi ileride daha nice güzel şaraplara imza atacak, bundan eminim.

8- Yedibilgeler (Selçuk): Bu bloğu yazmaya başladığımdan beridir üstüne basarak her 20130711_112835 defasında dile getirdiğim şarap turizmi olgusu, Selçuk’a çok yakın mesafedeki “Yedibilgeler”de vuku bulmuş. Hem şaraphane, hem restoran hem de butik otel konseptinde kurulan Yedibilgeler, şu malum yönetmelikler, yasalar ve yasaklar olmasa Türkiye’nin “Marques de Riscal”ı olabilecek bir durumda aslında…Yedi Bilgeler ismini Yunan filozofları Thales, Solon, Anaxagoras, Bias, Lasos, Pythagoras ve Khilon’dan almakta. Doktor Bilge ve Doktor Gülgün Yamen çiftinin kurduğu şaraphane ve otelin işletmesine bir başka doktor Esra Ataman Hanım katkıda bulunuyor. Yakın bir zamanda tekrardan ziyaret etmeyi düşündüğüm Yedibilgeler’de üretilen şaraplar beklediğimin üzerinde bir performansa sahip açıkçası. Özellikle roze ve kırmızıları gayet başarılı…

devam edecek…

Foça Karası, gastroturizm, Urla, Usca, Yedi Bilgeler, yemek-şarap uyumu, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın