Benim İspanyam… Andalucia… Endülüs… (-2-)

Sevilla…

20170329_120414Dikkat: Bu yazı bir kadeh Sherry, biraz yeşil zeytin ve bir yudum Flamenco eşliğinde tavsiye edilmektedir…

İspanyol yönetmen Emilio Martinez Lazaro’nun 2014 yılında çektiği ve aralarında Karra Elejalde, Carmen Machi gibi ustalar ve Dani Rovira, Clara Lago gibi genç neslin önemli oyuncularının yer aldığı “Ocho Appelliodos Vascos” filminin soundtrack’i olan ve ünlü Sevillalı grup Los del Rio tarafından ölümsüzleştirilen “Sevilla Tiene un Color Especial” isimli şarkı ile açalım yazımızı…

Film İspanya’nın en fazla izlenen filmi olmakla birlikte aslında Sevilla’nın Santa Cruz mahallesinden gelen Endülüslü yağız bir delikanlının Bask Ülkesi’nin siyah saçlı güzellerinden birine gönlünü kaptırmasını anlatır… İspanya’nın kültürel ve gastronomik çeşitliliğini, Endülüs’ün ve hele ki Sevilla’nın sıcaklığını, Bask Ülkesi’nin yeşilini her yönüyle en eğlenceli şekilde ele alan filmi ara sıra DVD oynatıcıma koyar ve iki kültür arasında yaşanan çatışmanın mizah yoluyla dile getirilmesini büyük bir keyifle izlerim…

Los del Rio’nun şarkısında da bahsettiği gibi Sevilla’nın kendine has özel bir rengi vardır ancak bu renk aslında tek bir renkten değil bir renk cümbüşünden oluşur kanımca… Keşiflere konu olmuş ve Arapların büyük su yolu olarak adlandırdığı Guadalquivir nehrinin mavisi, nehirle adeta bütünleşmiş Altın Kule “Torre del Oro”nun sarısı, Maria Luisa’dan Murillo’ya oradan da Alcazar’a uzanan bahçeler geçidinde yeşilin onlarca farklı tonu ve tabi ki Endülüs’ün beyaz evleri… Hepsi Sevilla ile özdeşleşmiş olmakla birlikte Sevilla’nın rengini gerçekten anlamak ve hissetmek için öylesine turistik bir gezi yetmez aslında…

Tapas’ın doğduğu şehir olduğuna inanılan ve Arap, Yahudi, Roma ve İspanyol kökenli yemeklerin yapıldığı tapas bar ve restoranlarla dolup taşan, yılın her günü renkli bir şehirdir Sevilla… Hele ki arada bir Mart sonu Nisan başında uğrarsanız tıpkı memleketim Adana’da olduğu gibi portakal çiçeği kokularıyla karşılar ziyaretçilerini… “Benim İspanyam” yazı dizisinin son Endülüs şehri olarak biraz da Sevilla’yı anlatayım…

20170328_152815Her zaman yaptığım gibi gündüz ya da gece fark etmez, şehre varır varmaz kendimi önce eski Yahudi Mahallesi olan Santa Cruz’a atıyorum. Kimi zaman 1 metre genişliğini bulan labirent misali dar sokaklardan geçerek önce Plaza de Santa Cruz’dan geçiyor ardından da ünlü İspanyol çapkın Don Juan’ın heykeline bir selam vererek Plaza de los Refinadores’e varıyorum… Sağımda Sevilla’nın bağrından çıkmış belki de en önemli ressam Murillo’nun adına verilen bahçeler Menendez Pelayo Bulvarı boyunca uzanıyor…  Önceliğim Sevilla’daki iki göz ağrım “Vineria San Telmo” ile eski adı La Cava del Europa olan ve sonradan el değiştirerek “La Taraceina” adıyla hayatına devam eden tapas barlara uğramak… Her iki mekan da Sevilla’nın en ana bulvarlarından biri olan Avenida de Menendez Pelayo’ya çıkan birbirine paralel iki sokaktalar yani acelemiz yok… Sevilla’dayız ve vakit burada her şeyden daha yavaş akıyor…

20170329_125656Calle Puerta de la Carne 6 numarada yer alan “La Taraceina” benim çok önceden La Cava del Europa zamanlarından beri geldiğim bir tapas bar. Mekan el değiştirmesine rağmen şef hiç değişmedi. Şarap menüsü gayet tatmin edici nitelikte. Son gidişimde en sevdiğim Toro üreticilerinden Matsu’yu kadehte vermeleriyle beni gene benden aldılar. Benim için bir gelenek olsa gerek genelde ilk Salmorejo’mu burada içerim. Salmorejo’nun kremamsı yapısı, üzerine gezdirilen zeytinyağının kokusu, biraz haşlanmış yumurta rendesi, biraz da jamon… Burada genelde deniz mahsullü ağırlıklı tapas yemeyi seviyorum. Gerek bebek kalamardan gerekse de kabuklu deniz mahsullerinden çok iyi tapaslar yapıyor şef… Ama karnımı doyurmaya niyetim yok zira bir arka sokakta yaşayan efsane Vineria San Telmo beni bekler… Buraya uğramadan önce hemen köşedeki kızartmacı yerinde mi diye bakıyorum.. Tabi ki de yerinde.. Freiduria Puerta de la Carne’yi bundan tam 15 yıl önce Sevilla’ya ilk kez gittiğimde keşfetmiştim. Klasik Endülüs usulü deniz mahsulleri kızartmalarını, Adoboları, kroketleri 1929’dan beri Street food tadında sunan bir yer burası. Öğlen veya akşam soğuk bir bira ile kağıt külahta atıştırmak için birebir…

20170329_133338Freiduria’dan sola dönüp bir arka sokakta Paseo de Catalina de Ribera, 4 numaradaki Vineria San Telmo’ya geliyorum… Juan Manuel Tarquini ve eşi hayallerinin peşinden gitmiş ve 2004’te Santa Cruz mahallesi sınırında Murillo bahçelerine bakan tarafta bir dükkan bulup Vineria San Telmo’yu açmış. Bugün adeta bir Sevilla efsanesi haline gelen San Telmo oldukça geniş şarap menüsü, geleneksel olanların yanında artık son yıllarda Sevilla’da birçok tapas barda gördüğümüz modern stil yenilikçi tapasları ile ön plana çıkıyor. Son gittiğimde yediğim Tuna tartar, minik pita ekmekleri yanında sunulan modern humus yorumu ve içine hafiften kıyılmış kapya biber koyarak kendi usullerinde hazırladıkları tortilla yanında içtiğim Leonor’un 12 yıllık Palo Cortado’su halen hafızamda… İspanya’da tapas ve sherry’nin doğduğu bu topraklarda hiç şüphesiz “Sherry’siz tapas bar, tapas barsız Sherry düşünülemez”…

Vineria San Telmo’dan çıkıp önce Santa Cruz’un sınırlarında az biraz Calle Santa Maria Blanca üzerinde yürüyor sonrasında mahallenin kalbine doğru dalıyorum. Dar sokaklarda muhteşem çiçeklerle donatılmış ve çeşmeleriyle her daim serinlik yaratan klasik Endülüs avlulu evlerin arasından geçerek artık rutin haline gelen turist kalabalığı içine dalıyorum. Özellikle Ximenez de Enciso üzerinde bolca hediyelik eşya dükkanı, alternatif butikler, barlar restoranlar her daim turist beklerken ben rotamı Mateos Gago 20 numaraya doğru çevirdim bile… Buradaki durağımız 1904’ten kalma bir mekan olan “La Goleta”…

IMG-20170328-WA0011La Goleta, Huelvalı Peregil ailesinin 1904’ten beri işlettiği bir yer. Mekanın şimdiki sahibi olan Alvaro Peregil’in büyükbabası burayı 1904’te şarap mağazası olarak açmış. Aile sonradan burayı tapas bara çevirmiş ve ağırlıklı olarak Huleva’nın Moguer bölgesinde yapılan Portakal şarabı ile Sanlucar de Barrameda’dan gelen Manzanilla sunmaya başlamışlar. 15-20 m2lik büyüklüğüyle beni her daim gülümseten ve gerçek tapas bar kültüründen yoksun illa oturmayı seven turistlerin buraya gelmemesi sayesinde de çoğunlukla lokallerle takılabildiğim için hoşuma giden La Goleta’nın küçük mutfağından ekmek üstü tapaslar ile migas, garbanzos, caracoles gibi klasik İspanyol tabakları çıkıyor. Mekanın ilk açıldığı yıllardan kalma ve maun ağacından yapılmış servis barında Manzanilla’mı yudumlarken gözüm duvarda asılı duran Sevilla Belediyesi’nin 50 yılı deviren işletmelere verdiği plakete gidiyor… Bu arada sonraki yıllarda Alvaro Peregil, La Goleta’nın hemen yanında daha geniş bir mekan açmış. Geniş geniş oturmak isteyenler bu tapas bara davet ediliyor…

20170328_154442Santa Cruz her ne kadar en tarihi, en ilgi çeken mahallelerden biri olsa da şurası bir gerçek ki, Sevilla’da hayatın ritmi Centro’da yani merkez mahallede atıyor… Uzun bir yürüyüş yaparak merkez mahalleye gitmek en güzeli… Mateos Gago’dan çıkıp güzeller güzeli La Giralda’ya doğru iniyorum. Plaza Virgen de los Reyes üzerinde gün boyu bekleyen faytonların arasından geçip merkeze doğru yürüyüşüme devam ederken kullandığım birkaç farklı yol var… Bunlardan ilki Calle Placentines’ten kuzeye doğru yürümek… Placentines 25 numarada bizleri “Bar Pelayo” karşılıyor. 15. Yüzyılda İtalyan tüccarların buluşma noktası olan bu dar sokakta bulunan Pelayo hem tapas bar hem de restoran olarak hizmet veriyor. Menüdeki birçok yemeği “tapa” olarak alabileceğiniz gibi daha büyük tabaklarda servis edilen et ve deniz mahsulü tabakları da var… Burada yediğim sübyeli siyah pilavın tadı halen damağımdadır… Calle Placentines’ten yukarı devam ediyor ve alışveriş sevenler için müthiş keyifli dükkanların bulunduğu Franco ve hemen arkasından gelen süper sevimli meydan Plaza Jesus de la Pasion’dan geçiyorum… Artık merkez mahallesinin sınırlarındayım ve beni Calle Puente y Pellon 24 numaradaki “Crustum”un ekmek kokuları karşılıyor… Enfes klasik ve rüstik ekmeklerin yanı sıra, Empanada, kendi tarzlarında hazırladıkları pan con tomate ve lezzetli sandviçleri (bocadillo) ile ünlü müthiş bir butik fırın burası… Fırından çıkan tatlılar da denenmesi gereken apayrı bir güzellik…

La Giralda’dan merkeze doğru gitmeyi tercih ettiğim bir başka yol ise Calle Hernando Colon ve Sevilla Belediyesi’nin arkasındaki San Francisco Meydanı üzerinden gitmek… San Francisco Meydanı’na hemen yakın konumda bulunan “Umami” ve “Mamarracha”, modern stil tapas barlar arasında Sevilla’nın en popüler olanlarından bugünlerde. Hem tabakların hem de dekorun konuştuğu bu barlardan Umami’de kokteyller de hiç fena değil… Bu bölgedeki bir diğer dikkat çekici önemli dükkan ise hiç kuşkusuz “Maestro Marcelino”nun peynir & şarküteri dükkanı. Calle Hernando Colon 9 numaradaki bu efsane dükkan gastronomi sevdalılarının uğrak yerlerinden biri olmayı sürdürüyor. İspanya’nın birçok yerinde örneklerini gördüğümüz hem şarküteri hem tapas bar konseptinin Sevilla versiyonlarından birisi olan dükkanın kısa ama öz menüsünde Jabugo’dan bir jamon tabağı yaptırıp, yanına biraz chorizo ve biraz da manchego ağırlıklı bir peynir tabağı koyduruyorum… Şarap için fazla uzağa gitmeye gerek yok zira iyi bir sherry her zaman candır…

San Francisco Meydanı’ndan kuzeye çıkan birbirine paralel iki caddeden Calle Sierpes ve Calle Tetuan yine keşfedilecek onlarca mağaza, bar ve cafe ile dolu. Ama ben artık Centro’da Plaza de la Encarnacion’un üstünü kaplayan ilginç mimariye bakadurayım, meydandaki kapalı pazarda bana göre dünyanın en iyisi olan İspanyol şarküterilerinin envai çeşidi, ağırlıkla koyun ve keçi sütünden yapılan çeşitli peynirler ve tabi ki Okyanus’tan gelen onlarca çeşit deniz ürünlerinin güzelliği sergileniyor…

20170328_143220Önce Encarnacion meydanının doğusuna doğru yönelip Calle Gerona 40 numarada yer alan bir başka Sevilla efsanesi “El Rinconcillo”ya gidiyorum… Dile kolay tam 1670’de kurulmuş olan El Rinconcillo bu haliyle İspanya’nın en eski barı aslında. Kuruluşundan bu yana 15 kral ve 4 hanedanlık devirmiş ve tam olarak kanıtlanmasa da söylentiye göre ilk tapas burada servis edilmiş. Doğal olarak renkli çinilerle süslü duvarlarıyla klasik bir Endülüs barındayız ve klasik tabakların menüde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Ancak buraya her defasında gelip yiyeceğim bir tabak var ki o da “ıspanaklı nohut”… Araplardan kalma baharat kullanma alışkanlığının en güzel örneklerinden biri olsa gerek bu tabak… Yine tortilla’yı da burada daha bir omlete yakın kıvamda farklı bir stilde yapıyorlar ki bu her yerde karşımıza çıkan bir şey değil…

El Rinconcillo’dan çıkıp batıya doğru gene Encarnacion meydanına yürüyorum. Encarnacion’un kuzey tarafına bakan tarafta “Cafe la Centuria” kimi yerellere göre Sevilla’nın en iyi Churros mekanı… hemen yanındaki Calle Regina’ya girdiğimizde ise önce bizi 1 numarada “Lama la Uva” isimli şirin mi şirin şarap barı karşılıyor… Mahallenin şarap butiği diye adlandırabileceğim mekanda alternatif bölgelerden İspanyol şarapları mevcut, bazen de tadım etkinlikleri düzenliyorlar…

Calle Regina 10 numarada ise oldukça sempatik bir artizanal bira evi var: “La Linterna20170329_214029 Ciega”… İspanyol, Alman ve İtalyan 3 kafadarın işlettiği mekanda hafiften İtalyan modeli makarna tabaklar da var… Önerebileceğim tabaklar arasında salteado de patatas (yumurtalı patates), pappa al pomodoro (domatesli ekmek içi), codillo a la cerveza (birada domuz) güzel bir yerel IPA ile iyi gidiyor… Tapas eşliğinde alternatif yerel bira keşfi için güzel bir yer.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Sevillalılar’ın Calle Regina’dan daha da kuzeye doğru yürüdüklerini görüyorum… Regina bitip Calle Feria başladığında ise herkes kendini 27 numaraya atıyor… Burada yaşayan bir başka efsane mekan hazır ve nazır duruyor: “Casa Vizcaino”… 1929’den beri varlığını sürdüren ve özellikle haftaiçi akşamları Sevillalıların bir nevi buluşma noktası olan Casa Viscaino’da sağlam bira ve tapasın yanında kendi yaptıkları vermut da denemeye değer. Herkesin sadece ayakta takıldığı ve ellerinde içkileriyle sokağa taşarak sosyalleştiği gerçek bir kült mekan burası. Buranın en ilginç özelliklerinden birisi muhtemelen Cumartesi ve Pazar akşamları kapalı oluşu sanırım…

20170329_210005

Merkez mahallesinin en merkezindeki sokak olan Calle Jose Gestoso ise iki farklı güzel mekana ev sahipliği yapıyor. Bunlardan ilki 12 numaradaki “Lupulopolis” bölgedeki bir diğer artizanal bira evi olarak karşımıza çıkıyor… Burada mutfak yok, sadece bira satışı var. İçerde küçük tabure ve masalarda aldığınız biraları içebiliyorsunuz da.

20170330_200541Gelgelelim Calle Jose Gestoso’nun sonuna kadar yürüyüp 19 numarada solda kalan restorana geldiğimizde ise işler değişiyor… Burası “Cañabota” ve deniz mahsulleri adına Sevilla’da muhtemelen tek geçebileceğim bir restoran diyebilirim… Sadece 5 masası olan, açık mutfak-bar önünde de 10 kişilik yeri olan toplamda hepi topu en fazla 40 kişilik bir yer Cañabota. Normalde en az 10 gün önceden rezervasyon yaptırmanın zorunlu olduğu mekanda rezervasyon yaptırmadan yemek yemek için akşam saat tam 8’de restoranın kapısında hazır bulunmak gerekli. Tabi biraz daha erkenden gitmekte fayda var zira kapıda illa ki kuyruk oluyor. Restorana balıklar ve diğer deniz mahsulleri tam 19:45te geliyor. Resmen görsel bir şov eşliğinde restoran çalışanları dışarı çıkıp sokağa parkeden araçtan boy boy balıkları, kabukluları, envayi çeşit karidesleri alıp restorana taşıyorlar ve hemen girişin sağındaki alanda sergiliyorlar. Sonrası ise morina balığı ciğerinden ızgara istiridyeye, mürekkep balığı yumurtasından kırmızı kardinal karideslere (carabineros) ve keler balığından bilimum midye türüne uzanan gerçek bir lezzet şöleni… Benim buradaki şarap tercihim Bierzo bölgesinden Bodegas Mengoba’nın  2015 sur lie Godello’su…

Cañabota’dan çıkıp Calle Orfila üzerinden Calle Marin Villa’ya uzanıyorum.. Hemen20170329_183145 ilerde Plaza del Duque de la Victoria’da El Corte Ingles’i görüyor ve üst katındaki “Gourmet Experience” bölümüne çıkıyorum. Fiyat kalitede muazzam diyebileceğim İspanyol şaraplarını ve birçok farklı artizanal birayı bir arada görmek ayrı bir keyif. Diğer taraftan harika bir sherry koleksiyonu da beni bekliyor. Ama en güzeli barda oturup günün tapaslarından söylemek… öğleden sonra yemek öncesi keyif yapmak için birebir…

Merkezden güneybatıya giden yol üzerinde Triana’ya uzanmadan önce son bir yerimiz daha var… O da Calle Zaragoza 5 numarada yer alan “La Azotea”… Aslında Santa Cruz mahallesinde de bir şubesi bulunan La Azotea iyi malzemenin, iyi tapasın, iyi şarabın ve en güzeli de iyi servisin buluştuğu bir tapas bar… Önce berberechos (kum midyesi) söylüyor ve yanına enfes bir Riberio beyazı açtırıyorum.. Kroketler gerçekten ama gerçekten çok iyi… Ama esas tabak bence gerçek bir şaheser olan maracuya chutney soslu ve yosun mayoneziyle servis edilen deniz şakayığından yapılan mousse…  Burayı bana öneren sevgili Sabahattin Gökhan’a da ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum…

20170402_220029

Calle Reyes Catolicos’tan II. Isabel köprüsüne çıkıyorum… Sevilla’nın en güzel manzaralarından birisi bu köprüden olmalı… Karşısı Triana, Sevilla’yı Sevilla yapan mahallerin belki de en renklisi… Çingenelerin, matadorların, flamenco sanatçılarının doğup büyüdüğü ve sanatlarını tüm İspanya’ya yaydığı mahalle… Bir diğer taraftan da mavi renkli seramiklerin yani “azulejos” atölyelerinin bulunduğu yer…

20170328_154726Köprüden karşıya geçip Calle Pureza’ya yönelince 12 numarada “La Antigua Abaceria” karşımıza çıkmakta. Tıpkı Maestro Marcelino gibi burası da bir şarküteri ve tapas mekanı ama tabi ki Triana versiyonu… Menü en basitinden ve en klasiğinden İspanyol lezzetlerini barındırıyor… Bellota jambonu başta olmak üzere bolca şarküteri ve peynir, en güzelinden tostas stili kızarmış ekmek üstü gelen tapaslar ve tabi İspanyol klasiği dana kuyruğu… Günlük çıkan mevsiminde sebzelerden ve baklagillerden yapılan tabakları da kaçırmamak lazım elbette…

Guadalquivir kenarından yürürsek eğer Calle Betis’ten gitmek lazım… Burada ise şehrin en keyifli kokteyl barlarından olan “Terraza la Zapata” bizleri bekler… ister öğleden sonra güneş yerini hafif serinliğe bırakmışken ister gece ortalık iyice şenlenmişken, iyi bir Caipirinha veya Mojito için birebir…

Daha da içlerde Calle Rodrigo de Triana 51 numarada, bir başka kızartma dükkanı 20170402_231821(Freiduria) bizleri bekliyor. “Freiduria Reina Victoria” tıpkı Santa Cruz’daki Puerta de la Carne gibi Endülüs usulü deniz mahsulleri kızartmalarının sirke ve sarımsak kokularıyla karşılıyor misafirlerini…

Triana’dan çıkıp Puente de San Telmo’ya geçiyorum… Gecenin karanlığında az biraz sakinlemiş Santa Cruz’a geri dönerken evlerine dönen fayton arabaları yanımdan geçiyor… Plaza del Triunfo’da Alcazar Sarayı’nın kapısının önündeki portakal çiçeklerinin kokusunu içime çekiyorum… Karşımda La Giralda her zamanki heybeti ve görkemiyle…

 

 

 

 

Sevilla, tapas, Uncategorized, şarap bar, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim Ispanyam… Andalucia… Endülüs… (-1-)

Bazı yerlere karşı özel bir hassasiyetim vardır genelde… Hele ki içinde bolca yemek ve şarap yanında da bolca müzik ve dans ve tabi ki sıcak kanlı, muhabbeti seven insanlar varsa… kısacası Andalucia veya nam-ı diğer Endülüs varsa…

Malaga:

20170325_190820

THY’nin İstanbul’dan direk olarak Malaga’ya uçmasıyla Andalucia bölgesine ulaşım çok daha kolay bir hale geldi. Daha önce bölgeye ya aktarmalı uçakla ya da Madrid üstünden trenle gidilebilirken artık 4 – 4,5 saat süren bir uçuşla Malaga’ya ulaşmak mümkün…

Malaga, İspanya’nın en önemli deniz-kum-güneş tatil merkezi olan Costa del Sol’un de başlangıcı aslında. Buraya gelen turistlerin birçoğu Malaga’ya varıp Costa del Sol’un sıcak kumsallarına kendini atarken şehirde tipik bir Akdenizli hayatı sürmekte…

Mart sonu Nisan başında bölgeye gelirseniz tıpkı memleketim Adana’da olduğu gibi portakal çiçeği kokularının sizleri karşılayacağı Andalucia turuma Malaga’dan başlıyorum…

20170325_192416Vinoteca los Patios de Baetas (Calle Baetas, 43): Picasso’nun doğduğu topraklara gelip Picasso Müzesi’ni gezmek isterseniz müzeye giden yolda tipik dar Endülüs sokaklarından biri olan Calle Baetas’tan geçerken bir şarapseverin hemen dikkatini çekebilecek bir yer burası… Geniş iç mekanın girişinde gözünüze hemen Enomatic makineler çarpıyor. Tam 41 çeşit şarabın kadehte sunulduğu ve aynı zamanda İspanya’nın dört bir yanından şarapların satıldığı hem şarap barı, hem şarap mağazası hem de restoran olarak servis veren bir mekan burası… Geriye “e daha nolsun?” demek kalıyor sanırım 🙂

20170325_190954El Rincon de los Pintores (Calle Granada, 70): İspanya’da bazı efsaneleşmiş tapas barlar vardır ve çoğunlukla hep küçüktür. Malaga’daki El Rincon de los Pintores de bunlardan biri. Yaklaşık 20 m2lik mekana akşamları saat 21’den sonra girmek isterseniz (benim yaptığım gibi) barın içlerine doğru insanları yara yara geçmek durumunda kalabilirsiniz. Küçük tapas barların en sevdiğim özelliği sadeliği, gelenekselliği ve “ayakta muhabbeti”… Oturmak isteyenler için burayı pek önermiyorum ancak ayakta, klasik tapas bar muhabbeti yapmak isteyenler için şiddetle tavsiye ediyorum… Endülüs’te olduğunuz için de girizgahı mutlaka bir fino sherry ile yapmanızı öneriyorum…

 

Merced Pazarı (Calle Merced, 4): İspanya’da hemen her şehirde bulunan kapalı pazarların Malaga versiyonu olan Merced’e akşamları uğrarsanız eğer pazarın meyve sebze vb dükkanlarının kapandığını ancak en eğlenceli taraf olan yeme-içme dükkanlarının açık olduğunu göreceksiniz. Burada şiddetle tavsiye edeceğim 2 mekan var ve ikisi de karşı karşıya.. “Taninos” sadece ama sadece şarap satan benim adımlayarak ölçtüğüme göre de 6-7 m2 boyutlarında bir mekan.. Hayallerimdeki mekan diyebilirim zira, pazarın içindeki açık oturma alanlarında otururken gidip buradan bir şişe veya bir kadeh şarap alabilirsiniz. Küçük olduğuna bakmayın tam 60 çeşit şarap var burada ve birçok şarabı da kadehte veriyorlar…
Hemen karşısında ise “Cot cot” isminde çok tatlı bir “tortilla” mekanı var. İspanyol tortilla’sını sevenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir yer burası. Ayrıca yine İspanyolların yumurtalı yemek klasiklerinden “revueltos” da taze taze önünüzde hazırlanarak geliyor… Kısacası Taninos’tan şarabınızı alın, Cot Cot’tan da güzel bir tortilla… Arada dolanan kızlar başka başka dükkanlardan size çeşitli tapaslar da getirecektir, onlardan da almayı ihmal etmeyin… Sonrasında Merced’in keyfini çıkarın…

Granada:

20170327_110441

İspanya’daki son müslüman toprağı Granada, özellikle inanılmaz güzellikteki Alhambra Sarayı’nın da etkisiyle muhtemelen yaz-kış sürekli turist alan bir yer… Yine de bu turist yoğunluğuna rağmen geleneksel tapas kültüründen vazgeçmeyen son yer olarak Granada’nın benim için anlamı büyük. Geleneksel tapas bar kültüründe bardan bir kadeh bir içki aldığınızda size o an küçük bir tabakta atıştırmalık tapaslar verirler. Ne kadar çok içerseniz o kadar şey de önünüze gelir bu arada. Bundan 15 sene önce Granada’ya ilk kez gittiğimde şehrin en merkezi ve turistik meydanı sayılan Plaza Nueva’da 1 bira karşılığı önüme koca bir Iberico şarküteri tabağı gelmişti. Sonrasındaki gidişlerimde de bir oturuşta önüme sırayla 3-4 çeşit tapas geldiğini bilirim… Granada’da bu şekilde varlığını sürdüren ve dolup taşan birçok tapas bar var halen. Tabi ki artan maliyetler sonucunda tabakların çeşitliliği azaldı ama yine de burası barda bir şeyler içerken hiç para ödemeden karnınızı doyurabileceğiniz ender İspanyol şehirlerinden…

20170327_214420Casa de Vinos La Brujidera (Calle Monjas del Carmen, 2): Hayalimde şöyle 40 m2lik küçük bir şarap barı var… Menüsünde hem kadeh hem de şişe olarak bolca şarap olan bir mekan. Küçük masalar, bir bar.. Dışarıya da birkaç masa yeter… işte La Brujidera böyle bir yer… Şaraplar barın üzerinde yazılı. 60 çeşit kadehte ve 200 çeşit şişede şarap servisi. İnanılmaz sıcak ve canlı bir atmosfer. Sadece ve sadece şarap konuşulan bir mekan. Yanında da tapaslar… Burada birkaç çeşit şarap keşfettikten sonra en sona mutlaka Huelva bölgesinde yapılan Portakal şarabını tadın…

20170326_205045Los Diamantes (Calle Navas, 28): Bir Granada klasiği olan Los Diamantes, şehrin en ünlü sokaklarından Calle Navas’ta 1942’den beri hizmet veren klasik bir Endülüs deniz mahsulü mekanı. Sonradan başka yerlerde de şube açsalar da Navas Sokağı’ndaki yeri benim için bambaşka… Özellikle akşamları kapılar saat tam 20:30da açılmadan önce mekanın önündeki kuyrukta beklerken içeriden gelen sarmısak ve kızarmış balık kokuları insanı ayrı bir acıktırıyor. İçeride çok az masa var, esas olay barda ve tabi ki ayakta… Endülüs’te deniz mahsulleri geleneksel olarak kızartılarak yapılıyor ancak süper taze ve çoğunlukla sherry sirkesi ve sarmısak ile tatlandırıldığından oldukça da aromatik bir havası var bu kızartmaların… Burada şarap ve bira tek çeşit. Fazla seçenek yok ama lezzetler muazzam boyutta…

20170326_175749Bodegas Castañeda (Calle Almireceros, 1-3): Endülüs’te birçok barda fıçıdan sherry servis ediyorlar, tıpkı Bodegas Castañeda’da olduğu gibi… Hatta bazı fıçılarda sherry yapımındaki flor mayası da oluyor ve buna “en Rama” diyorlar… Benim gibi sherry sevenlerdenseniz, Granada’ya gelmişken Castañeda’ya mutlaka uğrayın derim. Önce fino veya manzanilla ile başlayın… en son minik fıçıdan koydukları “Pedro Ximenez”in o pekmezimsi halini ağır ağır yudumlayın…

El Aviso (Calle Virgen del Rosario, 1): İspanya’da modern stil tapas barlara en güzel örnekler bence Endülüs’te yer alıyor. Granada ve Sevilla bu konuda lider durumda diyebilirim. Buraya her gelişimde Calle Navas’a çıkan ara sokaklardaki barları dolanırım. Bu bölgede klasik tarifleri yaratıcı ve özgün bir şekilde yapan birçok tapas bar var. Bunlardan biri de El Aviso… Fiyat-kalite dengesi oldukça şarap menüsüne eş olarak son derece lezzetli tapaslar yapıyorlar. Klasik bir revueltonun (yumurtalı patates) daha modern yorumunun yanında sebzelerin ağırlıklı olduğu tapaslar ve tabi ki klasik et tabakları da iyi yorumlanmış…

Cordoba:

20170330_125718

Hiç kuşkusuz zamanının en güzel şehirlerinden biri olan Cordoba muhtemelen Endülüs’ün ve belki de İspanya’nın en kozmopolit yerleşim yerlerinden biri. Tarih boyunca Romalılardan başlayarak Yahudi, Arap ve İspanyol toplumlarının içiçe girdiği ve günümüze kadar gelen bu kozmopolitliğin gastronomiye yansımasıyla zengin burada mutfak doğurduğu bir gerçek… Bana göre bu zengin mutfağın en iyi deneyimlendiği yerlerden birisi Yahudi Mahallesi’nde (juderia) yer alan “Pepe’nin Yeri”…

20170330_134426Casa Pepe de la Juderia (Calle Romero, 1): Cordoba’ya özgü bir yemek sayın deseler muhtemelen ilk başta aklıma “Salmorejo” gelir… İspanyolların ünlü soğuk domates çorbası Gazpacho’dan çok daha derinlikli bir yemek olan Salmorejo, içerik olarak Gazpacho’dan belki biraz daha az malzemeyle hazırlansa da bana göre teknik olarak çok daha zor bir çorba… Kendine has kremamsı ve yumuşak dokusuna ek olarak kararında sarımsak, zeyntinyağ ve sirke kullanmak zorunlu bu çorbada. Bana göre Cordoba’da bunu en iyi yapan yerlerden birisi Casa Pepe. Ancak burada gelenek sadece Salmorejo ile sınırlı değil, yine eski zamanlardan gelen bir başka soğuk çorba olan “Mazamorra” da aslında bir nevi ‘domatessiz’ Salmorejo… Salmorejo’nun temel malzemesi domatesi çıkarıp yerine çiğ badem koyuyorsunuz ve geriye tabi ki klasik Endülüs malzemeleri olan ekmek, zeytinyağı, sarımsak ve sirke ile çorbayı yapıyorsunuz. Bu soğuk çorbalarla bence en iyi gidebilecek şarap ise bölgeye has Montilla Moriles apelasyonunundan bir Fino Pedro Ximenez…

Tarifa:

20170402_121930

Bar Frances (Calle Sancho IV el Bravo, 21):

Tarifa’ya geldiğinizde havanın açık olmasını hep dilersiniz zira buradan karşı kıyıya yani Fas’a yani Afrika’ya bakmak ayrı bir güzelliktir. Vaktiniz varsa Tanger’ye geçip keyifli bir gün de geçirebilirsiniz zira hızlı feribotlar günübirlik geziler için fazlasıyla iyi imkanlar sunuyor… Arapların İspanya’ya ilk ayak bastığı topraklar olan Tarifa’nın geniş ve uzun kumsalları Cebelitarık Boğazı’nın Atlantik Okyanusu’na bakan tarafına doğru uzanıyor ve yıl boyu rüzgar sörfü yapanların uğrak yeri. Okyanusla içiçe yaşayan bu güzel şehirde deniz mahsulleri üzerine master yapılabilir… Burada her yer belli bir ortalamanın üzerinde olmakla birlikte Bar Frances gibi yerler geleneksel mutfağı modern stillerle ve mevsimine özgü sebzelerle beraber sunuyorlar. Genelde günlük menü üzerinde çalışıyorlar ve o gün pazarda ne varsa menüye onu koyuyorlar, bu da doğal olarak üst düzel kaliteli malzeme ile hazırlanmış tabaklar demek… Yemeklerin lezzeti ve kalitesi bir yana beni burada en çok mutlu eden şey servis elemanlarının inanılmaz güler yüzlü ve sempatik oluşuydu. Ayrıca birkaç tanesi birden fazla dil de biliyordu ki adından da anlaşılacağı üzere elemanların Fransızca bilmesi pek de şaşırtıcı değil…

20170402_130202

Cadiz:

Peña Flamenco Juanito Villar (Paseo Fernando Quiñones):

Genelde Sevilla’nın gölgesinde kalmış olan ancak yine de Yeni Dünya’nın keşfiyle beraber İspanyol atın çağının en önemli şehirlerinden biri haline gelmiş olan Cadiz, o yıllardan kalma tarihi eski şehriyle her daim bir başka güzeldir. Buraya hemen herkes çoğunlukla Sevilla üzerinden günübirlik olarak gelir. Hele ki yazın geldiğinizde eski şehrin okyanusla buluştuğu yer olan La Caleta plajı adeta San Sebastian’ın La Concha’sı gibidir… İşte La Caleta plajına açılan tarihi kapılardan Fernando Quiñones geçidinde yer alan Peña Flamenco Juanito Villar, klasik Endülüs mutfağının taptaze deniz mahsulleriyle buluştuğu en güzel yerlerden biri. Buraya gelirseniz eğer mutlaka Cadiz’in envai çeşit deniz mahsulleriyle ünlü balık pazarından gelen günün balıklarını ve kabuklu ürünleri sipariş edin. Yanına da fazla düşünmeden buz gibi bir bira isteyin… Burası adından da anlaşılacağı üzere aynı zamanda bir Tablao yani Flamenco sanatçılarının gösteri yaptığı bir yer. Akşama kalırsanız eğer turistik yerlerden uzak gerçek bir Flamenco gösterisi nasıl olur görebilirsiniz..

Bir sonraki yazımda İspanya’da en sevdiğim şehir olan Sevilla’ya yer vereceğim…

gastronomi, gastroturizm, tapas, Uncategorized, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şarap ve Çikolata Eşleşmesi

20170228_201320Yemek-şarap uyumunda herkesin baz aldığı belli başlı kurallar vardır; özellikle tatlılarla beraber tatlı şarap eşleştirilmesi gibi. Bu arada söz konusu eşleşmede şarabın tatlı yapısının tabaktaki tatlıdan daha yüksek seviyede olması gerektiğini de eklemekte de fayda var…

Tabi ki bu uyum herkesin damak tadına göre değişmekle birlikte farklı tatları farklı şaraplarla denemek de apayrı bir deneyim ve keşif olarak karşımıza çıkıyor.

Geçenlerde Kavbutik’te katıldığım Kavaklıdere şarapları ve Lindt Çikolataları eşleşmesi etkinliğinde oldukça keyifli ve güzel bir deneyim yaşadık.

Kavaklıdere’nin 7 farklı şarabı ile Lindt’in Excellence serisinden 7 farklı çikolatayı sevgili Levon Bağış değişik bir bakış açısıyla eşleştirmişti…

Kavaklıdere Misket 2015 & Lindt Excellence %85:

Kavaklıdere’nin Pendore bağlarından gelen ve 2014 rekoltesine göre asit, aroma profili ve denge açısından daha başarılı bulduğum Misket 2015 zesty diyebileceğimiz yoğun narenciye, limon ve portakal kabuğunun hafif acılığı Lindt’in %85 gibi oldukça yoğun kakao oranına sahip çikolatası ile ilginç bir beraberlik sağladı. Buradaki kilit nokta belki de şarabın bitimdeki acılığının yine acı çikolata ile uyumu oldu.

20170228_193646Kavaklıdere Prestige Kalecik Karası 2011 & Lindt Excellence Dark Strawberry Intense:

Prestige Kalecik Karası’nın 2011 rekoltesi açık yakut rengi, yoğun dağ çileği, floral ve geriden gelen kırmızı orman meyveleri aromalarına, fıçının getirdiği vanilya ve hafif tatlı baharat notalarının eklendiği, son derece zarif ve canlı yapısı ile etkinlikte en çok dikkatimi çeken şarap oldu. Bu şarapla eşleştirilen çikolata “Lindt excellence Dark Strawberry Intense” adından da anlaşılacağı üzere çilekli bir çikolata ve aroma profili açısından şarapla uyumu son derece güzel oldu diyebilirim. Çikolatanın aşırı yoğun kakao içermiyor oluşuyla damakta çilek patlamaları şarapla beraber tadıldığında güzel bir tamamlayıcı etki yaratıyordu.

Kavaklıdere Egeo Malbec 2015 & Lindt Excellence %70:

Egeo Malbec’in 2015 rekoltesi yoğun böğürtlen, vişne ve yaban mersini gibi siyah meyve aromalarının hakim olduğu , damakta dolgun yapıda ancak asit açısından orta seviyede bir şarap. Bu şarabı Lindt’in %70 kakao oranına sahip çikolatasıyla tattığımızda damakta vişneli çikolata izlenimi verse de çikolatanın yoğun kakao oranı damağı kapladığından ve şarabın asiditesi de bunu tam dengelemediğinden çikolata daha baskın kaldı diyebilirim.. İtiraf etmek gerekir ki bu kadar yoğun kakao oranına sahip çikolataları sek şaraplarla eşleştirmek çok da kolay değil bu açıdan oldukça cesur bir eşleşme olarak karşımıza çıktı Egeo Malbec ve Lindt Excellence %70 eşleşmesi…

Kavaklıdere Egeo Cabernet Sauvignon-Merlot 2013 & Lindt Excellence Dark with a touch of Sea Salt:

Kavaklıdere Egeo Cabernet Sauvignon-Merlot 2013 rekoltesi yeni açılmış kurşun kalem, olgun siyah meyveler ve geriden hafif yeşil biber aromaları ile damakta dolgun, orta üst asidite, entegre tanenlere ve ortanın üstü uzunlukta bitime sahip keyifli bir şarap. Bu şarabı Lindt’in en “gurme” çikolatalarından olan deniz tuzu dokunuşlu siyah çikolatası ile eşleştirmek çok akıllıca bir seçim olmuş zira, çikolataki tuzlumsuluk şarapla birleştirdiğinde tam bir umami efekti yaratarak uyumu üst boyuta çıkartıyor. Etkinlikte en başarılı bulduğum eşleşmelerden birisiydi…

20170228_195556Kavaklıdere Pendore Syrah 2012 & Lindt Excellence Dark Chili:

Kavaklıdere Pendore bağlarından gelen şaraplar arasında en başarılı bulduğum şarap olan Pendore Syrah’nın 2012 rekoltesi burunda yoğun tatlı baharatlar, vanilya, hafif siyah çikolata ve olgun siyah meyvelerin hakim olduğu, damakta bitime kadar süren baharatsı yapının güçlü bir gövde ve diri bir asidite ile bütünleştiği sıkı bir şarap. Lindt’in Excellence Dark Chili çikolatası adından da anlaşılacağı gibi acı biber katkılı bir çikolata olmakla beraber çikolatayı yerken bu acılığı hemen hissetmiyorsunuz, bitime doğru gelen güzel bir tamamlayıcı acılık var çikolatada. Pendore Syrah 2012 ile acı biberli bir çikolata tatmak tabiri yerindeyse oldukça “çekici” bir eşleşme olmuş diyebilirim. Çikolatanın bitimindeki acılık beklendiği gibi şarabın baharatsı yapısını ve gövdesini daha da lezzetli ve yuvarlak bir hale getiriyor. Son derece başarılı bir eşleşme…

Buna benzer bir deneyimi birkaç sene önce Panama’da Meksikalıların elinden tekila içerken yaşamıştım. Meksikalı bir tekila üreticisi bana lime dilimi üzerine biraz toz acı biber serpiştirip tekilayı acılı lime dilimiyle tatmamı söylemişti… Beni oldukça şaşırtan ve damağımda resmen parti efekti yaratan bir deneyimdi doğrusu…

Kavaklıdere Tatlı Sert Narince 2001 & Lindt Excellence Dark Orange Intense:

Sevgili Levon Bağış etkinlikte sıra tatlı şaraplara geldiğinde tatlı şarapla tatlı yerine en çok peynir eşleştirmeyi sevdiğini söyledi ki kendisine yüzde yüz katılıyorum. Tıpkı yukarıdaki Egeo Cab Sauvignon-Merlot ile tuzlu çikolata eşleşmesinde olduğu gibi özellikle olgun peynirlerle tatlı şarap eşleşmesi benim için tam anlamıyla bir ziyafet demek… Eski yazılarımda peynir-şarap eşleşmesine ilişkin bazı deneyimlerimi paylaşmıştım ancak bir ara bunun üstünde özel bir yazı yazmayı düşünüyorum…

Gelgelelim favori Kavaklıdere şarabım 2001 Tatlı Sert Narince yoğun kuru kayısı, bal, portakal kabuğu reçeli, tarçın, kavrulmuş badem gibi ziyadesiyle kompleks yapısı, canlı asiditesi ve litrede 85 gram şekeri ile daha önünde yıllar olduğunu gösteren harika bir şarap. Bu şarabı Lindt’in portakal kabuğu bazlı siyah çikolatasıyla eşleştirince damakta gayet iyi bir tamamlayıcı lezzet oluşuyor zira hem çikolatadaki hem de şaraptaki portakal kabuğu aromaları güzel bir bütünleşme sağlıyor. Şarabın şeker yapısı da çikolatanın altında ezilmeyince güzel bit bütünlük ve uyum sağlanmış…

20170228_200544Kavaklıdere Tatlı Sert Öküzgözü 2007 & Lindt Excellence Milk Extra Creamy:

Tatlı Sert Öküzgözü 2007 kuru üzüm, yoğun kuru kırmızı meyveler, vişne reçeli, karamel, çikolata ve hafif tatlı baharat aromaları oldukça keyifli bir aperitif şarap. Lindt’in Excellence Milk Extra Creamy çikolatası ise adından da anlaşılacağı gibi kaymaklı ekmek kadayıfının çikolata versiyonu, tam bir kaymaklı çikolata tadında… Bir önceki Tatlı Sert Narince & Portakallı Siyah Çikolata eşleşmesi kadar başarılı bulduğumu söyleyemem zira çikolatadaki yoğun süt aslında çikolatanın da önüne geçmiş durumda ve bu da damakta dengeyi biraz zorluyor… Bu şarabı belki de bir bitter çikolata ile denemek denge açısından daha doğru olabilir…

Sonuç olarak exber bozan oldukça keyifli ve güzel bir deneyimdi… Farklı stilde çikolataların özellikle sek şaraplarla eşleşmesi benim için çok öğretici oldu… Evde de bir arkadaş grubuyla yapılabilecek ve süper keyifli geçeceğinden emin olduğum bir etkinlik bu…

Öküzgözü, Bornova Misketi, Cabernet Sauvignon, Kalecik Karası, Kavaklıdere, Malbec, Merlot, Narince, Pendore, Shiraz/Syrah, Tatlı şaraplar, Uncategorized, yemek-şarap uyumu içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kim Korkar Şaraptan?

kim korkar şaraptanFransa’ya her gidişimde hangi şehir olursa olsun gidip ziyaret ettiğim Fnac mağazalarındaki kitap bölümüne ne zaman bakınsam özellikle şarap ve gastronomi üzerine yazılmış kitapların çeşitliliği beni hep hayıflandırır…

Bizde de son yıllara göre gastronomi kitaplarında az da olsa bir artış olsa da (ki halen yetersiz) şaraba yönelik literatürümüzde (hele ki Türkçe olanlarda) ciddi anlamda bir eksiklik var.

Sevgili arkadaşım Göknur Gündoğan beni arayıp Fransa’nın en çok satan şarap kitabı “Le vin c’est pas sorcier’yi Türkçe’ye çevireceğim yardımlarını esirgeme” dediğinde oldukça sevinmiş ve bir an evvel Göknur’un çalışmalarını görmek istemiştim.

2016 boyunca çeşitli dönemlerde Göknur’la buluşup kitabın çevirisi üstüne değerlendirmeler yaptık. Bu değerlendirmelerde en önemli konulardan biri kitabı Fransızların yazdığı düzeyde tutarken Türk şarapçılığına da değinmemizdi… Ayrıca tabi ki Türkçe’de neredeyse hiç olmayan şarap literatürünü doğru ve anlaşılır şekilde uyarlamak da gerekiyordu… Nihayetinde Göknur kitabı Türkçe’ye çevirdi ve Aralık sonunda “Kim Korkar Şaraptan” ismiyle yayınlandı.

“Kim Korkar Şaraptan” neredeyse tüm kitap boyunca varolan illustrasyonlarla öncelikle “klasik ve monoton” diyebileceğim diğer “başlangıç seviyesi” şarap kitaplarından kendini ayırıyor ve okumayı daha eğlenceli ve bir anlamda öğretici hale getiriyor. Evet, bu kitap genel olarak “başlangıç seviyesi” şarapseverler için yazılmış bir kitap ancak içerik olarak şarap ile ilgili birçok konuya değinmesi de daha ileri seviye şarapseverlerin de ilgisini çekebilecek bir yapıda.

Kitap esas olarak 5 ana bölümden oluşuyor ve bu 5 bölüm aslında hayali 5 karakterin üzerinden anlatılıyor. Sevgili Göknur Fransızca karakterleri Türkçe’ye çevirirken çok güzel isimler düşünmüş: Jülide, Pamir, Hayri, Ceren ve Ertuğrul…

Bu 5 karakterin herbiri ayrı bir konuda şarap ile ilgili bilgilerin esas başrol oyuncuları aslında…

Jülide’nin hikayesi şarap seçimi, şarap servisi, yemek-şarap uyumu ve hatta şarap lekelerinin çıkarılması ve “akşamdan kalma”lığın nasıl düzeltileceği ile ilgili…

Pamir’in hikayesi ise bana göre başlangıç seviyesinin belki de bir tık ötesinde “şarap tadımı”nın keyifli dünyasına uzanıyor. Şarabın görünüşü, aroma profilleri, kör tadım, damak uyumu ve dengesi gibi birçok önemli tadım unsuru gayet keyifli ve öğretici bir şekilde anlatılmış…

Hayri’nin hikayesi tamamen şarabın bağdan kadehe olan yolculuğunu anlatıyor… Üzüm çeşitleri, bağın anatomisi, bağbozumu, şarap yapım şekilleri (kırmızı, beyaz, şampanya, roze, tatlı/fortifiye), fıçıda olgunlaştırma, mantar ve şişeleme gibi süreçleri anlatan bölümler kitabın kalbini oluşturuyor diyebilirim. Özellikle bu bölümde üzüm çeşitlerine ait kısımda Türkiye’den de örnekler verilmiş olması önemli bir unsur.

Ceren ise teruar ile başlayıp, önce Fransa ve ardından Eski Dünya (Avrupa) ve Yeni Dünya (diğer şarap yapılan ülkeler) ile devam eden geniş bir coğrafyayı ele alıyor ve dünyada şarap üretilen ülkelerin hikayesini anlatıyor… Bu bölümde sevgili üstat Murat Yankı’nın katkılarıyla yer alan Türkiye Şarapları Haritası sanırım bu kitabın en değerli hazinelerinden biri…

Kitaptaki son karakter Ertuğrul ise restoranda şarap seçimleri, etiket okuma, şarap menüleri, şarap satın alma, şarabın yıllandırılması, kendi kavını yaratma gibi konularda son tüketicinin önemli ihtiyaçlarına cevap aramaya çalışıyor…

Akıcı ve kolay anlaşılır diliyle, her şarapseverin rahatlıkla ve inanıyorum ki çoğu zaman tebessüm ederek okuyacağı “Kim Korkar Şaraptan” kitap dünyamızdaki Türkçe şarap kitap eksikliğine adeta bir ilaç niteliğinde olacak…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kuzey Yunanistan Şarap & Gastronomi Turu (29 Nisan – 1 Mayıs)

yunanistan-gastro

Ağırlıkla sanat, kültür ve gastronomi bazlı düper keyifli turlar düzenleyen Piano Tur ile bu yıl içerisinde farklı tarihlerde oldukça keyifli şarap & gastronomi turları düzenlemeye karar verdik…

Bu turların ilkinde 29 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında Kuzey Yunanistan bağlarını keşfedeceğiz. 2 gece Selanik konaklamalı olacak olan turda Halkidiki’den Naoussa’ya kadar aralarında Tsantali, Biblia Chora, Alpha Estate ve Kir Yianni gibi Kuzey Yunanistan’ın önde gelen üreticilerini gezeceğiz.

biblia-chora

Turumuz sırasında akşam yemeklerini Selanik’in yerel restoranlarında, öğle yemeklerini de şarap bağlarına yakın yerel restoranlarda alıp Yunan mutfağına özgü gastronomik lezzetlerin keşfine çıkacağız…

Tur hakkında detaylı bilgi için bana yazabilir ve Piano Tur’un devamdaki linkine bakabilirsiniz:

http://www.pianotur.com/tour/kuzey-yunanistan-bag-rotasi/ 

Bu yıl içinde ayrıca 17-21 Mayıs’ta Bordeaux, 30 Mayıs – 3 Haziran’da İspanya’da Bask Bölgesi-Rioja ve Navarra ile Kurban Bayramı’nda da dolu dolu bir Toscana turu planlarımız var, detayları blogda ayrıca paylaşacağım…

 

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

2016’da aklımda kalan şaraplar…

la-conseillante-2000

Sebebi ne olursa olsun artık git dediğimiz ve bir daha görmek, duymak ve düşünmek istemediğimiz bir yıl olan 2016’da düzenlediğim tadımlar, yemek-şarap uyumuna ilişkin etkinlikler, şaraphane ve bağ gezileri ile farklı tadım organizasyonları, şarap fuarları ve aralıklarla bireysel ve toplu olarak yaptığım yurtiçi ve yurtdışı gezilerini de katarsak ciddi sayıda şarap tadıp, keşfetme fırsatı buldum… Hatta bu yıl içinde açıkçası şimdiye kadar tattığım en iyi şaraplardan bazılarını da deneyimledim diyebilirim…

Aşağıdaki listeyi bütün bu deneyimlerimin bir özeti olarak herhangi bir sıralama yapmadan ve klasik tabirle “ilk 10” oluşturmadan yapmak istedim zira tüm bu şaraplar benim için son derece önemli keşiflerdi…

  • Chamlija Kalecik Karası 2015: Istrancalarda kendine bambaşka bir hayat bulmuş diyebileceğim Kalecik Karası’nın 2015 rekoltesi yoğun kırmızı meyve aromalarının, hafif topraksı, çiçeksi notalar ile buluştuğu, zarif, akıcı, dengeli yapıya sahip ve teruarını yansıtan mineralsi bitimi ile son zamanlarda tattığım en güzel Kalecik Karası diyebileceğim leziz bir şarap…
  • Likya Acıkara 2014: Likya’nın şarap dünyamıza kazandırdığı altın değerinde bir üzüm olan Acıkara’nın 2014 rekoltesini 2015’te fıçı örneğinden tatmış ve oldukça beğenmiştim. Ancak piyasaya çıktıktan sonra bu yıl içinde düzenlediğim bir tadım etkinliğinde şişe açarak deneyimlediğim şarap hafif floral, tatlı baharat, koyu meyve aromalarının hakim olduğu kompleks aroma profili, canlı, akıcı ve entegre tanen yapısı ile son derece etkileyici bir şaraptı… 2016’da 2015 rekoltesi de piyasaya çıkan Acıkara yakın gelecekte şarap dünyamız için en önemli yerli üzümlerimizden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor…
  • Büyülübağ Hedone Cabernet Sauvignon 2013: Büyülübağ’ın 10. yılına özel olarak Avşa’daki kendi bağlarından tamamen vahşi maya kullanılarak yapılan Hedone Cabernet Sauvignon 2013 fıçı entegrasyonunun iyi olduğu, sıkı dokuda, derinliği ve ciddi bir kompleksitesi ile yıllanma potansiyeli olan bu yıl içinde deneyimlediğim en iyi bir Cabernet Sauvignon örneklerinden biriydi…
  • Chamlija Cabernet Sauvignon 2013: Tesadüf bu ya, tıpkı Büyülübağ gibi bu kez Chamlija da 2013 rekoltesinde son derece dikkat çekici bir Cabernet Sauvignon yapıp piyasaya sürdü 2016’da… The Drinks Business’ın 2016 içinde yaptığı Cabernet Sauvignon Masters sıralamasında 30 – 50 pound kategorisinde altın madalya ile ödüllendirdiği şarap, tanen, asidite, meyve ve fıçı kullanımı açısından konsantrasyon ve entegrasyonun çok iyi seviyede olduğu oldukça güçlü ve yıllara meydan okuyabileceğine inandığım bir Cabernet Sauvignon olarak hafızalarıma kazındı…
  • Henri Bourgeois Sancerre La Bourgeoise 2013: Antalya’nın en iyi şarap barı olan Karaf’ın sahibi sevgili Mustafa Temimhan ile 2016 başlarında Loire Vadisi’ne yaptığımız gezide Sancerre ve Pouilly Fumé şaraplarını keşfetmek için uğrayıp ziyaret ettiğimiz Henri Bourgeois’da yaptığımız şarap tadımı hiç kuşkusuz tüm yıl boyunca yaptığım en iyi şarap tadımlarından biriydi. Üreticinin Sancerre, Poully Fumé ve Yeni Zelanda’daki bağlarından gelen yaklaşık 20 çeşit şarabı en sevdiğim Loire peynirlerinden biri olan Chavignol eşliğinde keşfettiğimiz şaraplar arasında Sancerre apelasyonundaki Silex topraklara sahip Sauvignon Blanc bağlarından gelen La Bourgeoise 2013 oldukça konsantre, yoğun, dipdiri asiditesi olan ve damağı tamamen kaplayan mineralsi yapısıyla çok iyi bir Sauvignon Blanc örneği olarak hafızalarımda yer edindi…
  • Olga Raffault Chinon Les Picasses 2010: Yine Loire Vadisi turumuzda gezdiğimiz Loire Şarapları Fuarında Chinon’un en iyi üreticilerinden biri olarak nitelendirdiğim Olga Raffault’nun standında tattığım Les Picasses 2010 son derece zarif, yuvarlak, fresh ve dengeli yapısı, belirgin meyve konsantrasyonu ve çiçeksi dokunuşlarıyla bu yıl en beğendiğim Cabernet Franc örneklerinden biri oldu…
  • Yannick Amirault Le Grand Clos Bourgeuil 2013: Loire Şarapları Fuarı’nda Bourgeuil apelasyonunun en iyi üreticileri arasında yer alan Yannick Amirault standında yaptığım tadımda Le Grand Clos 2013 siyah orman meyveleri, mentol, hafif baharatsı yapısı ile dengeli, yuvarlak tanenleri ve zerafeti ile akılda kalıcı Cabernet Franc’lardan biriydi…
  • Chateau Soucherie Savennieres Doux Clos des Perrieres 2010: Tekrardan Loire Şarapları Fuarındayız… Bu kez ziyaret ettiğimiz üretici Chateau Soucherie ve burada tattığım bir şarap hafızalarıma kazındı… Chenin Blanc’ın şist yoğunluklu Savennieres bağlarından gelen ve asil küf “Botrytis” hali olan Savennieres Doux Clos des Perrieres 2010, yoğun tropik meyve, bal, ayva, armut nüansları ile oldukça zengin, yoğun ve konsantre, süper fresh yapısının 200 g/lt residuel şeker ile müthiş bir denge kurduğu yıl içinde deneyimlediğim en iyi tatlı şaraplardan biri oldu diyebilirim..
  • Domaine Huet Le Haut Lieux Vouvray Moelleux 2008: Vouvray bölgesi Chenin Blancları arasında yeri bir başka olan Domaine Huet’e yaptığımız ziyarette deneyimlediğim 2008 rekoltesi Haut Lieux Moelleux bal, kuru kayısı, olgun armut, ayva aromalarına isli mineralsi dokunuşların da eklendiği oldukça zengin, konsantre ve kompleks yapısı olan, diri bir asiditeye sahip son derece uzun bitimli müthiş bir şaraptı…
  • Schuchmann Vinoterra Kisi 2006: 2016’nın daha ilk günlerinde Gürcistan’a yaptığım gezide Vinoterra’nın yerel bir varyetel olan Kisi’den yaptığı şaraplara hayran kalmıştım… Haziran ayı içinde İzmir’deki şarap sever dostlarla bir araya gelip yaptığımız Gürcü şarapları tadımındaki şaraplardan biri olan Kisi 2006 floral, sarı meyve, isli ve baharatsı notalara sahip, son derece kompleks, dengeli ve ekspressif bir yapıdaydı… Aynı tadımda beraber 2012 rekoltesini tatmıştık ki o da daha genç olmanın verdiği taze aroma karakterlerini iyi yansıtıyordu… Muhtemelen 2016’da yaptığım en keyifli tadımlardan biriydi İzmir’deki Gürcü şarapları tadımı…
  • Gravner Breg Anfora 2005: Yine İzmir’deki tadımda yer alan şaraplardan birisi olan Gravner’in Breg Anfora 2005 rekoltesi portakal kabuğu, çemenotu, kayısı reçeli, iyot, limon çiçeği gibi bukelere, üst seviye asiditeye sahip, zarif mi zarif, zengin mi zengin bitime doğru tanik yapının da hissedildiği klas bir anfora beyazı olarak hafızalarımda yer edindi…
  • Domaine de Fondraiche Ventoux Il Etait Une Fois 2010: Öncelikle Güney Rhone’da diğer ünlü apelasyonlar dururken bana özellikle Ventoux’dan Domaine de Fondraiche’i tavsiye eden Avignon’daki en sevimli ve en güzel şarap mağazası ve tadım yeri “Le Vin Devant Soi”ya buradan teşekkürlerimi ileteyim… Orada tattığım Fondraiche’lerden sonra mağazadan almaya karar verip nihayet bu yıl içinde açıp doya doya keyfini çıkardığım %80i 70 küsür yaşındaki Grenache bağlarından gelen bu Fransız güzeli yıl içinde deneyimlediğim en zarif şaraplardan biri oldu…
  • Saracco Moscato d’Asti 2015: İzmir’den şarapsever dostum sevgili Gökmen Ersoy ile beraber yaptığımız Piemonte gezisinin daha ilk saatlerinde Alba’daki sevimli şarap barı Voglia di Vino’da keşfettiğimiz Saracco Moscato d’Asti 2015 klasik stil hafif köpüklü yapısı, yoğun çiçeksi ve meyvemsi aromalar, güzel bir asidite, kremamsı bir kıvam ve dengeli bir tatlılıkla buluşmuştu… Türünün iyi örneklerinden biri olarak hafızamda yer edindi..
  • Giacomo Conterno Monfortino Barolo Riserva 2010: Hani bazı anlar vardır kelimeler durur tarif etmekte zorlanırsınız önce hissetmeye çalışırsınız… İşte benim 2010 Monfortino’yu deneyimlerken yaşadığım hal aynen buydu… Zaten Conterno’yu gezmek ayrı, apayrı bir deneyim iken, şaraphanede adeta tül gibi hafif ve zarif Zalto kadehlerde tadım yaparken üstüne bir 2010 Monfortino tatmak bu yıl Piemonte’ye yaptığım gezinin daha ilk gününde zirveye çıkmak gibi oldu… Klişe tabirle “kadife eldiven içinde demir yumruk” nasıl olur diye sorsalar muhtemelen bu şarabı gösteririm. Şarabı damağınızda keşfetmeye başladığınız anda çok üst seviye bir şarap olduğunu anlıyorsunuz… Kompleksitenin, derinliğin, gücün, bütünlüğün zirve yaptığı şaraplardan biri kanımca… Henüz piyasaya dahi çıkmamış ve etiketsiz şişeden tattığımız bu şarap bu yıl deneyimlediğim en iyi 2 şaraptan biri oldu kesinlikle…
  • Giuseppe Rinaldi Barolo Brunate 2013: Barolo’nun en ilginç üreticilerinden biri olan Rinaldi’ye yaptığımız ziyarette tattığımız Brunate 2013, tıpkı Monfortino gibi müthiş aroma kompleksitesi, diri asiditesi, güçlü ama entegre tanenleri, konsantrasyonu, gücü ve upuzun bitimi ile gezimiz boyunca deneyimlediğim en iyi Barolo’lardan biri oldu… Bu şarap 2017’de piyasaya sürülecek ve muhtemelen şaraphane satış fiyatının en az 3-4 katına raflardaki yerini alacak… Bu yüzden 2017’de yapılacaklar listesinde ne yapıp edip bu şarabı şaraphaneden temin etmek var…
  • Gaja Gaia & Rey Langhe Chardonnay 2006: Bu yıl tattığım beyaz şaraplar içinde öncelikle renk açısından hafızamda yer edinen ilk şarap Gaja’yı ziyaret ederken tattığım 2006 Gaia & Rey Langhe Chardonnay oldu. Gökmen ile Piemonte gezimiz sırasında ziyaret ettiğimiz Gaja’da tattığımız şaraplardan biriydi Gaia & Rey Langhe Chardonnay 2010… 10 yıllık bir şarap olmasına rağmen sanki halen genç bir şarap görünümünde olan bu Chardonnay ziyaretteki tadım sırasında en etkilendiğim şaraptı açıkçası. Halen tazeliğini koruyan narenciye, şeftali ve ananas gibi meyvemsi yapısı, dengeli fıçı entegrasyonu ve hafif mineralsi uzun bitimi ile bu yıl içinde deneyimlediğim en iyi Chardonnay’lerden biri oldu…
  • Deltetto Spumante Metodo Classico Extra Brut 2010: Yine Piemonte gezimizden bir şarap ama bu kez Roero’dan geleneksel yöntemle yapılmış bir köpüklü… Bu yıl son yaptığım etkinlik olan Köpüklü Şaraplar tadımında açtığım Sicilyalı Marco de Baroli’nin 2012 Terzavia’sı ile birlikte 2016’da muhtemelen en beğendiğim köpüklü şarap Deltetto’nun 2010 Extra Brut’u oldu… Otolitik notların, is, kuru et, kızarmış ekmek ve geriden hafif kırmızı meyve aromaları ile bütünleştiği, damakta zarif ve mineralsi yapıda ve uzun bitimli iyi bir Roero köpüklüsü olarak Piemonte gezimizin iyi şaraplarından biri oldu…
  • Chateau Haut Brion 1999: 1999 yılı Bordeaux için her ne kadar çok iyi bir olmasa da iyi bir üreticinin elinde bambaşka bir şarap oluveriyor tabi. Cumhuriyet Bayramı kutlaması için açtığım şarabın rengi daha yeni yeni koyu kiremite dönmeye başlamıştı. Meyve yoğunluğunun yanında topraksı, baharatsı ve mineralsi yapı da kendini ziyadesiyle hissetiriyordu. Damaktaki oldukça canlı ve dolgun yapı belirgin ama zarif tanenler ile bütünleşmişti. Son derece derinliği olan ve meyvenin baharatın buluştuğu zengin ve uzun bir bitimi olan bir şaraptı… Özel bir güne özel bir şarap…
  • Chateau La Conseillante Pomerol 2000: Haut Brion 99’u açıp doya doya keşfetmemden birkaç gün sonra Antalyalı şarapseverler ile Bordeaux’ya süper keyifli geçen bir tur düzenledik. Tur sırasında bu blogda da daha önce bahsettiğim Max Bordeaux şarap tadım mağazasında özel bir Bordeaux tadımı yaptık. Bu tadımda tattığım Chateau La Conseillante 2000, bu yıl tattığım ikinci en iyi şaraptı diyebilirim. Pomerol’un mavi killi topraklarından çıkan %80 Merlot ve %20 Cabernet Franc’tan yapılmış şarap siyah meyveler, toprak, mantar, baharat, çiçeksi dokunuşlar, deri, hafif kahve gibi bukelerin yoğunluğu içinde bir bütünü oluşturuyordu. Damakta son derece canlı ve zarif, yıllar geçmesine rağmen halen güçlü bir yapıdaydı… Baharatsı uzun bitimi ile oldukça baştan çıkarıcı enfes bir Pomerol örneği olarak yılın şaraplardan birine imzasını attı benim için… Muhtemelen de en şanslı olduğum taraf bu şarabı Kasım ayında Bordeaux’ya yaptığım iki ayrı seyahatte deneyimlemek oldu… Bu arada Bordeaux’ya yaptığımız seyahatlerde La Conseillante’a gidip şaraphanede 2015 rekoltesinin fıçı örneğini de tattık ki o da ileride en az 2000 rekoltesi kadar iyi bir şarap olacak izlenimi verdi…
  • Domaine du Vieux Télégraphe La Crau Chateauneuf du Pape 2006: Kasım ayında İstanbul ve İzmir’den şarapsever dostlarla beraber Bordeaux’ya yaptığımız turda Bordeaux’daki en sevdiğim şarap barlarından biri olan le Wine Bar’a oturup Fransa’dan ve Dünya’dan farklı bölgelerden şaraplar keşfetmiştik. Bu keşiflerimiz sırasında masamıza konuk ettiğimiz şaraplardan biri de Chateauneuf du Pape’ın önemli üreticilerinden Vieux Télégraphe’ın La Crau 2006’sı oldu. Bölge şaraplarının klasik kompleks ve derinliği olan güçlü yapısını iyi yansıtan uzun bitimli leziz bir şaraptı…
  • Suvla Reserve Karasakız 2013: Suvla’nın en başarılı bulduğum şaraplarından biri olan Reserve Karasakız 2016’da gelişimini sürdürmüş ve kırmızı meyvelerin ağırlıkta olduğu meyvemsi ve zarif yapısını koruyarak fıçı ile beraber daha baharatsı ve gövdeli bir yapıya ulaşmış. Yeni rekoltelerinde daha da iyi olacağına inandığım Suvla’dan başarılı bir çalışma…
  • Likya Arykanda Sauvignon Blanc 2015: 2016’ya Loire vadisinde yopun Sauvignon Blanc tadımları ile başlayınca bu yıl içinde ülkemizdeki Sauvignon Blanc’lara ayrı bir gözle baktım diyebilirim. Benim en çok dikkatimi çeken Sauvignon Blanc ise Likya’nın Arykanda 2015’i oldu… Yoğun tropik meyve ve narenciye aromaları, taze ve capcanlı yapısı, dipdiri asiditesi ile son derece keyifli bir şaraptı…
  • Chamlija Alvarinho Rezerva 2015: Bu yıl içinde deneyimlediğim en iyi Chamlija şaraplarından birisi olan Alvarinho Rezerva 2015, kanımca Chamlija’nın şu ana kadar ki en başarılı Alvarinho çalışması. Fıçının çok iyi entegre olduğu, şeftali, kayısı, armut ve tropik meyvelere kremamsı kıvamda capcanlı bir yapı ve diri bir asiditenin eşlik ettiği damakta kalıcılığı olan çok güzel bir örnek olarak bu yıl yerli üreticilerimiz arasında en beğendiğim beyaz şarap oldu diyebilirim…
  • Kayra Vintage Öküzgözü Roze 2015: Bu yılın en başarılı roze şarabı olarak nitelendirdiğim Kayra Vintage Öküzgözü Roze 2015, ahududu, kiraz, dağ çileği ağırlıklı kırmızı meyvelerin daha derin ve konsantre halinin bir rozede buluşmasıydı diyebilirim. Klasik bir rozeden daha gövdeli, damakta fresh, canlı ve hafif mineralsi dokunuşların da hissedildiği ve ilginç bir şekilde bir roze için ziyadesiyle uzun bir sayılabilecek bir bitime sahip olan güzel bir roze örneğiydi.
  • Kayra Vintage Öküzgözü 2013: IWSA’daki çoğunlukla tank, fıçı örneklerin bulunduğu tadımda tattığım Kayra Vintage Öküzgözü 2013 Şükrü Baran bağlarından gelen ve artık Kayra’nın bu bağlarla özdeşleşmiş iyi Öküzgözü örneklerinden biri olabilecek bir şarap olarak hafızalarımda yer edindi. Derinliği olan, canlı ve güçlü yapısı, yuvarlak tanenleri ve iyi meyve konsantrasyonu ile sağlam bir Öküzgözü örneği diyebilirim…
  • Paşaeli Hoşköy Cabernet Sauvignon 2010: Bu yıl içinde gerçekleştirdiğim Paşaeli tadımında deneyimlediğim 2010 rekoltesi Cabernet Sauvignon Paşaeli’nin Hoşköy’deki bağlarından. Kanımca tam içim olgunluğunda, yuvarlak yapısı, ipeksi tanenleri, sıkı meyve konsantrasyonu ve diri asiditesi ile son derece iyi olduğunu düşündüğüm bir Cabernet Sauvignon örneği olarak bu yıl karşıma çıktı.
  • Chateau Nuzun Cabernet Sauvignon 2011: Nuzun için mükemmel bir yılın ürünü olan Cabernet Sauvignon 2011, önceki yıla göre daha da oturmuş olarak karşı çıktı bu yıl. Geçenlerde iyi bir orta-az pişmiş antrikot ile devirdiğim şarap biraz daha derinlik kazanmış ve daha zengin bir yapıdaydı diyebilirim. Bu yıl 2013 Büyülübağ, 2013 Chamlija ve 2010 Paşaeli Hoşköy ile birlikte en çok beğendiğim Cabernet Sauvignon oldu. 2017’de de bu üç şarabı takip etmeyi sürdüreceğim…
  • Chateau Kalpak Twin 2011: Yine önceki yıl piyasaya çıkan bir şarap olmasına rağmen bu yıl içinde birkaç farklı okazyonda tekrardan keşfetme fırsatı sunduğum Kalpak Twin 2011, katmanlı ve zengin aroma profili ile oluşan kompleks yapısı, olgun tanenler, akıcılığı ve damakta yayılan zerafeti ile son derece başarılı bir şarap ve 2016da da gelişimini sürdürmeye devam ediyordu… Kötü haber ise son gelen haberlere göre artık stoklarda tükenmiş olması…
  • Kumeu River Mate’s Vineyard Chardonnay 2010: Bu yıl IWSA’da katıldığım etkinlikler içinde en güzellerinden biri hiç kuşkusuz sevgili İsa Bal ile yapılan “İsa Bal ile Sıradışı Chardonnay’ler” etkinliği idi… Bu etkinlikte her ne kadar en beğendiğim Chardonnay (bir yerde doğal olarak” Coche Dury’nin Meursault Les Chevalieres 2010 rekoltesi olsa da aklımda kalan bir başka Chardonnay Yeni Zelanda Kumeu River’dan Mate’s Vineyard 2010 Chardonnay oldu… Narenciye, şeftali, nektar gibi meyve profilinin oldukça yoğun olduğu, aynı zamanda kırılmış taş gibi mineralsi karakterlerin de canlı, güçlü ve bir o kadar zarif bir yapı ile bütünleştiği gerçekten sıradışı bir Chardonnay idi… Bu etkinlikteki en “sıradışı” eşleşme ise ızgara filet mignon, erikli mor lahana püresi ve trompet mantarı ile Russian River Valley California 2008 Kistler Chardonnay oldu… Klişe yemek-şarap eşleşmelerinden bir an olsun kurtulduğumuz son derece keyifli ve bir o kadar da öğretici bir etkinlikti… Umarım 2017’de tekrarı olur…
  • Quite Mencia 2014 by Veronica Ortega: 2016’da aklımda kalan şaraplar listesinin sonuncusunu bir Mencia üzümü hayranı ve hatta bir nevi misyoneri olarak tabi ki Bierzo bölgesine ayırdım… Madrid’deki somelye arkadaşım Juan Luis’in de ortağı olduğu ve bence Madrid’in en iyi şarap mağazası olan La Tintoreria’yı bu yıl içinde ziyaret ettiğimde Juan’ın bana önerdiği şaraplardan biriydi Veronica Ortega’nın Quite 2014’ü… Aslen Edülüslü olan Veronica Ortega Priorat’ta Alvaro Palacios, Duoro’da Niepoort, Burgonya’da Comte Armand ve Romanée Conti gibi yerlerde çalışıp İspanya’ya dönünce Bierzo’nun üstadı Raul Perez’in yanında çalışmaya başlar ve Mencia üzümünün Pinot Noir ve Syrah üzümlerine olan benzerliği dikkatini çekerek bölgeye yerleşmeye karar verir. Toplamda 5 hektarlık alanda 80 yaşındaki Mencia bağlarından topladığı üzümlerle 2010’dan beri şarap yapıyor… Veronica’nın Quite ve Roc isminde 2 şarabı var ve benim açıp keşfettiğim Quite 2014 yoğun kırmızı meyve, menekşe ve baharat aromalarına sahip, oldukça zarif, canlı, akıcı bir yapıda klas bir Mencia örneği idi… 2017’deki planlarım arasında biraz Mencia’nın peşinde dolanıp Bierzo bölgesi bağlarına gitmek var… Bakalım göreceğiz…

Yaz yaz bitmiyor tabi ama artık bir yerde bırakmak da lazım zira bu liste daha da uzayıp gider… Yine de isimlerini zikretmeden olmaz, Kasım ayında Bordeaux’ya düzenlediğim turlar sırasında tattığımız Chateau Margaux 1997, Chateau Troplong Mondot 2011, Chateau Smith Haut Lafitte 2012 ve Chateau Guiraud 2003 ile Haziran’daki Bordeaux Şarap Festivali sırasında katıldığım 1855 Grands Crus tadımında deneyimlediğim Chateau de Camensac 2006 ve 2009, Chateau Boyd Cantenac 2005, Chateau Coutet 2009 ve Chateau d’Yquem 2008 bu yıl içinde yaşadığım eşsiz şarap deneyimlerinin zirve yaptığı anlarından bazılarıydı diyebilirim…

Yerli şaraplarımız arasındaysa yukarıdaki listeye Melen Miracula 2013, Prodom 2013, Kuzeybağ Öküzgözü 2014, Gülor Sauvignon Blanc 2015, 7 Bilgeler Bias Reserve 2012 ve Gelveri Kalecik Karası 2013’ü de eklemem lazım… Hepsi kendi tarzında başarılı olduğuna inandığım ve beğenerek deneyimlediğim şaraplar oldular… 2017’de tekrardan tüm bu şarapları, yeni rekolteleri ve yepyeni şarap bölgelerini keşfetmek ümidiyle…

Acıkara, Albarino, Anfora, barolo, Büyülübağ, Bierzo, Cabernet Franc, Cabernet Sauvignon, Chamlija, Chardonnay, Chateau d’Yquem, Chateau Haut Brion, Chateau Kalpak, Chateau La Con,, Chateau La Conseillante, Chateauneuf du Pape, Chenin Blanc, Chinon, Conterno, Deltetto, Fransız şarapları, Gaja, gastroturizm, Gürcü Şarapları, Gürcistan, Gravner, Grenache, Haut Medoc, Henri Bourgeois, Kalecik Karası, Karasakız, Kayra, Köpüklü şaraplar, Kisi, Likya, Mencia, Merlot, Nebbiolo, Olga Raffault, Paşaeli, Piemonte, Pomerol, Rinaldi, Roero, Roze, Sancerre, Sauternes, sauvignon blanc, Savennieres, Suvla, Tadım Notları, Tatlı şaraplar, Türk şarapları, Uncategorized, Ventoux, Vieux Telegraphe, Vinoterra, Yeni Zelanda Şarapları, Şarap festivalleri, Şarap fuarları, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İtalyan şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir başka Piemonte…

Geçtiğimiz Ekim ayında İzmir’den şarapsever arkadaşım Gökmen Ersoy ile Piemonte’ye süper ötesi keyifli bir gezi düzenledik. Piemonte her zamanki gibi olanca güzelliği, lezzeti ve misafirperverliği ile bizleri büyüledi… Benim için de 2012’de yaptığım ilk Piemonte gezisinin güzel bir devamı oldu…

Bu kez bu geziye ilişkin yazıyı bu kez sevgili Gökmen’in kaleminden okuyacaksınız… Kendisi gerek bölgenin önemli üreticilerine yaptığımız gezileri gerekse de yediğimiz yemekleri ve bölge halkının yaşam tarzını gayet lezzetli bir biçimde yazmış… Lafı uzatmayalım ve sözü Gökmen’e devrelim 🙂

PIEMONTE:

Nasıl ne zaman hangi şarabı tadınca oldu hatırlamıyorum ama uzun yıllardır Piemonte şaraplarına özel bir ilgim var. Onları satın alırken, kavımda saklarken ve açıp içerken özel bir mutluluk hissediyor, büyük keyif alıyorum. Teruarının ve sepajının özelliklerini yansıtan temiz yapılmış bütün şarapları çok önemsiyorum elbette ama, Piemonte’nin nebbiolosu , barberası, dolcettosu hatta pek geç tanıştığım arneisi, freisası başka… Elbette belki de hobi dünyasının en keyifli tartışmalarından birisi olan tradisyonalist & modernist kutuplaşması da ilgimi, dikkatimi arttırmakta rol oynamış olabilir. Bir şarapseverin içtiği her şarabın geldiği bölgeyi ziyaret etmesi pratikte belki mümkün değildir, öyle bir gereklilik de yok zaten ama kendi adıma konuşmam gerekirse, bu çok özel bölgeyi ziyaret etmeyi hep istemiş ancak fırsat bulamamıştım. İşte bu yazı, değerli arkadaşım Murat Mumcuoğlu ile planlayıp, ekim ayı içerisinde gerçekleştirdiğimiz Piemonte gezisinin beni en çok etkileyen yanlarını içermektedir. Bunu özellikle belirtiyorum zira bütün geziyi dakika dakika nakletmek gibi bir niyetim yok. Yine de çok kısa bir yazı olmayacağını söyleyebilirim, çünkü “teruar”, kelimenin tam anlamıyla her şeyiyle zaten çok etkileyici…

Cascina Giardini: Alba’ya vardığımızda elbette ilk durağımız şehre 10 dakika mesafedeki konaklayacağımız bu çiftlik evi oldu. Andrea isminde, 35 yaş civarı olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi ve yaşlı annesi tarafından işletilen Cascina Giardini’de meşhur Alba fındıklarının yanısıra, pek çok farklı meyve, sebze yetiştiriliyor, hatta bazı küçükbaş hayvanlar besleniyor. Tesis olarak minimalist bir yer burası fakat konakladığımız 5 gün boyunca tesise bağlı hiçbir şeyden şikayetçi olmadım ve hiçbir şeyin eksikliğini hissetmedim. Mesela tesis sadece kahvaltı servisi yapıyor ve kahvaltı, bizdeki yaygın örneklerde olduğu gibi çok çeşit içeren açık serpme mantığında değil; çok sade. Organik lafı filan da hiç geçmiyor ama küçük açık büfede sunulan herşey müthiş lezzetli. Hele Andrea’nın annesinin her sabah taze olarak yaptığı kekler var ki, bir dilimi güne başlamak için yetip de artıyor bile. Ricottadan yapılmış peynir keki mesela; bırakın ülkemizde labne peyniri ile yapılıp üzerine reçel dökülüp peynir keki diye sunulan şeyleri, yurtdışı seyahatlerimde yediğim pek çok iyi peynir keki örneği içinde en iyisiydi.

Alba: Şehre ilk indiğimizde dar ama sevimli caddelerde gezerken, Svarowski’nin vitrininde birkaç şişe dekor amaçlı kullanılmış şarap gördüm ve “harika bir düşünce, şaraba adeta mücevher demek istemişler” diye geçirdim aklımdan. Az sonra bir butiğin vitrininde ve sonra ayakkabıcıda, kitapçıda, hemen her vitrinde bir iki şişe şarap ya da grappa olduğunu farkettim. Şarabın bu şehir için hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereklilik olduğunu daha iyi nasıl anlatabilirlerdi?

Voglia Di Vino: Tarif edilemez (güzel ya da çirkin demiyorum) kokusu ile türlü çeşit trüf manzaralarını izleyerek, keyifli küçük şarküteri dükkanları arasında biraz dolaştıktan sonra, en büyük hayali İstanbul’un ilk gerçek wine barını açmak olan Murat’ın heyecanını takip ederek Alba’daki birinci akşam yemeği için soluğu çok küçük bir bar olan Voglia Di Vino’da aldık. Murat üzerine trüf rendelenmiş steak tartar ve şarküteri tabakları ile masayı donatmakla meşgul iken ben de içeriyi incelemeye koyuldum. Mekan 3 kişilik bir aile tarafından işletiliyordu; anne barın arkasında meze tabaklarını ve iki üç çeşit basit yemeği hazırlıyor, genç delikanlı servisi yapıyor ve baba da onlara yardım ederken bir yandan da müşterilere laf yetiştiriyordu. Basit ama ferah bir dekorasyon, raflarda onlarca şarap. Saat 21:00 civarı mekanda bir tek biz kaldık; Pazartesi akşamı, herkes yemeğini yedi, birkaç kadeh şarabını içti ve gitti. Barı işleten aile bizi rahatsız etmemeye çalışarak bir masaya oturdu ve akşam yemeklerini yemeye başladı. Muhtemelen en geç 22:00’de kapatacaklar. Zaten 18:00 civarı açılıyormuş… Çalışmak için yaşamıyor burada insanlar; iyi yaşamak için yetecek kadar çalışıyorlar. Artan zamanda da iyi yaşamaktan anladıkları ne ise onu yapıyorlar ve genelde bunun için çok paraya ihtiyaç duymuyorlar.

Giacomo Conterno: Üretici ziyaretleri yapacağımız ilk günü Barolo tarafına ve ilk ziyareti de Monforte köyündeki Giacomo Conterno’ya ayırdık. Aslında aylar öncesinden randevulaşmamıza rağmen, bu ziyaret bir gece önce saat 21:00’e kadar kesin teyit edilemedi. Tarih itibariyle nebbiolo hasatı yapılıyordu ve hasatın olacağı bir günde ziyaretçi kabul etmek istemiyorlardı. Bir gün önce Roberto Conterno’nun asistanı ile o kadar çok telefonlaştık ki, hatta bir ara randevunun iptal edileceği kanısına kapılıp “niye mutlaka Roberto Conterno ile organize olmaya çalışıyorlar ki, bize tadım yaptıracak başka birisi yok mu?” diye konuştuk Murat’la aramızda. Bunun ne kadar olasılık dışı bir konuşma olduğunu ertesi gün Roberto Conterno ile tanışınca anladık. Çok titiz bir adam olan Roberto, İngilizce bilmediği ya da konuşmak istemediği için tercüman kullanıyor, ama onun dışında bir şişe Conterno şarabı için herşeyi kendisi yapıyor veya organize ediyor. Tam vaktinde ulaştığımız şaraphanede bizi asistanı karşıladı ve kendisinin bağlarda olduğunu ve biraz gecikeceğini söyledi. Yaklaşık 15 dakika sonra çamurlu bir Doblo ile çıkageldi Roberto Conterno. Önce bize şaraphaneyi gezdirdi. Kullanılmadan önce nötr hale gelmesi için 7-8 yıl bekletilen Slovenya meşesinden yapılmış 50-60 yıllık büyük bottileri yakından görmek benim için etkileyici bir andı. Sohbetin ardından kısa süre önce yenilenen büyük tadım salonuna geçtik ve Salto kadehlere bizzat Roberto tarafından servis edilen şarapları tatmaya başladık. Bize Serralunga Vadisi ile Merkez Barolo Vadisinin toprak yapısındaki farkları açıklayarak niye Serralunga’yı tercih ettiğini, Cerretta bağlarından da çok iyi Barolo şarapları yaparken neden Monfortino’yu Francia ve hatta yeni Arione bağlarından yapmayı tercih ettiğini, bağlarını genişletmek istediğini ama Serralunga’da satılık iyi bağ olmadığını, zaten fiyatlarında çok yüksek olduğunu anlattı. Nebbiolo’nun yanısıra, Barbera’ya çok inandığını söyledi ve gerçekten Francia bağlarından 2014 Barbera d’Alba, bugüne kadar tattıklarımızın içinde en iyisiydi. 2014 Francia Barbera d’Alba, 2012 Barolo Francia, 2012 Barolo Cerretta ve henüz piyasaya sürülmemiş olan 2010 Monfortino’yu da tadarken sorduğumuz bütün sorulara büyük bir hassasiyetle yanıt verdi. Sonunda hipnotize olmuş gibi tesisten ayrıldık. Masada tükürme kovası vardı elbette ama kimin söylediğini hatırlamadığım bir sözdeki gibi, iyi şarabı içimize tükürmeyi tercih ettik. Şaraplar hakkında bir şey söylememe hiç gerek yok, ne diyebilirim ki? Teruarın şişelenmiş hali, içilebilir mineral, şarap haline gelmiş toprak vs… Başka mecralarda tadım notlarımı yayınlarım belki. Conterno ile ilgili bölümü, Grappa Marolo’da Lorenzo Marolo’nun söyledikleri ile bitireyim: “Ben tesise gelen cibreler arasından, Giacomo Conterno’dan gelen cibreleri hemen anlarım; taneler hırpalanmamıştır ve adeta orijinal formlarını korumaktadırlar.”

G.D. Vajra: Conterno şaraphanesinin bulunduğu Monforte köyünde küçük bir pubda taze ravioli ve nefis lokal biralar ile öğle yemeğini tamamladıktan sonra, ikinci ziyaret noktamız G.D. Vajra’ya vardık. Vajra gezdiğimiz üreticiler içinde, bizim açımızdan ,nedendir bilmem, heyecanı en düşük ziyaret olmasına rağmen, yaptığımız tadım çok öğreticiydi. Barbera D’Alba Superiore 2012 ve Kye’ Langhe Freisa’nın ardından 3 farklı bağdan 3 farklı Barolo şarabı tattık; Albe 2012, Bricco Delle Viole 2012, Luigi Baudana Baudana 2012. Albe 2012, Barolo Komünündeki 3 farklı bağın kupajı. Bricco Delle Viole ise yine Barolo Komününde yeralan tek bir bağın şarabı. Bu iki şarap birbirinden olduça farklı; tekbağ şarabı diğerine göre daha gövdeli, kesinlikle daha kompleks. Topraksılığı, tütün kokuları ve belirgin tanenleri ile bugünün şarabı olmadığını belli ediyor. 3. Barolo şarabının ise hikayesi ilginç; Luigi Baudana bağımsız butik bir üreticiyken, bağlarının ve şaraphanesinin büyük hissesini Vajra’ya satıyor. Şaraplar hala Luigi Baudana olarak şişeleniyor ama yönetim Vajra’da. Baudana aynı zamanda, Serralunga D’Alba Komünününde yeralan bir bağın adı. Lakin bu bağ, Serralunga’nın eteklerinde yeralıyor ve bu yüzden tepelerdeki bağlara göre 1 hafta erken hasat ediliyor. Elbette Serralunga’dan bir Barolo’nun gücünü ve kompleks mineralsiliğini hissediyorsunuz ama biraz daha mütevazi olduğu da aşikar. Bu müthiş Barolo şovundan sonra, benim ilk kez tattığım Barolo Chinato ile tadımı noktaladık. Barolo Chinato bir fortifiye nebbiolo şarabı ve aynı zamanda Barolo’ya bağlı bir alt sınıflandırmanın adı. China Calissaya (bizde kınakına deniyormuş) ağacının kabuğu ya da bu ağaçtan elde edilen ve tıpta kullanılan kinin maddesi bu şaraba ekleniyor. Ayrıca her üreticinin farklı reçetesi var ve 21 çeşide kadar baharat kullanılabiliyormuş. Zaten Avrupadaki bu tarz pekçok içki gibi, Chinato da bir tür ilaç olarak doğmuş. Şimdilerde ise hazmettirici olarak yudumlanıyor. Tadım notuma “Mesir macunu içer gibi” diye yazmışım; Manisa doğumlu olduğumuz belli olsun!..

Giuseppe Rinaldi: Randevu alırken “Aman saat 16:00’da orada olun!” dedikleri için, Vajra’dan hemen sonra Barolo merkeze yürüyüş mesafesinde olan Rinaldi Şaraphanesinde aldık soluğu. Eski püskü binanın önünde bir römork, bir kenarda kasalar, bağıra bağıra konuşan iki İtalyan işçi ile oldukça dağınık bir görüntü vermekteydi şaraphane. İleride bekleşen 3 kişinin yanında biz de beklemeye başladık. Saat tam 16:00’da çizmeleri çamur, üstü başı toz toprak içinde sarışın genç bir hanımefendi geldi ve benim şantiyelerden alışık olduğum bir “ritüel” ile kovadan az büyükçe, içi su dolu bir dağarın içine girerek çizmelerini temizledi. Sonra devasa eski tahta kapıyı açarak kapıda bekleşen bizleri içeri buyur etti ve kendini tanıştırdı; Martha Rinaldi, yani Beppe Rinaldi’nin iki kızından biri… Bu arada 3-5 kişi daha geldi ve biz toplamda 10 kişi filan olduk. Bizim dışımızdaki ziyaretçiler Amerikalıydı ve hemen anladık ki, şarap konusunda çok kısıtlı bilgileri vardı. Moralimiz bozuldu! Öyle ya, üretici ile yalnız tadım yapmak var, 10 tane, şaraba ilgisi içmekten öteye geçmemiş Amerikalı ile tadım yapmak var… Hem zaten Rinaldi’nin tadım salonunda herşey karmakarışıktı ve bakmayın tadım salonu dediğime, ışık almaz, sandalyesi olmayan derme çatma bir odaydı orası! Ancak bu pejmürdeliğin içinde gerek İtalya’dan, gerekse dünyanın başka şarap bölgelerinden çok önemli üreticilerin şarap şişelerini görmek ilginçti. Ayrıca Bartolo Mascarello’nun o çok meşhur sözününün yeraldığı şarap etiketini de çerçeveletip duvara asmışlardı; “No Barrique, no Berlusconi!” Buradan da anlaşılacağı gibi, Rinaldi de, Mascarello gibi iflah olmaz bir tradisyonalist üretici. Şaraphaneye girince çok eski büyük bottilerle karşılaştık, hatta ahşap fermentasyon tanklarının bu sene 100 yaşında olduğunu öğrendik. O kadar şeyin üstüne onu da görünce Murat “bunların şarapları kesin brettir” demekten kendini alamadı!… Ve sonra, başladık ayaküstü şarapları tatmaya. Enteresan bir tecrübeydi; tattığım şarabı not almak için kadehimi kırık bir sandalyenin üstüne bırakmak durumunda kalırken, tadım notu aldığımızı idrak edemeyip , bize “siz gazeteci misiniz” diye soru soran Amerikalı dostlara gülümsemeye çalışmak, bu arada Murat’la şarap üzerine kısa değerlendirmeler yapmak vs!… Ama işte, meşhur atasözümüzde denildiği gibi, altın çöpe düşse değerini kaybetmiyor. Yudumladığımız ilk şarap olan Dolcetto 2015’ten başlayarak, Rinaldi şaraplarının şok edici etkisine girdik. Dolcetto değil mi alt tarafı, neyi şok edebilir? Öyle… Arkasından 2015 Barbera , sonra müthiş bir Freisa 2015 derken efsane Brunate 2013 ve son olarak Tre Tine 2013. Bu ardarda gelen şok dalgalarına rağmen ve bazıları wine shoplarda 150 Euro’ya satılan şarapların komik fiyatlarını duymamıza rağmen hala ayaktaydık ama, Martha’nın “maalesef Barolo 2013’leri henüz satmıyoruz, 2012’lerden ise kalmadı” sözünü duyunca kelimenin tam anlamı ile yıkıldık!… Tekrar bu konuya dönmek üzere meraklısına bazı detaylar vereyim. Bölgede 2009’a kadar geçerli olan yönetmeliğe göre, üreticiler etiketlerine üzümler birden fazla bağdan gelse bile bağ isimlerini basabiliyorlardı. Örneğin Rinaldi’nin Brunate – Le Coste diye 2009 rekoltesi bir Barolo’su var. Brunate ve Le Coste iki ayrı bağ aslında. Ancak şimdilerde yönetmelik buna izin vermiyor; ancak şarap tek bir bağdan yapılmışsa etikete bağın adını basabiliyorsunuz. Rinaldi şimdilerde Brunate’yi ayrı etiketliyor. Bir de üç ayrı bağdan gelen nebbiololarla yaptığı Tri – Tine diye bir etiketi var. Bütün bu Barolo’lar üst ligde kabul edilen şaraplar ve fiyatları da yüksek. Ancak üreticiden az miktarda perakende olarak satılan şişelerin fiyatları ise çok uygun. Mesela yukarıda bahsettiğim bu Barolo’lar 38 Euro, Dolcetto, Freisa vs gibi şaraplar 9-11 Euro!… E hal böyle olunca bir şişecik olsun Brunate almadan gitmeyelim istedik. Şaraphaneden Barolo haricindeki şaraplardan satın alarak çıktık. Karşıdan Barolo’ya çöken akşamı izleyerek içeride şişelerin dibini sıyıran Amerikalıların çıkmasını sabırla bekledik. Yaklaşık 20 yıllık kariyerlerini şatış işinde geçirmiş olan ben ve Murat, tüm bilgi birikimimizi (!) kullanarak kapıyı tekrar çaldık ve Martha’ya özenle seçilmiş planlı cümlelerle isteğimizi yineledik. Lakin o bize Akdenizli bir İtalyan değil, Kuzeyli bir İtalyan olduğunu gösterdi ve kibarca ama kararlılıkla talebimizi red etti. Bu duruma çok bozulmamıza rağmen (!) Barolo’ya doğru yürürken, kaçırdığımız fırsatı değil, toplamda 40 Euroya aldığımız çantalarımızdaki dört şişe Rinaldi şarabını düşünerek teselli bulmaya çalıştık (!) Rinaldi kısmını kapatmadan yine Lorenzo Marolo’dan duyduğumuz bir olayı anlatayım. Beppe Rinaldi’ye Piemonte’de “Citrico” denirmiş, yani İtalyanca sitrik asit anlamında bir şey. Bizde “ekşi suratlı” olarak söylenebilir herhalde. Martha Rinaldi, babasıyla bir tam gün boyunca şaraplarına 2 Euro zam yapmak için tartışmış. Citrico zamma izin vermiyormuş. (Bu arada Rinaldi’nin şaraplarının çok büyük kısmının piyasaya sürülür sürülmez distribütörler tarafından satın alındığını belirtelim.) Gün boyu süren uğraşın sonunda, Citrico 1 Euro zamma izin vermiş… Tanıdık geliyor mu size bu yaklaşım? Yoksa tam tersine daha mı aşinasınız?..

Barolo: Küçücük bir köy burası. Yani 10-15 dakikada gezip bitirirsiniz. Ama benim gibi Piemonte şaraplarına tutkunsanız, burası sizin mabedinizdir. Yani bu köyde dolaşmak Nirvanaya ulaşmak gibi bir şey. Ne tarafa baksanız isimlerine hep aşina olduğunuz şarap üreticileri burada, yan yana dipdibe. Yani öyle gidelim başka yerde modern büyük düzayak bir tesis kuralım diye akıl etmemiş nedense hiçbirisi (!) İlginç manzaralara şahit olduk. Mesela akşam saatlerinde Borgogne’nin önüne üzüm geldi, seyyar sap ayırma makinesi ve press şaraphanenin önündeki sokağa kuruldu ve imalat başladı… Bu manzarayı ertesi gün Barbaresco’da da gördük. Zaten iki köyün de sokakları kelimenin gerçek anlamıyla şarap kokuyor… Küçük küçük şarap satan dükkanlarına girdik çıktık, zaten pek çoğu ücretsiz tadım teklif ediyor, eh biz de hayır demedik tabii… Akşam olunca Barolo, Monforte ve La Morra’ya veda edip, Alba’nın diğer tarafındaki 1 Michelin yıldızlı Villa D’Amelia Restaurantta keyifli bir akşam yemeği yedikten sonra, ertesi gün yapacağımız Barbaresco ziyaretleri öncesinde dinlenmek için Cascina Giardini’ye döndük.

Barbaresco: Mükemmel bir güne uyandık Çarşamba sabahı, hava açık ve güneşliydi. Kumluca’dan Kaş’a ya da ne bileyim, Şarköy’den Tekirdağ’a sahil hattını takip ederek yolculuk yapmış olanlar bileceklerdir; uçsuz bucaksız deniz manzarası kucaklar sizi. Alba’dan Barbaresco’ya giderken böyle bir hisse kapıldım; bağlardan oluşan sonsuz yeşil bir denizin ortasında ilerliyor gibiydik. Doğa ile uyumsuz hiçbir yapı, hiçbir renk, hiçbir objenin olmadığı, şarabın peşinde sonsuzluğa doğru bir yolculuk. Önemli olanın hedefe varmak değil, yolunda ölmek olduğu tasavvufi bir duygu. Şaraba ve onun etrafında oluşan kültüre tutkuyla bağlanmamış olanlar, müstehzi bir gülümseme ile “abarttığımı” söyleyebilirler. Ama ne demek istediğimi anlayacak pek çok şarapsever olduğundan kesinlikle eminim. Böyle bir yolda, yer yer hasat yapan köylüleri de izleyerek Barbaresco’ya vardık. Barolo gibi çok küçük olan bu köyün sokaklarında o saatte (9:15) 10 kişilik Alman turist grubundan başka kimse yoktu. Saat 10:00’da Gaja ile olan randevumuzu beklerken, bir aşağı bir yukarı “volta” atmaya başladık.

Gaja: O bir efsane. Ziyaret ettiklerimizin içinde, kişisel kanaatimce öyle olmasa da, genel geçer kabullere göre repütasyonu en yüksek olan üretici. Saat tam 10:00’da zili çaldık. Megafondan konuşan bir ses bizi sokağın karşısında 50 metre ötede başka bir kapıya yönlendirdi. Bakımlı ama çok eski bir malikaneyi andıran binanın kapısı açıldı ve bizi içeri buyur ettiler ancak o anda yanımıza iki kişi daha geldi. Biz yine Rinaldi’de olduğu gibi başkalarıyla tadım yapacağımızı düşünürken, durumun öyle olmadığını anladık. Bizim için Sonia adında, işini çok sevdiği belli olan orta yaşın üstünde bir hanımefendi geldi ve sonraki yaklaşık 2,5 saat boyunca bizimle o ilgilendi. Aslında “o konuştu biz dinledik” de diyebilirim. Çünkü sistematik bir şekilde Gaja’nın hikayesini bütün detayı ile o kadar güzel anlattı ki, biz konuşmak, soru sormak gereği bile duymadık çoğu zaman; zira kafamızdaki sorular zaten yanıt buluyordu. Gaja ailesinin ilk işinin Langhe ile Roero’yu ayıran Tanaro nehrini kullanarak nakliyecilik yapmak olduğunu, sonradan bağcılık ve şaraba nasıl dönüldüğünü, içinde bulunduğumuz “castle”nin hikayesini, teruarı, bağları, şaraphaneyi, üretim felsefesini, bu felsefenin sanatla kesişimini herşeyi ama herşeyi anlattı… Mesela teruar deyince, Langhe tarafı ile Roero tarafının jeolojik oluşumunu nasıl tamamladığını, Barbaresco taradındaki vadi ve tepelerin yumuşak ve sürekli eğimlerle birbirini takip etmesine karşın, Roero’da daha dik ve kesintili dağ yapısının olduğunu, niye olduğunu, bunun bağlara nasıl yansıdığını, pek çok bağ yamaçlara enine sıra ile dikilmişken, kendi bağlarının traktör devrilmesine bağlı ölümlü iş kazalarını ve işçilerin sürekli bir ayak aşağıda bir ayak yukarıda çalışmaktan meslek hastalığına yakalanmalarını önlemek için dikine sıra ile dikildiğini, ama bazı çok dik yamaçlarda elbette dikine dikimin mümkün olmadığını, 40’li yıllarda artan sanayide işgücüne duyulan ihtiyaç ile köylülerin tam zamanlı fabrika işçisi olmalarını engellemek için yarım gün fabrikada, yarım gün bağlarda çalışmalarına olanak tanıyan uygulamalar yapıldığını, 60’lardan sonra hemen her bağcı ailenden birilerinin önoloji okuduğunu anlattı, anlattı, anlattı… Şu uzun cümledeki her tümcecik üzerine birkaç sayfa yorum yapılabileceğinin farkındasınız değil mi? Fransızların “şarapçılığın ilk yüz yılı zordur” diyen meşhur sözünü siz de hatırladınız mı? Belli bir sistematik içerisinde ancak seviyeli bir samimiyeti de elden bırakmadan, “castle” koridorlarından bizi sokağa çıkarıp, sabah ziline bastığımız şaraphane giriş kapısına götürdü ve birlikte içeriye girdik. Buralarda hep şahit olduğumuz gibi yine çok basit bir görüntü ile karşılaştık; sade ama büyükçe bir köy evinin avlusuydu burası. Nebbiololar gelmeye devam ediyordu ve dolayısıyla hummalı bir çalışma vardı avluda. Biz iç avludan mahzene inmek için bir kapıdan girdik ve alt kata geçtik. Birkaç farklı depolama alanı ve bunları bağlayan çeşitli koridorlardan oluşan mahzende menşei, yaşları ve ebatları farklı, sayısız fıçı vardı. Elbette modernistlerin en önemli temsilcilerinden olan Gaja’da ülkemizde görmeye alıştığımız türden pekçok küçük fıçı da mevcuttu. Bu büyük mahzenin en ilginç taraflarından birisi de, mahzenin şaraphane ile castle’ı ayıran sokağın altına doğru uzaması ve bir dehliz ile ulaşılan merdivenlerden castle’ın içine yerin altından ulaşılmasıydı. Şaraphane turunu tamamladıktan sonra biz de öyle yaptık ve sokağa hiç çıkmadan tekrar castle’a geçerek, çok iyi ışık alan ve modern tarzda donatılmış tadım salonuna nihayet yerleştik. Elbette Gaja ziyaret ettiğimiz ve sonraki günlerde de edeceğimiz üreticiler içerisinde en büyük ve en kurumsal olanıydı ve adeta bunun kanıtı olarak, tadım line-up’ı bir kağıda günün tarihi ile çıktı alınmış ve diğer üreticilerde hiç rastlamadığımız şekilde her şarap için ayrı olacak şekilde kadehler masaya dizilmişti. Tadıma 2006 Chardonnay ile başladık. 10 yaşındaki bu şarabın hala meyvemsiliğinden hiçbirşey kaybetmeden, ikincil hatta üçüncül aromalar ile dipdiri ayakta olmasına şapka çıkardık. Ardından 2012 Dagromis Barolo, 2013 Costa Russi Barbaresco ve 2013 Barbaresco’yu tattık. Barbaresco’lu Gaja’nın bütün şarapları, olması gerektiği gibi gücün zerafetle aktığı elegan bir yapıdaydı. Bu arada son yasaya göre, etikete “Barolo” diye yazabilemek için, sadece bağın değil, şaraphanenin de Barolo’da olması gerekiyormuş. Ancak, bu yasadan önce şaraphanesi Barolo dışında olduğu halde Barolo etiketi ile üretim yapan birkaç üreticinin bu hakkı baki kalmış. Bu nedenle gerek Gaja, gerekse sonraki günlerde ziyaret edeceğimiz Deltetto ve Cascina Chicco, şaraphanelerini farklı yerde olmasına rağmen, Barolodaki bağlarının nebbiololarını Barolo olarak şişeleyebiliyorlar. Çok uzun ancak her anı çok keyifli ziyaretin sonunda, insanlardan tadım için bir vakfa kişi başına 300-500 Euro bağış yapmalarını talep eden, ayrıca bunu yapabilecek olsalar bile herkesi tadıma kabul etmeyen bu değerli üreticiye, bize gösterdikleri profesyonel ilgiden duyduğumuz memnuniyetin ifadesi olarak 1 şişe narince ve 1 şişe öküzgözü-boğazkere kupajı hediye ettik. Şarapların hikayelerini soran ve Angelo Gaja adına kabul eden Sonia da bize ikişer tane kitap hediye etti; bir tanesi İtalyan şarapçılığı üzerine bir tanesi de Gajanın şarap üretim tarihi ve hikayesi üzerine. Tesisten ayrılıp öğle yemeği için herhalde Barbaresco merkezde o an için açık yegane lokanta olan 50 metre ötedeki Trattoria Antica Torre’ye yürürken, Produttori del Barbaresco’nun yani köyün kooperatifinin önüne traktörle üzümler geldi ve artık aşina olmaya başladığımız sokak ortasında şarap yapım prosesi başlayıverdi. 2016’nin şarapları dışarıda yapılmaya başlayadursun, biz bu küçük lokantada kooperatifin şarabının 2012 rekoltesinden birer kadehi tajarin al ragu ile yudumlayarak bir sonraki ziyaret için enerji topladık.

Giuseppe Cortese: Kot farkı nedeniyle aşağıda kalan bahçe içindeki küçük şaraphane önünde çalışan bir “işçi” bizi görünce gülümsedi ve İtalyanca , sanıyorum, ne istediğimizi sordu. Biz İngilizce konuşmaya başlayınca ne için geldiğimizi anladı ve yarı İngilizce yarı İtalyanca beklememizi söyledi. En özel şaraplarını ürettiği Rabaja bağlarının en üst kısmında konumlandırılmış Cortese Ailesinin konutu ve şaraphanesi. Rabaja bağları bir vadinin güney yamacında göz alabildiğince uzanıyor. Aynı vadinin kuzey yamacında ise başka bağlar var. Hatta kuzey yamaçta, Cortese Ailesinin işlettiği 3 odalı bir de butik pansiyon bulunuyor. Muhteşem bir manzarası var şaraphanenin ancak kuzey yamaçtaki bomboş ve oldukça büyük bir tarla, bütünselliği bozuyor. Sonradan buranın bağ yetiştirmek için çok değerli bir parsel olmadığını ve sahibinin de paraya ihtiyacı olmadığı için satmadığını öğrendik… Manzaranın tadını çıkarırken, göz ucu ile de “işçiyi” kesiyordum. Tek başına kasalardan üzümleri sap ayırma makinesine boşaltıyor, işlemi takip ediyor, bazı yaprakları eliyle alıyor vs.. herşeyi tek başına yapıyordu. Sonra üreticinin satış ve pazarlama işlerinden sorumlu olduğunu anladığımız, aynı zamanda Giuseppe Cortese’nin damadı olan bize randevuyu veren Gabriele çıkageldi. “İşçi” ile bir şey konuştu ve bizi içeri davet etti. Küçük fıçılar, büyük bottiler, çelik tanklar ve çok eski beton küvler mevcuttu içeride ve hepsi farklı amaçlar için, farklı üzümler için aktif olarak kullanılıyordu. Bu arada Gaja’daki gibi çok büyük bir yer hayal etmeyin; oldukça küçük bir alana kurulu Cortese şaraphanesi. Turumuzu tamamladıktan sonra tadıma geçtik ve 7 adet şarap tattık. Her şarabın bağını, toprak yapısını, rekoltesi hakkında bilgileri, vinifikasyon sürecini detaylı olarak dinledik Gabriele’den. 2003 Rabaja Barbaresco ve 2005 Rabaja Barbaresco’yu yan yana tattık ki bu bölüm Barbaresco’nun bu meşhur bağı hakkında çok önemli ipuçları verdi bize. Ancak bu tadım esnasında yapılan sohbette tesadüfen öğrendiğimiz bir bilgi vardı ki, hem Murat’ı hem beni oldukça şaşırttı; meğer dışarıda gördüğümüz pejmürde kıyafetli “işçi”, Giuseppe Cortese’nin oğlu , Cortese şaraplarının hissedarı ve aynı zamanda önoloğu Pier Carloymuş!.. Rinaldi’den sonra bu ikinci şoktu bizim için… Karmakarışık ama çok keyifli duygularla ayrıldık Cortese’den ve Barbaresco tarafındaki son randevumuz için Ca’ Del Baio’ya doğru yola koyulduk.

Ca’ Del Baio: Barbaresco DOCG üç ana komüne ayrılıyor; Barbaresco, Neive ve Treiso. Barbaresco ve Treiso’da kurulu bağlardan yapılan şaraplar zerafetleri ile öne çıkarken, Neive bağları ise daha tanenli şaraplar veriyor. Barbaresco şaraplarının %20’sinin üretildiği Treiso, bölgenin en yüksek tepelerine kurulu ve bağlar da bu yamaçlar üzerine dikilmiş durumda. Ca’ Del Baio şaraphanesi de bu bölgede iki tepenin ortasındaki vadinin içine kurulmuş ve etrafı 360 derece bağlarla çevrili. Gezdiğimiz ve gezeceğimiz şaraphaneler içerisinde görsel olarak en fazla keyif veren yer burası oldu. Ege’nin büyük avlulu eski köy evlerini andıran tesiste, neyin nerede olduğu çok kolayca seçilebildiği için biz direkt tadım salonu olduğunu anladığımız bölümün kapısından içeri girdik, ancak karşılaştığımız manzara, tadımdan ziyade, uzunca iki ayrı masa etrafında şarap içen dost insanlar kalabalığı gibiydi. Hemen birisi bizimle ilgilendi ve biraz beklememizi rica etti. Bu sırada raflarda kendi şaraplarının yanı sıra, ertesi gün ziyaret edeceğimiz Deltetto’nun da şaraplarını gördük. Bunu sorduğumuzda bize, ailenin büyük kızının Deltetto ailesinin oğlu ile evli olduğunu söylediler. Çok tanıdık ve sevimli geldi bana bu hikaye; “Treiso’lu Ca’ Del Baio’ların kızını, suyun öte yakasındaki Roero’ya Deltetto’lara gelin vermişler !”  Bu sıcak atmosfer içerisinde genç bir delikanlı bizi buyur etti ve neleri tatmak istediğimizi sordu. Biz “hepsini!” deyince de, hiç itiraz etmedi ve 9 şarap ve bir grappadan oluşan serüvenimiz başlamış oldu. Üreticinin bağlarının büyük kısmı hemen şaraphanenin etrafında yani Treiso’da. Bu bağlarda bölgeye ait hemen bütün varyetelleri ve ayrıca chardonnay, riesling gibi çeşitleri de yetiştiriyorlar. Ancak Ca’ Del Baio’nun asıl amiral gemisi şarapları Barbaresco bağlarından, Pora ve Asili’den geliyor. Pora ve Asili tek bağ mantığı ile şişeleniyor, hatta bölgenin en önemli bağlarından olan Asili ayrıca riserva olarak da etiketleniyor. Bunların yanısıra, Treiso tarafındaki Vallegrande ve Marcarini bağlarından yapılan şaraplar da tek bağ Barbaresco olarak etiketleniyor ki bu da üreticinin kendi esas teruarına verdiği önemi gösteriyor. Tattığımız şarapların tamamı temiz yapılmış, hem varyetel özelliklerini hem de teruarını iyi yansıtıyordu. Treiso ve Barbaresco bağları arasındaki farkı çok net olarak gözlemlemiş olduk; bir tarafta zerafet, diğer tarafta asalet diye tanımlayabilirim. Ama en çok müthiş bir tekstürü ve derinliği olan Asili bizi etkilemiş olmalı ki, birer şişe satın alarak ziyaretimizi sonlandırdık. Ha bu arada , tattığımız grappa bir riesling grappasıydı. Burada bazı şarap üreticileri, cibrelerini damıtımevlerine gönderip, kendi adlarına etiketlenmiş grappa yaptırıyorlar. Biz en sonunda meraktan grappayı tattık ama ne yalan söyleyeyim, ondan bir önce tattığımız yarı tatlı frizzante Moscato d’Asti beni daha çok etkiledi. Böylece Barbaresco programını da unutulmaz hatıralarla tamamlayıp, Cascina Giardini’ye döndük ve akşam yemeğinden önce sınırları ormanlık araziye dayanan bu çiftlik içerisinde “acaba trüf bulur muyuz” diye bir yürüyüş yaptık! Tabii bu işin şakası, zira trüf bulmak öyle kolay bir şey değil. Bunun için özel eğitimli köpekler ve bölgeyi iyi tanıyan avcılarla yağmurlu gecelerin sabahı karşıladığı saatlerde ava çıkılıyor…

Akşam yemeğini Alba’da rezervasyon yapılmayan, yazılı menüsü olmayan taş çatlasın 30 kişilik Osteria Dei Sognatori’de yedik. Barolo şarabı sosunda pişmiş dana yanağı, ona eşlik eden Castiglione Falletto komünündeki meşhur Bricco Boschis bağlarından Cavallotto’nun zarif 2011 Barolo’su, yemeğe dair aklımda kalanlar. Lokantaya dair ise “aaa grappamızdan ikram etmeden bırakmayız” sıcaklığındaki garsonlar ve yiyip içtiğimize kıyasla ödediğimiz komik hesap, altı çizilmesi gereken noktalar.

Cantina Deltetto: Bu sabah artık Tanaro nehrinin karşı yakasında, Roero bölgesinde, Canale’deyiz. Bu bölge Langhe tarafına kıyasla bağcılık ve şarapçılığa çok sonra başlamış. İsmi 1985 yılında DOC olması ile geniş kitlelerce duyulmuş ve 2005 yılında DOCG olmuş. Piomente’ye ait hemen bütün çeşitler bölgede bulunuyor ancak spumantileri ve özellikle bölgeye has bir beyaz olan Arneis’ten yapılan şarapları pek meşhur. Biz de yağmurlu ve kasvetli bir sabahın 9:00’unda Deltetto’nun kapısını bu farklılıkları keşfetme arzusu ile çalıyoruz. Ailenin küçük kızı olduğunu öğrendiğimiz Claudia karşılıyor bizi ve “direkt tadıma mı geçmek istersiniz, yoksa şaraphaneyi de gezmek ister misiniz ?” diye soruyor. Gezmek istediğimizi söylüyoruz . Bakışlarımızdan bu soruyu garipsediğimizi sezmiş olacak ki “bazıları sadece tadım yapmak istiyor” diyor. Bir şarap üreticisini ziyaret edip de, izin veriliyorsa tesisini ve mahzenini hatta mümkünse bağlarını gezmeden dönmek olur mu? Sadece şarap tadıp dönmek, üreticiye saygısızlık gibi geliyor bana… Oysa ne kadar keyifli Deltetto’nun tesisi; adeta bir müze gibi. Çocukluğumdan hatırladığım kocaman, demir anahtarlarla açılan, bir zenaatkarın elinden çıktığı anlaşılan büyük ahşap kapılardan geçerek tesise giriyoruz. 30 yıl öncesinde kullanılan köpüklü şarap mantarlama makinası, teruarı temsil eden, bağlardan getirilmiş topraklar, Antonio Deltetto’nun son derece modern ve özel izinle girilebilen özel kav odası, şişeler, fıçılar , fotoğraflar, alet edevat vs… Keyifli bir sohbet eşliğinde şaraphaneyi gezdikten sonra, ince uzun bir tadım salonuna geçiyoruz. İçeride bir de şömine var. Şöminenin üzerinde uzanan raflarda ve etrafta türlü çeşit üreticinin şaraplarının boş şişeleri var. Şöminenin önünde uzanan upuzun masaya oturuyoruz ve tadıma başlıyoruz. Önce benim ilk kez tattığım ve adının bende bıraktığı olumsuz etki ile sıradan bulduğum, bölgeye has bir beyaz olan Favorita, arkasından birisi 60, diğeri 45 yaşındaki bağlardan iki çok iyi arneis deneyimliyoruz. Sonra biri brüt, diğer extra brüt iki adet pinot nero & chardonnay kupajı ve sonra bir adet pinot nero & nebbiolo kupajı rose olmak üzere 3 spumanti yudumluyoruz. Ardından pinot nerodan barberaya sonra 3 farklı nebbioloya kırmızı tadıp, en sonunda arneisten harika bir passito ile 12 şaraplık tadımı tamamlıyoruz. Ayrılırken 2’şer sişe şarap satın alıyoruz ama gönül koli koli almak istiyor; 7,5 Avroya tek bağ arneisler, 10 Avroya DOCG Roero nebbiololar, 11,5 Avroya metodo classico spumantiler…

Cascina Chicco: Puslu yağmurlu gri sabahımıza rengarenk hatıralarla dolan Deltetto’ya çok uzak olmayan Cascina Chicco’ya vardığımızda, şaraphanenin içinde yaşlı ama dinç bir adam, orta yaşlı gri iş kıyafeti giymiş bir adam ile bir çelik tankın önünde birşeyler konuşuyordu. Yaşlı adam işletmenin sahibi, diğeri de onun önolog oğlu idi. İtalyan usulü, İngilizce bilmemekten de kaynaklanan bir karmaşadan sonra, yine bir Claudia’ya, Claudia Cavadore’ye bizi “emanet” ettiler. Emanet ettiler diyorum zira yaşlı beyefendi içinde bolca Turco geçen cümleler ile Claudia’ya epey talimat verdi  Cascina Chicco ailesinin 1980’lere kadar asıl mesleği kasaplık ve ilk kez 1950 yılında bağ sahibi oluyorlar. İçinde bulunduğumuz yeni ama geleneksel izler taşıyan tesis, yakın zaman öncesine kadar eski bir çiftlik eviymiş. Yıkılan bu evin tuğlaları, tek tek temizlenerek, yapılan yeni binada kullanılmış. Bir inşaat mühendisi olarak, “niye bu eski tuğlaları yeni tesisi inşaa ederken kullanma gereği duydular” diye sormadım. Zira bir şarapsever olarak, bu insanların yeni inşaat sırasında en modern malzemeleri kullanabilecek, molozlarla uğraşmalarını gerektirmeyecek kadar maddi varlıkları olduğu halde, teruar bilincinden kaynaklanan , doğaya saygıyı içeren bir içgüdünün dışavurumu olarak böyle bir davranış sergilediklerini çok net anlayabiliyordum… Üreticinin mahzeni çok farklı koridorlara kurulmuş farklı amaçlı alanlardan oluşuyordu. Tesis geneline mimari bütünselliği bozmayacak bir ustalıkla kasapların kullandığı bazı kıyma makineleri, tartılar vs. yerleştirilmişti. Tesisi gezdikten sonra, çok iyi ışık alan tadım salonuna geçtik ve 8 adet şarap tattık. Monosepaj nebbiolo spumanti Cuvee Zero 2012 ile başlayan line-up, Anterisio 2015 Roero Arneis ve Granera Alta 2015 Barbera D’Alba ile ilerledi, dört adet nebbiolo ile yani Mompissano 2014 Nebbiolo D’Alba, Valmaggiore Riserva 2012 Roero, Roche Di Castelletto 2012 Barolo ve Ginestra Riserva 2009 Barolo ile devam etti, en nihayet arneisten bir geç hasat şarabı olan Arcass ile noktalandı. 3 gündür hemen her üreticiden ayrılırken olageldiği gibi, “hangisini alsam” kararsızlığının ardından, 2’şer şişe de bu üreticiden şarap satın alarak tesisten ayrıldık.

Bra ve Bocondivino: Aslında Cascina Chicco ile Piemonte turumuz asıl amacı itibariyle bitmişti; planladığımız 8 şarap üreticisini de gezmiştik. Geriye öğleden sonra yapacağımız bir damıtımevi ziyareti kalmıştı. Ancak ondan önce, Bocondivino’da öğle yemeği yemek için Bra’ya doğru yola çıktık. Meraklısı mutlaka bilir, Bra “citta slow” ve bağlı olarak “slow food “ akımının doğduğu şehir. Bocondivino da, bu akımın temsilcisi ilk lokanta. Arabamızı şehir girişindeki büyük otoparka bıraktıktan sonra adeta sağanak yağmur altında Bra sokaklarında yürümeye başladık. Gri gökyüzü Bra’nın daracık sokaklarının ve rengarenk evlerinin güzelliğine tuval olurken, yağan yağmur şehrin sessizliğinin sesi gibiydi adeta. Meydanı bırakıp arkalara doğru ilerledikçe terkedilmişlik değil ama iyiden iyiye bir dinginlik hakim oldu şehre; dükkanların çoğu kapalı, bomboş sokaklar ve kaldırımlar… Nihayet bir kemerin altında geçilerek ulaşılan iç avludaki Bocondivino’ya ulaştık. Trüflü yumurta, adaçayı soslu tajarin ve av etine Malvira’nın zarif 2012 Roero Nebbiolosu eşlik etti. Taze, mevsimsel, menşei belli ve iyi tarım uygulaması ürünlerle yapılmış çok lezzetli yemekler sunan bir lokanta burası. Buralara yolu düşen herkesin mutlaka tecrübe etmesi gereken bir yer. Kahvelerimizi de içtikten sonra, Grappa Marolo için yola koyulma vakti gelmişti lakin, ikimizde de bir isteksizlik vardı. Şarap, yemek, bağlar vs. güzel de, bir yere kadar; ikimiz de çocuklarımızı özlemiş olsak gerek ki, “Grappa Marolo’ya gitmesek mi” diye konuşmaya başladık. Ancak sonra “çok ayıp olur” endişesi ile gitmeye karar verdik. Dedik ki “yarım saat takılır günü tamamlarız”. Nereden bilebilirdik ki grappa konusunda deneyimsizliğimizle gezimizin en önemli , hani İngilizce deyişle “last but not least” ziyaretlerinden birini gerçekleştireceğimizi…

Grappa Marolo: O ana kadar gezi boyunca bütün randevulara dakikayla riayet etmemize rağmen, Grappa Marolo’ya 45 dakika erken varmamızı hiç umursamayarak , adeta “sorun ederlerse biz de geri döneriz” serkeşliği içerisinde çaldık bu küçük damıtımevinin kapısını. Lorenzo Marolo karşıladı bizi ve erkenciliğimizi hiç sorun etmeden tesisi gezdirmeye başladı. Grappa, üzüm cibresinden damıtılan, İtalyan’ların hazmettirici olarak tükettikleri bir içki. Büyük grappa üreticileri, hasattan hemen sonra şaraphanelerden cibreleri alıp, depolayıp, yıl boyunca damıtım yapıyorlarmış. Ancak Marolo gibi butik üreticiler, sadece hasat zamanı damıtım yapıyorlarmış, yani bekletilmiş cibreden damıtım yapmıyorlarmış. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için grappa uzmanı olmaya gerek yok ama, orada gözümüzle de gördük, birkaç hafta önce hasat edilmiş, preslenlenip şırası şarap yapılmak üzere alınmış moscato cibreleri, damıtılmak üzere beklemekteydiler ve varyetelin aroması buram buram hissediliyordu. Damıtım prosesini , imbikleri vs. gördükten sonra, prosesten geçen sıcak cibrelerin olduğu bölüme geçtik. Artık cibrenin bu haline ne isim vermek gerekir bilmiyorum ama, damıtımdan geri kalanların çekirdekleri öncelikle kozmetik sektöründe kullanılmak üzere işlemden geçiriliyormuş ve nihayet en son geriye kalanlar da biyolojik yakıt olarak değerlendiriliyormuş… Ürünün çevrimini görebiliyor musunuz?.. İmbiklerin cibrelerin arasından ayrılıp mahzene doğru ilerledik. İki katlı mahzenin her iki katında da onlarca farklı fıçı içerisinde türlü çeşit grappa dinlenmekteydi. İtalyan yasalarına göre, üzüm cibresinden damıtılan alkolün en az 2 yıl fıçıda dinlenmesi gerekiyor. Eğer etiketinize bu onayı basmak istiyorsanız, mutlaka sadece devlet görevlileri tarafından açılabilen, mühürlü tek kapısı olan kapalı bir mahzene sahip olmalısınız. Bu mahzeni ve demir parmaklıklı kapıdaki mühürü gördük. Üretici olarak, herhangi bir sebeple bu mahzene girmeniz icap ederse, para ödeyip, randevu alıp, eksper gözetiminde mührü kırıp içeri girebiliyorsunuz. Hani bunu bana sadece anlatsalar ve gözümle mühürlü kapıyı görmesem asla inanmazdım. Elbette yönetmeliklere uymadan da grappa şişeleyebilirsiniz. Nasıl ki şarap dünyasında apelasyon dışı çok iyi şaraplar şişelenebiliyorsa (özellikle İtalya’da) ya da nasıl ki viskide yaş belirtmeden (NAS) çok iyi viskiler şişelenebiliyorsa, grappada da etiketinize kurum onayı basmassanız istediğinizi yapabilirsiniz ve bu tür fıçıların olduğu mahzen devlet tarafından denetlenmiyor. Biz de Marolo’nun bu “halka açık” mahzenini gezdik. Baş döndürücü bir bilgi sağanağına tutulmaya devam ediyorduk Lorenzo tarafından. Bütün damıtılmış içkiler, damıtıldıkları bitki ya da meyvenin karakterini en iyi, imbikten çıktıkları halleri ile yansıtıyorlar. Birkaç yıl dinlendirme alkolün agresifliğini gidermek için faydalı ancak daha uzun dinlendirme, hele ki farklı aromalar içeren haznelerde dinlendirme (burbon fıçısı, sherry fıçısı vs.) içkinin damıtıldığı şeyin koku ve aromalarını büyük ölçüde kaybetmesine ama çok zarif bir içim olgunluğuna ulaşıp farklı aromalar kazanmasına sebep oluyor. Örneğin damıttığınız şey viski ise ve proseste turbada kurutma vs. gibi malta farklı aromalar veren birşeyler yok ise, damıtımdan sonra ilk elde edeceğiniz alkol, aromatik karakteri olmayan bir içki olacaktır. Ancak farklı karakterdeki fıçılar içerisinde yıllandıkça damıtımevinin belirlediği karaktere ulaşır viski. Yani bir anlamda yıllandırılmaya ihtiyaç duyar. Fakat grappa ya da anason ilavesi ile olsa bile rakı gibi üzümden damıtılan içkilerin zaten öne çıkan bir koku ve aroma profili oluyor. Bunları fıçılarda yıllandırıp yıllandırmamak tamamen üreticinin ve dolayısı ile tüketicinin kişisel tercihi ile ilgili. Lorenzo’nun dediğine göre, gerçek bir İtalyan, yemeklerden sonra hazmettirici olarak beyaz (yıllandırılmamış) grappa içer. Ama gerçek bir grappasever, yıllandırılmış çeşitler ile içki keyfi yapmayı da ihmal etmez. Mahzeni ve fıçıları geride bırakıp, üst kata tadım salonuna doğru ilerledik. Yağmurlu puslu havaya rağmen üç tarafı camekan olması sebebiyle aydınlık salonda en az 40 çeşit grappa şişesi tadılmayı beklemekteydi. Elbette bizim bu kadar çeşidi tatmamız mümkün değildi ama Lorenzo mükemmel bir line-up sundu bize. Önce 3 adet beyaz grappa; dolcetto, Bussia Barolo ve Barbaresco. Sonra yaşları 5 ile 30 arasında değişen 5 çeşit yıllandırılmış grappa tattık. 30 yıllık olanı tattıktan sonra, manevi hazdan dağılmıştık diyebilirim… Marolo’nun önünde sonsuz kombinasyon var damıtım veya yıllandırma yapmak için. Farklı tek varyeteller, farklı bölgeler hatta farklı bağlar ve bütün bunların çok farklı fıçılarda dinlendirilmesi… Yakında üretici belirterek de grappa şişeleyeceklermiş. Mesela Vajra’nın cibrelerinden damıtılmış grappa gibi. Bu arada tadım devam ederken Lorenzo sadece grappadan bahsetmedi, bazılarını yukarıda anlattığım yöreye dair çok ilginç hikayeler nakletti bize. Örneğin bölgedeki hemen her şarap üreticisinin genç yaşlarda çocukları varmış (Lorenzo gibi) ve bunlar sık sık bir araya gelip, birlikte yemek yiyip , gerek iş, gerekse özel sohbetler yapıyorlarmış. Marolo’da armut erik vs gibi meyvelerden de damıtılmış içkiler var ama biz onları tatmaya hiç niyet etmedik. Zira buraya gelmemeyi aklımızdan geçirdiğimiz için duyduğumuz pişmanlık, tutulduğumuz çok öğretici bilgi bombardumanı, muhteşem artizanal ve kesinlikle teruar ürünü tattığımız grappalar ve karşı tepelere çöken akşam, bize 2,5 saat civarı kaldığımız bu tesisten ayrılmamız gerektiğini söylüyordu. Hiç niyetimiz yok iken, işine duyduğu heyecana ve iş yaptığı teruara duyduğu saygıya şapka çıkardığımız bu üreticiden birer şişe hatıra grappa aldık ve hayalini kurduğumuz pizza gecesi öncesi biraz dinlenmek için Cascina Giardini’ye doğru yola koyulduk.

Alba gibi bir yeme içme mabedinde, trüf mevsiminin başında bu pizza merakı da nereden çıktı diye düşünülebilir. Bu biraz derin bir konu benim için. Aslında Murat için de öyle. Pizzanızı nasıl seversiniz? Salamlı, sucuklu, sebzeli? Ya da kaburga fümeli, 4 peynirli? Bence gerçek pizzanın kalitesi margaritadan anlaşılır, yani çok kaliteli buğdaydan elde edilmiş asla ince olmayan, doğru ısıda pişirilmiş bir hamur, çok lezzetli domates kekik ve kaliteli zeytinyağından elde edilmiş sos ve iyi bir mozzarella peyniri. Pizza budur; gerisi keyfinize keyif katabilir ama dünyanın en kaliteli şarküteri ürünlerini de üstüne dizseniz, hamur, domates sos ve peynir iyi değilse, nafile, iyi bir pizza yemiş olmazsınız. Ülkemizde “ince hamur” diye bir hastalık var. İnce hamurdan pizza olmaz; olsa olsa lahmacun olur. Gerçek pizza hamurunun kenarları kalın olur ancak içinde bol miktarda hava kabarcığı olan havalı, pofur pofur bir kalınlıktır bu, yerken sizi rahatsız etmez, midenizde şişkinlik yapmaz. Ortası ise incedir ama pizzanızı yediğiniz süre boyunca, diyelim ki yarım saat, çıtırlığını muhafaza edecek kadar, yumuşamadan kalabilecek kadar da kalınlığı vardır. İşte böyle 30 cm çapındaki nefis bir hamurun üzerine çok lezzetli domates sos ve kaliteli mozzarella peynirini koyarlar, kenarları hafifçe kahverengileşene kadar taş fırında pişirirler ve masanıza getirirler, üzerine değirmenden karabiber çekersiniz ve biraz da sızma zeytinyağı gezdirirsiniz. Sonra o 30 santimden geriye bir lokma bırakmadan büyük bir keyifle yersiniz. Hele bir de yanında bizim yaptığımız gibi artizanal bira yudumlarsanız… Türkiye’de ben gerçek pizza deneyimi yaşamadım. Tamam pekçok sorun var; kaliteli buğday yok, şieşelenmiş domatesler çok lezzetli değil, kiraları çok yüksek dükkanlara iyi bir fırın kurmak zor vs… Ama sonuçta iyi pizza yok. Vasat üstü yerler var tabii; ama mükemmel başka bir şey… Hani o iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde kalabalık çok meşhur (instagram fenomeni) pizza dükkanlarımız var ya; zaman zaman oğlumu götürmek durumunda kalmasam önlerinden bile geçmem. Pizza fırından çıkıp masama gelinceye kadar ortası yumuşamış oluyor. O kadar ince ki, bıçakla kesmek mümkün olmuyor; dürüm yapıp yeseniz daha iyi. Hal böyle olunca sadece İtalya’da değil, Avrupa’da nerede iyi pizza bulsam, mutlaka yerim. İşte böyle, yani yukarıda anlattığım gibi Alba’da da sadece akşam yemeği için 3 saat boyunca açık olan Pizzeria La Duchessa’da kendimizi mutlu ettik ve Piemonte’deki son gecemizi de noktalamış olduk.

Ertesi gün rahat bir kahvaltı sonrası, Andrea ve annnesi ile vedalaşarak Torino’ya doğru yola koyulduk. Ha bu arada Andrea’nın annesi ayrılırken bize, tıpkı onun yaşındaki Türk anneleri gibi hediye verdi; birer küçük kavanoz kendi yapımı incir marmeladı. Kavanozların kapağının üstüne ekose desenli, sülfile makası ile (zik zak) dairesel kesilmiş bezler geçirilmişti; o kadar bizden yani!… Torino’da havaalanına gitmeden önce , hem biraz vakit geçirmek, hem öğle yemeği yemek, hem de Murat’a biraz Jamon Iberico almak için ilk açılan Eataly’ye uğradık. Yeme içmeye gönülden bağlı insanlar için burası adeta bir cennet. Çok büyük tesadüf, Eataly’de Barolo şarapları haftasıymış ve biz tadım defterini kapattık derken, burada da 5 çeşit şarap tattık. Nefis makarnalarla bir öğle yemeği, arkasından birkaç artizanal bira deneyimi derken uçak saati yaklaştı. Uçak havalandığında kafamızda onlarca unutulmaz hatıra ve damağımızda toplamda 100’e yakın şarap bira ve grappanın lezzeti vardı…

Gezi notları bu kadar. Baştan da dediğim gibi, sadece benim için önemli olan anları yazmaya çalışsam da çok kısa olmadı. Torino’dan İstanbul’a uçarken beynimde düşünceler birbirine girmiş savruluyordu. Örneğin şu Cascina Giardini: Andrea bu küçük pansiyonu büyük bir hotele dönüştürmeyi düşünüyor mudur acaba? Şöyle her şey dahil konseptini uygulayabileceği havuzlu kaydıraklı modern bir tesis… Öyle ya, kasım geldi işte, dünyanın her yerinden zengin turist yağacak trüf için. 3-5 odalı bir pansiyon ile nereye kadar? Teşvik kredisi derken neden olmasın, zaten arazi zebil gibi geniş. Böyle düşündüğünü hiç sanmıyorum Andrea’nın, zira işi büyütmekten, gelişmekten anladıkları bu değil. Ya da rant kavramı lugatlarında yok diyelim. Akşamları sadece birkaç saat açılan Vogli Di Vino’yu işleten aileye ne demeli? “Mekanı niye 18:00’de açıyoruz ki, sabah 07:00’de açalım, kahvaltı verelim, öğlen servisimiz de olsun, sonra yandaki dükkanı da alıp aradaki duvarı kaldıralım vs…” gibi bir iş planları belli ki yok. Niye yok? Ya da bizde mutlaka niye var? Neyse, biz kültürümüzü, tarihsel değerlerimizi kaybedip her geçen gün daha yozlaşmış bir toplum haline gelmeyi görmezden gelerek, garabet beton yığınlarımız ile övünerek geliştiğimizi düşünmeye devam edelim. Alba’nın “köylüleri” , yüzyıllardır aynı doğallıkla yaşıyor, üretiyor ve tüketiyor olmaktan ve bu şekilde “gelişememişliğe (!)” mahkum kalmaktan mutlu görünüyorlar, varsın onlar da öyle devam etsinler…

Barbaresco, barolo, Cadel Baio, Cascina Chicco, Conterno, Deltetto, Freisa, Gaja, Giuseppe Cortese, Grappa Marolo, Nebbiolo, Piemonte, Restoranlar, Rinaldi, Roero, şarap bar, şarap gezileri, şarap turizmi, İtalya, İtalyan şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın