Rhone Vadisi (3)… Saint Joseph…

“I like on the table,
when we’re speaking,
the light of a bottle
of intelligent wine.” Pablo Neruda

20170525_164141

Malleval’da Domaine Pierre Gaillard Saint Joseph – Roussanne Bağları

Condrieu’den 7 km daha güneye doğru iniyor ve Chavanay’e varıyoruz. Bundan sonrası yaklaşık 48 km güneydeki kadar Saint Joseph toprakları. Aradaki bazı köylerde yine Condrieu apelasyonuna ait bağlar da var ancak Saint Joseph apelasyonu ince uzun bir şekilde Rhone’nun sağ yakasında kıvrılarak Guilherand-Granges’a kadar iniyor. Bana coğrafi şekliyle hafiften Şili’yi anımsatan Saint Joseph’te hem kırmızı hem de beyaz şaraplar apelasyon kuralları çerçevesinde yapılıyor. Kırmızı şaraplar Syrah’dan yapılırken, beyazlarda artık Marsanne ve Roussanne ikilisi ile konuşmaya başlıyoruz…

Adını Tournon köyüne yakın bir bağ alanından alan ve uzun yıllar Kuzey Rhone’nun en önemli apelasyonları sayılan Hermitage, Cote-Rotie ve Cornas’ın gölgesinde kalmış olan Saint Joseph’in muhtemelen en önemli tanıtım faaliyetini Victor Hugo “Sefiller”de yazarak yapmış. Sonrasında 1956’da da bu bölge için ayrı bir apelasyon oluşturulmuş. Toplamda 1211 hektarlık bağ alanı üzerinde kurulu olan Saint Joseph’te yıllık üretim 40bin hektolitre olmakla birlikte bu üretimin %91’i kırmızı ve %9u beyaz şaraplardan oluşuyor. Bu hakiyle de Kuzey Rhone’nun en büyük apelasyonu aslında… Üretimin yaklaşık %12lik bölümü de ihraç ediliyor. Ortalama rekoltelerde verim hektar başına 33 hektolitre olarak karşımıza çıkmakta.

20170525_112356Orijinal olarak ilk apelasyon köyleri olan Glun, Lemps, Mauves, St Jean de Muzols, Tournon ve Vion köyleri birçok uzmana göre en iyi bağların olduğu ve en iyi şarapların çıktığı yerler. Bunda tabi ki Kuzey Rhone’nun granit toprak yapısının özellikle bu bölgelerdeki eğimli bağlarda bulunmasının etkisi büyük. Büyük bir apelasyon olduğu için hele ki kuzey-güney aksında var olduğundan gerek toprak yapısındaki çeşitlilikte, gerekse de üzümlerin toplanma zamanında değişiklikler görülüyor Saint Joseph’te. İklim açısından kuzey bölgesi hafif karasal iklim özelliklerini taşırken güneye doğru indikçe artık Akdeniz iklimine hafiften bir geçiş de görüyoruz. Özellikle güney bölgeler, ki buna muhtemelen Hermitage’ın karşı kıyısındaki Tournon’u özellikle belirtmek gerekir, teruarı en iyi yansıtan bölgeler olarak karşımıza çıkmakta.

Saint Joseph’teki bu geniş apelasyon birçok kez şişeden şişeye de farklılıklar çıkmasına20170525_120239 yol açmıyor değil aslında. Tüketici gözünde -ki buna ben de dahilim- Saint Joseph şaraplarının o her zamanki bol meyve patlamalı, daha hafifçe sayılan gövde yapısı, zarif ve feminen stili bazı üreticilerde tam tersi sonuçlar da verebiliyor veya bazen daha sıradan şaraplar da çıkabiliyor. Bu anlamda bu kafa karışıklığını gidermek için Robert Parker örneğin “Wines of the Rhone Valley” kitabında Burgonya stilinde olduğu gibi iyi bağların öne çıkacak şekilde bir apelasyon sistemi geliştirilmesini önermiş.

Apelasyon kuralları gereği hektar başına minimum 4500 asmanın dikildiği bölgede hektar başına asma yükü 7500 kg olarak belirtilmiş. Burada ilginç olan konulardan biri tıpkı Cote-Rotie’de olduğu gibi Saint Joseph’te de Syrah’ya “co-fermantasyon” yoluyla beyaz üzümlerin (Marsanne ve Roussanne) katılması serbest bırakılmış. Kırmızı şarap yapımında kullanılan beyaz üzüm oranı maksimum %10 bu arada.

20170525_152720Saint Joseph beyazları (Marsanne – Roussanne) çoğunlukla orta gövdeli, nektarin, kayısı gibi stonefruit aromalarına oldukça güzel floral aromaların eklendiği (özellikle yıllandıkça Marsanne’dan gelen), yağlımsı karakterde ve genelde orta asiditeye sahip şaraplar oluyorlar. Bazı üreticiler üzümleri monosepaj olarak da işliyor. Bölgedeki ziyaretlerimde her iki haliyle de tadımlar yaptım farklı üreticilerde, gördüğüm şu ki, Marsanne Roussanne’a göre daha zengin karakterde şaraplar verirken, Roussanne’da bazı şaraplarda aldığım otsu yapı bazen itici olabiliyor…

Kırmızılar ise yukarıda da yazdığım gibi tüm Kuzey Rhone’daki en zarif ve en meyvemsi kırmızılar belki de. Çoğunlukla daha ortaya yakın gövdeli ama yüksek sayılabilecek asiditeye sahipler. Tanen yapısı diğer Kuzey Rhone Syrah’larına göre daha hafif ama konsantrasyon da bu anlamda daha düşük yapıda. Meyvemsi karakterlerin ön planda olduğu ve daha çok zarif stil şarap severlere şiddetle önerebileceğim bir bölge Saint Joseph…

20170525_110602

Tournon-sur-Rhone ve arkada Saint Joseph Bağları

Saint Joseph’e burada veda ediyoruz… Artık Tournon-sur-Rhone kasabasından karşı kıyıya yani Tain l’Hermitage’a geçme zamanı… Rhone nehri üzerindeki belki de en güzel köprü olan ve sadece yayalara açık olan “Passerelle Marc Seguin”den Hermitage bağlarına doğru ağır ağır Tain l’Hermitage kasabasına yürüyoruz… Rhone nehri olanca endamıyla güneye doğru akarken Hermitage bağlarında tepede “La Chapelle” bize ufaktan göz kırpıyor…

20170525_175609

Tournon-sur-Rhone’dan Hermitage Bağları…

Fransa, Fransız şarapları, Marsanne, Rhone, Roussanne, Saint Joseph, Shiraz/Syrah, Tadım Notları, Uncategorized, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Rhone Vadisi (2)… Condrieu…

“A plentiful stash of flowers and fruit, Condrieu has a temperament as big as its terroir is small. A constant starburst of fragrances and flavours. Heady pleasure indeed.” Christophe Tassan (Sommelier and Rhone Ambassador)

20170525_164821

Kuzey Rhone’da Cote-Rotie’den güneye doğru devam ediyoruz. Ampuis köyünü geçtikten sonra, çok değil sadece 5 km mesafedeki Condrieu köyüne girdiğimizde bağların rengi değişir… Burada hakim üzüm beyazların en aromatik olanlarından biridir: Viognier…

Bir hikayeye göre Dalmaçya topraklarından çıkıp Rhone vadisine yolcuk yapmış olan Viognier, tahmin edileceği üzere Romalıların bu bölgedeki varlığıyla hayat bulmuş. Her ne kadar MS. 92’de İmparator Domitian askerleri üzerinde zararlı etkisi olduğu için Viognier asmalarının sökülmesi emrini vermiş olsa da MS 281’de bu kez İmparator Probus, bu kez tam tersi bir sebeple asmaları tekrardan bölgeye diktirmiş… 19. yüzyılın en önemli gastronomlarından olan ve Curnonsky adıyla bilinen Maurice Edmond Sailland, Chateau Grillet genelinde anlattığı Viognier’yi Fransa’nın en iyi beyazlarından biri olarak kabul etmiş…

Hiç şüphesiz özellikle 20. yüzyıl başından itibaren komşusu Cote-Rotie gibi Condrieu de filoksera, savaşlar, 20170525_151659ekonomik bunalımlardan çok etkinlenmiş. 1960lara gelindiğinde öyle böyle değil sadece ama sadece 10 hektar bağ alanı kalmış tüm apelasyonda. 1940da oluşturulan apelasyon ilk olarak Condrieu, Verin ve Saint Michel köylerini sonrasında 1967’de Chavanay, Saint Pierre de Boeuf, Malleval ve Limony köylerine kadar uzansa da toplamda 10 hektarlık bağ alanı varmış sadece. Hatta öyle ki bu dönemdeki rekoltelerden birinde Oz Clarke toplamda sadece 1900 litre şarap üretildiğini yazar “Grapes & Wines” isimli kitabında. Oz Clarke, özellikle Fransa’da Beaujolais kralı Georges Duboeuf’un Ardeche bölgesindeki yeni dikimleri sonucu ve tabi ki yeni dünyanın yavaş yavaş Viognier’ye önem vermesiyle bu eşsiz üzümün tekrardan Fransa’da ve sonrasında da dünyada yayılmaya başladığını anlatır.

Bölgede hava Cote Rotie’den çok da farklı değildir. Yine ılıman nitelikte bir karasal iklim ama yazlar şüphesiz sıcak olur; ki Viognier de zaten sıcağı sever değil mi? Eğimli dik bağlar güneyli yönlerde yer alırken üst katmanda “arzelle” adıyla anılan dekompozite granit, mika, şist ve kilden oluşan toprak altta da granit bazlı kaya katmanları hakim olur bağlara… Özellikle Condrieu nezdinde Viognier’ye o meşhur çiçek bahçesi, hanımeli, sarı meyve bazlı aroma profillerini veren aromatik yapının topraktaki “arzelle” katmanı sayesinde oluştuğu bilinmekle beraber aşırı yağmurlarda yaşanan erozyonla beraber bu toprak katmanının aşağıya doğru kayma durumu da var. Bağcılar kayan toprağı tekrardan doldurmakla da uğraşıyorlar bir yandan… Bölgeye son yaptığım ziyarette Malleval tarafında Domaine Pierre Gaillard’ın Condrieu bağlarında gördüğüm eğimli arazi bu bölgede bağcılık yapmanın ne kadar zor olduğunu bana tekrardan hatırlattı… Tabi karşılığında da şişede duran gerçek bir sarışın güzel var diyebiliriz elbet…

20170525_164323

Condrieu Bağları – Malleval (Domaine Pierre Garillard)

Pierre Gaillard’da 2 farklı Condrieu tatma fırsatım olmuştu. Bunlardan 2015 rekoltesi Condrieu klasik ıhlamur, hanımeli, olgun sarı ve tropik meyve aromalarının bütünleştiği ve asiditenin orta seviyelerde durduğu, gövdeli ve yağlımsı yapıda zarif bir şarap iken, henüz yeni şişelenmiş ve L’Octroi etiketiyle çıkan 2016 Condrieu ise 2015te karşımıza çıkan aroma profiline ek olarak çok daha canlı, daha gövdeli ve konsantre bir yapıdaydı. Mineralsi bitimiyle de ayrı bir kompleks havadaydı. Üreticiye aradaki farkın nerden geldiğini sorduğumda L’Octroi’nın üst katmanda çok daha fazla granit taş barındıran bir bağdan geldiği cevabını aldım. Her iki şarap da 6 ay kadar eski fıçılarda olgunlaştırılmıştı bu arada. Condrieu’de bazı üreticiler kısa bir süre “skin contact” yaparak şarabın aromatik yapısını artırmayı da hedefliyorlar. Bazıları ise buna girişmiyor ve üzümü direk sıkıyor. Üreticilerin çoğu malolaktik fermantasyon yapmayı ve fıçıda olgunlaştırmayı tercih ediyor. Tabi fıçı kullanımını dengede tutmaya çalışıyorlar zira üzümün kendi karakteristik aromalarını bastırmamaya özen gösteriyorlar. Asit seviyesi açısından düşük-orta seviyelerde şaraplar veren Viognier’de mevzu bahis kendine has aroma karakterinlerini koruyabilmek ancak çok düşük asitli Viognier’ler (özellikle aşırı sıcak yıllarda veya bazı yeni dünya ve Güney Fransa şaraplarında) damakta çok gevşek kalabiliyor ve keyif vermiyor. Dünya genelinde bazı üreticiler bu yüzden erken hasat yapıp daha yüksek asiditeye ulaşmak istediklerinde bu kez yeterli olgunlaşmanın sağlanmaması yüzünden aroma profilinde eksiklik yaşanabiliyor…

20170525_151113

Condrieu’den bahsederken tabi Chateau Grillet adında, her ne kadar Condrieu sınırları içinde olsa da kendine has bir apelasyona sahip olan tek bağ (monopole) üreticisinden bahsetmemek olmaz sanırım. Sadece 3,5 hektar bağ alanına sahip ve 1936’da kendi başına bir apelasyona tabi olan Chateau Grillet bu anlamda Fransa’nın en eski ve en küçük apelasyonlarından biri. Tarihsel olarak önemi olan Fransız şatolarından biri olan Chateau Grillet her daim Lyon burjuvazisinin sahibi olduğu bir yer olmuş. 1648’de şatonun sahibi Fransız geometrici Désargues bir diğer ünlü Fransız geometrici arkadaşı Pascal’ı şatosunda ağırlamış. 1820’den beri şatonun sahibi olan Neyret-Gachet ailesi 2011’de şatoyu aynı zamanda dünyaca ünlü Bordeaux şatosu Chateau Latour’un da sahibi olan Fransız milyarder François Pinault’ya satmış…

Chateau Grillet apelasyonu ve Condrieu apelasyonu kuralları arasında bazı temel farklılıklar var. Bunlardan ilki, hektar başına düşen asma sayısı Chateau Grillet’de 8000 asma iken Condrieu’de 6500… Bu anlamda Chateau Grillet’de 1,25 metrekarede bir asma düşerken, Condrieu’de bu 1,5 metrekarede bir asma olarak karşımıza çıkıyor. Chateau Grillet’de çok daha sık bir dikim var yani. Chateau Grillet’de hektar başına asma yükü 7500 kg iken Condrieu’de 8000 kg, verimde ise Chateau Grillet temelde 37 hl/hektar iken Condrieu 41 hl/hektar olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu rakamlar hedeflenen maksimum değerler ki üreticiler çoğunlukla daha düşük verim alıyorlar aslında…

Bugün yaklaşık 170 he kadar toplam bağ arazisi üzerinde üretim yapılan Condrieu’de ortalama bir rekoltede yaklaşık 4900 hl şarap üretiliyor ve şarapların %26sı ihraç ediliyor… Dünya hiç  kuşkusuz daha çok Condrieu’yu hakkediyor…

Condrieu’den sonra sırada zarif Syrah’ların bölgesi St Joseph var…

Condrieu, Fransa, Fransız şarapları, Rhone, Tadım Notları, Uncategorized, Viognier, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Rhone Vadisi (1)… Côte-Rôtie…

«Il n’y a pas de grands vignobles prédestinés, il n’y a que des entêtements de civilisation.» Pierre Veilletet

Kaderi önceden çizilmiş büyük bağ yoktur, sadece uygarlığın inatçılığı vardır.” Pierre Veilletet

İsviçre’nin Valais bölgesinin kuzeydoğusunda Alp Dağları’ndaki “Rhone Buzulu”nda doğarak Alplerin arasından kıvrılıp Cenevre gölüne giriş yapar Rhone Nehri… Gölü Cenevre’de terk edip Jura Dağları’ndan Fransa’ya girerek Lyon’da Saone nehriyle birleşerek artık Fransa’nın en ünlü vadilerinden birini oluşturup güneye yani Akdeniz’e doğru akmaya devam eder… Bizim hikayemiz de tam da burada başlar…

Bu yazı dizisinde Fransa’da en sevdiğim şarap bölgelerinden biri olan Rhone Vadisi’ni ele alacağım. İlk durağımız Kuzey Rhone’nun en kuzeyindeki apelasyon “Côte-Rôtie”…

Côte-Rôtie

Lyon Havaalanı’na vardıktan sonra araba kiralayıp “Autoroute de Soleil (Güneş Otobanı)” olarak adlandırılan A7’den güneye doğru inerken, yaklaşık 20 dakika içinde sağınızda güneye bakan dik yamaçlarda bağlar yükselir… Burası “Cote Rotie” topraklarıdır… Hele ki Vienne şehrine çok yakın konumda A7 otobanında Rhone nehri geçişi muhtemelen Fransa’daki en güzel “otoban” manzaralarından birini sunar… Lyon’un 35 km kadar güneyindeki Ampuis köyü Kuzey Rhone için başlangıç bölgesi kabul edilebilir.

La Mouline (32)

Guigal La Mouline Bağları  http://www.guigal.com/fr/phototheque.php

Yaklaşık 2000 yıl öncesinden beri yani Romalılar’ın bu topraklara egemen olduğu dönemden beri bağcılık yapılan Cote Rotie de oldukça dik teraslı yamaçlara kurulu bağların bazı bölümleri yaklaşık 60 derecelik eğime ulaşarak sadece Rhone Vadisi’nin değil aynı zamanda Fransa’nın da en dik yamaçlı bağ bölgelerinden birini oluşturur. Resmi olarak adı konulmuş 73 farklı parsel bağ alanının (lieux-dits) bulunduğu Cote Rotie’den bahsederken iki önemli yamaçtan da bahsetmek elzemdir: Cote Blonde ve Cote Brune… Biri sarışın diğer kumral iki güzeli tanımlayan yamaçlar bunlar… Bu iki yamaçtan daha güneyde bulunan Cote Blonde kum, granit, şist kayaçları ve kireçtaşı ağırlıklı bir toprak yapısına sahipken; Cote Brune’da kil ve demir yönünden zengin, granit, mika şist kayaçları ve kireçtaşı tabakaları bulunuyor. Bu haliyle zaten Cote Brune adından da anlaşılacağı gibi Cote Blonde’a göre daha koyu renkli bir toprağa sahip. Bunun “genel olarak” şaraba yansımasına baktığımızda ise Cote Brune’da komşusu Cote Blonde’a göre daha güçlü, tanik ve maskulen stil şaraplar çıkarken; Cote Blonde’da ise daha zarif, yuvarlak ve feminen stilde şaraplar çıktığını görüyoruz.

Cote Rotie sadece kırmızı şarap bölgesidir. Kırmızı üzüm olarak tamamen Syrah’nın hakim olduğu bu bölgede apelasyon kuralları gereği %20’ye kadar Viognier de eklenebilir. Ancak üreticilerin çoğu ya %100 Syrah kullanırlar ya da Viognier oranını genelde %3-5 civarlarında tutarlar. Burada önemli olan konulardan biri ise Viognier kullanan üreticilerin Syrah ile Viognier’yi birlikte fermantasyona tabi tutma zorunluluğudur.

Yamaçların aşırı eğimli olması buradaki bağcılığın da teknik olarak son derece zor olmasına sebep olmuştur. Bağlarda her bir asma toprağa gömülü ahşap kazıklara bağlanmıştır. Dik yamaçların haricinde kayaç toprak katmanları bağcılar için çalışmayı son derece zor ve tehlikeli hale getirmektedir. Bu da tabi işçiliğin daha da önem kazanmasına ve şarapların sonuçta daha da pahalı olmasına yol açmış ve üreticileri alternatif yöntemlere yöneltmiştir. Örneğin, Fransa’nın bu en zorlu bağlarında çalışan üreticilerden Domaine Barge ve Domaine du Monteillet gibi üreticiler bağlarına “monoray” sistemi kurmuşlardır.

La Garde_z

Guigal Chateau d’Ampuis – La Garde Bağı  http://www.guigal.com/fr/phototheque.php

 

Kuzey Rhone’nun bu bölgesi “biraz daha ılıman” sayılan bir karasal iklime sahip olup; aynı zamanda Kuzey Rhone apelasyonları arasında “doğal olarak” en serin iklime sahip bölgedir. Burada efektif olan faktörlerden birisi de rüzgar faktörüdür; zira, güney yamaçlara bakan bağlar kuzeyin soğuk rüzgarlarından korunurken, güneyden gelen sıcak kuru rüzgarlar bağlardaki hastalıklara ilaç olmakta ve üzümlerin gelişiminde olumlu rol üstlenmektedir. Muhtemelen “Cote Rotie” (kavrulmuş/fırınlanmış yamaç) isminin geldiği nokta da muhtemelen bu sıcak rüzgarların oluşturduğu ortam olsa gerek…

19. yüzyılın ikinci yarısında tüm Fransa’yı etkileyen filokserayı bir kenara koyarsak, muhtemelen Cote Rotie’nin yaşadığı en büyük felaket Büyük Savaş olarak da adlandırılan 1914-1918 yılları arasındaki 1. Dünya Savaş’ı sırasında 150 bağcının yok olmasıdır. Bu büyük felaket sonucunda bağlar terkedilmiş ve uzun yıllar sonra 1960’ta Cote Rotie’deki bağ alanı 60 hektara kadar düşmüştür. 1940’ta oluşan Cote Rotie apelasyonundan 6 yıl sonra 1946’da kurulan Etienne Guigal’in olağanüstü gayretleri sonucunda Cote Rotie’de bağcılık 70ler ve özellikle 80lerden itibaren tekrardan canlanmaya ve Fransa’nın en önemli bölgelerinden biri haline gelmeye başlamıştır. Winemaker Michel Ogier’nin de dediği gibi “Guigal olmasaydı bugün Cote Rotie olmazdı. Apelasyonu çeken lokomotiftir Guigal…”

cote_rotie_la_landonne_1

La Landonne Bağı  http://www.guigal.com/fr/phototheque.php?id=11

 

Guigal’in artık efsane haline gelen La-La serisi şaraplarından “La Mouline” Cote Blonde bağlarından gelirken, “La Turque” ve “La Landonne” ise Cote Brune bağlarından gelmektedir. Bunlardan La Landonne 45 derece eğimli bağlarıyla en dik bağlardan toplanan üzümlerden yapılan bir şaraptır.

Guigal haricinde bölgenin diğer önemli üreticileri arasında Domaine Jamet, Gilles Barge, Domaine Ogier, Domaine du Monteilley, Pierre Gaillard, Bernard Burgaud ve Clusel Roch sayılabilir…

Günümüzde Ampuis, Saint Cyr sur le Rhone ve Tupin et Simons köyleri çevresinde deniz seviyesinden 180 ila 325 metrede yaklaşık 280 he bağ alanında faaliyet gösterilen Cote Rotie’de apelasyonun izin verdiği verim hektar başına 40 hektolitre olmasına rağmen genelde ortalamada verim hektar başına 32 hektolitrede kalmakta. Ortalama rekoltelerde yıllık yaklaşık 1,2 milyon şişe üretim yapılmakta. Üretimin yaklaşık %30’u ise ihraç edilmekte…

Son olarak Cote Rotie’de son yıllarda konuşulan şarap yapım stillerini ele alalım… Tıpkı Barolo ve Barbaresco’da olduğu gibi burada da gelenekselci ve modernist yaklaşımlar hakim ancak tartışmalar Piemonte’deki gibi çok yüksek sesle ve “ayrımcı” nitelikte olmadı Cote Rotie’de… Üreticiler çoğunlukla bu konuyu çok daha yumuşak tonda ele aldılar…

Geleneksel stil Cote Rotie üretiminde olgunlaştırma çoğunlukla kullanılmış eski büyük fıçılarda (foudre vb) yapılırken, modern stilde (belki de bunda Parker’ın da bir etkisi var mıdır, kim bilir) daha çok 225 litrelik yeni meşe fıçılarda yapılmakta. Bir başka önemli nokta ise geleneksel stil üretim yapanların çoğunlukla “whole bunch” diye adlandırdığımız şekilde yani salkımları saplardan ayırmadan fermante etmeleri. Modernistler ise her daim sapları ayırarak fermantasyon sürecine başlıyorlar… Özellikle Cote Rotie’deki geleneksel/modernist yaklaşım konusunda New York Times yazarı Eric Asimov’un çok güzel bir yazısı var okumanızı öneririm:

http://www.nytimes.com/2012/02/08/dining/reviews/cote-rotie-and-its-various-styles-the-pour.html

Cote Rotie’yle beraber Kuzey Rhone’a keyifli bir başlangıç yaptık… Bir sonraki yazıda Condrieu’de Viognier’nin izin gideceğiz…

cote rotie, Fransa, Fransız şarapları, Shiraz/Syrah, Uncategorized, Viognier, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim İspanyam… Andalucia… Endülüs… (-2-)

Sevilla…

20170329_120414Dikkat: Bu yazı bir kadeh Sherry, biraz yeşil zeytin ve bir yudum Flamenco eşliğinde tavsiye edilmektedir…

İspanyol yönetmen Emilio Martinez Lazaro’nun 2014 yılında çektiği ve aralarında Karra Elejalde, Carmen Machi gibi ustalar ve Dani Rovira, Clara Lago gibi genç neslin önemli oyuncularının yer aldığı “Ocho Appelliodos Vascos” filminin soundtrack’i olan ve ünlü Sevillalı grup Los del Rio tarafından ölümsüzleştirilen “Sevilla Tiene un Color Especial” isimli şarkı ile açalım yazımızı…

Film İspanya’nın en fazla izlenen filmi olmakla birlikte aslında Sevilla’nın Santa Cruz mahallesinden gelen Endülüslü yağız bir delikanlının Bask Ülkesi’nin siyah saçlı güzellerinden birine gönlünü kaptırmasını anlatır… İspanya’nın kültürel ve gastronomik çeşitliliğini, Endülüs’ün ve hele ki Sevilla’nın sıcaklığını, Bask Ülkesi’nin yeşilini her yönüyle en eğlenceli şekilde ele alan filmi ara sıra DVD oynatıcıma koyar ve iki kültür arasında yaşanan çatışmanın mizah yoluyla dile getirilmesini büyük bir keyifle izlerim…

Los del Rio’nun şarkısında da bahsettiği gibi Sevilla’nın kendine has özel bir rengi vardır ancak bu renk aslında tek bir renkten değil bir renk cümbüşünden oluşur kanımca… Keşiflere konu olmuş ve Arapların büyük su yolu olarak adlandırdığı Guadalquivir nehrinin mavisi, nehirle adeta bütünleşmiş Altın Kule “Torre del Oro”nun sarısı, Maria Luisa’dan Murillo’ya oradan da Alcazar’a uzanan bahçeler geçidinde yeşilin onlarca farklı tonu ve tabi ki Endülüs’ün beyaz evleri… Hepsi Sevilla ile özdeşleşmiş olmakla birlikte Sevilla’nın rengini gerçekten anlamak ve hissetmek için öylesine turistik bir gezi yetmez aslında…

Tapas’ın doğduğu şehir olduğuna inanılan ve Arap, Yahudi, Roma ve İspanyol kökenli yemeklerin yapıldığı tapas bar ve restoranlarla dolup taşan, yılın her günü renkli bir şehirdir Sevilla… Hele ki arada bir Mart sonu Nisan başında uğrarsanız tıpkı memleketim Adana’da olduğu gibi portakal çiçeği kokularıyla karşılar ziyaretçilerini… “Benim İspanyam” yazı dizisinin son Endülüs şehri olarak biraz da Sevilla’yı anlatayım…

20170328_152815Her zaman yaptığım gibi gündüz ya da gece fark etmez, şehre varır varmaz kendimi önce eski Yahudi Mahallesi olan Santa Cruz’a atıyorum. Kimi zaman 1 metre genişliğini bulan labirent misali dar sokaklardan geçerek önce Plaza de Santa Cruz’dan geçiyor ardından da ünlü İspanyol çapkın Don Juan’ın heykeline bir selam vererek Plaza de los Refinadores’e varıyorum… Sağımda Sevilla’nın bağrından çıkmış belki de en önemli ressam Murillo’nun adına verilen bahçeler Menendez Pelayo Bulvarı boyunca uzanıyor…  Önceliğim Sevilla’daki iki göz ağrım “Vineria San Telmo” ile eski adı La Cava del Europa olan ve sonradan el değiştirerek “La Taraceina” adıyla hayatına devam eden tapas barlara uğramak… Her iki mekan da Sevilla’nın en ana bulvarlarından biri olan Avenida de Menendez Pelayo’ya çıkan birbirine paralel iki sokaktalar yani acelemiz yok… Sevilla’dayız ve vakit burada her şeyden daha yavaş akıyor…

20170329_125656Calle Puerta de la Carne 6 numarada yer alan “La Taraceina” benim çok önceden La Cava del Europa zamanlarından beri geldiğim bir tapas bar. Mekan el değiştirmesine rağmen şef hiç değişmedi. Şarap menüsü gayet tatmin edici nitelikte. Son gidişimde en sevdiğim Toro üreticilerinden Matsu’yu kadehte vermeleriyle beni gene benden aldılar. Benim için bir gelenek olsa gerek genelde ilk Salmorejo’mu burada içerim. Salmorejo’nun kremamsı yapısı, üzerine gezdirilen zeytinyağının kokusu, biraz haşlanmış yumurta rendesi, biraz da jamon… Burada genelde deniz mahsullü ağırlıklı tapas yemeyi seviyorum. Gerek bebek kalamardan gerekse de kabuklu deniz mahsullerinden çok iyi tapaslar yapıyor şef… Ama karnımı doyurmaya niyetim yok zira bir arka sokakta yaşayan efsane Vineria San Telmo beni bekler… Buraya uğramadan önce hemen köşedeki kızartmacı yerinde mi diye bakıyorum.. Tabi ki de yerinde.. Freiduria Puerta de la Carne’yi bundan tam 15 yıl önce Sevilla’ya ilk kez gittiğimde keşfetmiştim. Klasik Endülüs usulü deniz mahsulleri kızartmalarını, Adoboları, kroketleri 1929’dan beri Street food tadında sunan bir yer burası. Öğlen veya akşam soğuk bir bira ile kağıt külahta atıştırmak için birebir…

20170329_133338Freiduria’dan sola dönüp bir arka sokakta Paseo de Catalina de Ribera, 4 numaradaki Vineria San Telmo’ya geliyorum… Juan Manuel Tarquini ve eşi hayallerinin peşinden gitmiş ve 2004’te Santa Cruz mahallesi sınırında Murillo bahçelerine bakan tarafta bir dükkan bulup Vineria San Telmo’yu açmış. Bugün adeta bir Sevilla efsanesi haline gelen San Telmo oldukça geniş şarap menüsü, geleneksel olanların yanında artık son yıllarda Sevilla’da birçok tapas barda gördüğümüz modern stil yenilikçi tapasları ile ön plana çıkıyor. Son gittiğimde yediğim Tuna tartar, minik pita ekmekleri yanında sunulan modern humus yorumu ve içine hafiften kıyılmış kapya biber koyarak kendi usullerinde hazırladıkları tortilla yanında içtiğim Leonor’un 12 yıllık Palo Cortado’su halen hafızamda… İspanya’da tapas ve sherry’nin doğduğu bu topraklarda hiç şüphesiz “Sherry’siz tapas bar, tapas barsız Sherry düşünülemez”…

Vineria San Telmo’dan çıkıp önce Santa Cruz’un sınırlarında az biraz Calle Santa Maria Blanca üzerinde yürüyor sonrasında mahallenin kalbine doğru dalıyorum. Dar sokaklarda muhteşem çiçeklerle donatılmış ve çeşmeleriyle her daim serinlik yaratan klasik Endülüs avlulu evlerin arasından geçerek artık rutin haline gelen turist kalabalığı içine dalıyorum. Özellikle Ximenez de Enciso üzerinde bolca hediyelik eşya dükkanı, alternatif butikler, barlar restoranlar her daim turist beklerken ben rotamı Mateos Gago 20 numaraya doğru çevirdim bile… Buradaki durağımız 1904’ten kalma bir mekan olan “La Goleta”…

IMG-20170328-WA0011La Goleta, Huelvalı Peregil ailesinin 1904’ten beri işlettiği bir yer. Mekanın şimdiki sahibi olan Alvaro Peregil’in büyükbabası burayı 1904’te şarap mağazası olarak açmış. Aile sonradan burayı tapas bara çevirmiş ve ağırlıklı olarak Huleva’nın Moguer bölgesinde yapılan Portakal şarabı ile Sanlucar de Barrameda’dan gelen Manzanilla sunmaya başlamışlar. 15-20 m2lik büyüklüğüyle beni her daim gülümseten ve gerçek tapas bar kültüründen yoksun illa oturmayı seven turistlerin buraya gelmemesi sayesinde de çoğunlukla lokallerle takılabildiğim için hoşuma giden La Goleta’nın küçük mutfağından ekmek üstü tapaslar ile migas, garbanzos, caracoles gibi klasik İspanyol tabakları çıkıyor. Mekanın ilk açıldığı yıllardan kalma ve maun ağacından yapılmış servis barında Manzanilla’mı yudumlarken gözüm duvarda asılı duran Sevilla Belediyesi’nin 50 yılı deviren işletmelere verdiği plakete gidiyor… Bu arada sonraki yıllarda Alvaro Peregil, La Goleta’nın hemen yanında daha geniş bir mekan açmış. Geniş geniş oturmak isteyenler bu tapas bara davet ediliyor…

20170328_154442Santa Cruz her ne kadar en tarihi, en ilgi çeken mahallelerden biri olsa da şurası bir gerçek ki, Sevilla’da hayatın ritmi Centro’da yani merkez mahallede atıyor… Uzun bir yürüyüş yaparak merkez mahalleye gitmek en güzeli… Mateos Gago’dan çıkıp güzeller güzeli La Giralda’ya doğru iniyorum. Plaza Virgen de los Reyes üzerinde gün boyu bekleyen faytonların arasından geçip merkeze doğru yürüyüşüme devam ederken kullandığım birkaç farklı yol var… Bunlardan ilki Calle Placentines’ten kuzeye doğru yürümek… Placentines 25 numarada bizleri “Bar Pelayo” karşılıyor. 15. Yüzyılda İtalyan tüccarların buluşma noktası olan bu dar sokakta bulunan Pelayo hem tapas bar hem de restoran olarak hizmet veriyor. Menüdeki birçok yemeği “tapa” olarak alabileceğiniz gibi daha büyük tabaklarda servis edilen et ve deniz mahsulü tabakları da var… Burada yediğim sübyeli siyah pilavın tadı halen damağımdadır… Calle Placentines’ten yukarı devam ediyor ve alışveriş sevenler için müthiş keyifli dükkanların bulunduğu Franco ve hemen arkasından gelen süper sevimli meydan Plaza Jesus de la Pasion’dan geçiyorum… Artık merkez mahallesinin sınırlarındayım ve beni Calle Puente y Pellon 24 numaradaki “Crustum”un ekmek kokuları karşılıyor… Enfes klasik ve rüstik ekmeklerin yanı sıra, Empanada, kendi tarzlarında hazırladıkları pan con tomate ve lezzetli sandviçleri (bocadillo) ile ünlü müthiş bir butik fırın burası… Fırından çıkan tatlılar da denenmesi gereken apayrı bir güzellik…

La Giralda’dan merkeze doğru gitmeyi tercih ettiğim bir başka yol ise Calle Hernando Colon ve Sevilla Belediyesi’nin arkasındaki San Francisco Meydanı üzerinden gitmek… San Francisco Meydanı’na hemen yakın konumda bulunan “Umami” ve “Mamarracha”, modern stil tapas barlar arasında Sevilla’nın en popüler olanlarından bugünlerde. Hem tabakların hem de dekorun konuştuğu bu barlardan Umami’de kokteyller de hiç fena değil… Bu bölgedeki bir diğer dikkat çekici önemli dükkan ise hiç kuşkusuz “Maestro Marcelino”nun peynir & şarküteri dükkanı. Calle Hernando Colon 9 numaradaki bu efsane dükkan gastronomi sevdalılarının uğrak yerlerinden biri olmayı sürdürüyor. İspanya’nın birçok yerinde örneklerini gördüğümüz hem şarküteri hem tapas bar konseptinin Sevilla versiyonlarından birisi olan dükkanın kısa ama öz menüsünde Jabugo’dan bir jamon tabağı yaptırıp, yanına biraz chorizo ve biraz da manchego ağırlıklı bir peynir tabağı koyduruyorum… Şarap için fazla uzağa gitmeye gerek yok zira iyi bir sherry her zaman candır…

San Francisco Meydanı’ndan kuzeye çıkan birbirine paralel iki caddeden Calle Sierpes ve Calle Tetuan yine keşfedilecek onlarca mağaza, bar ve cafe ile dolu. Ama ben artık Centro’da Plaza de la Encarnacion’un üstünü kaplayan ilginç mimariye bakadurayım, meydandaki kapalı pazarda bana göre dünyanın en iyisi olan İspanyol şarküterilerinin envai çeşidi, ağırlıkla koyun ve keçi sütünden yapılan çeşitli peynirler ve tabi ki Okyanus’tan gelen onlarca çeşit deniz ürünlerinin güzelliği sergileniyor…

20170328_143220Önce Encarnacion meydanının doğusuna doğru yönelip Calle Gerona 40 numarada yer alan bir başka Sevilla efsanesi “El Rinconcillo”ya gidiyorum… Dile kolay tam 1670’de kurulmuş olan El Rinconcillo bu haliyle İspanya’nın en eski barı aslında. Kuruluşundan bu yana 15 kral ve 4 hanedanlık devirmiş ve tam olarak kanıtlanmasa da söylentiye göre ilk tapas burada servis edilmiş. Doğal olarak renkli çinilerle süslü duvarlarıyla klasik bir Endülüs barındayız ve klasik tabakların menüde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Ancak buraya her defasında gelip yiyeceğim bir tabak var ki o da “ıspanaklı nohut”… Araplardan kalma baharat kullanma alışkanlığının en güzel örneklerinden biri olsa gerek bu tabak… Yine tortilla’yı da burada daha bir omlete yakın kıvamda farklı bir stilde yapıyorlar ki bu her yerde karşımıza çıkan bir şey değil…

El Rinconcillo’dan çıkıp batıya doğru gene Encarnacion meydanına yürüyorum. Encarnacion’un kuzey tarafına bakan tarafta “Cafe la Centuria” kimi yerellere göre Sevilla’nın en iyi Churros mekanı… hemen yanındaki Calle Regina’ya girdiğimizde ise önce bizi 1 numarada “Lama la Uva” isimli şirin mi şirin şarap barı karşılıyor… Mahallenin şarap butiği diye adlandırabileceğim mekanda alternatif bölgelerden İspanyol şarapları mevcut, bazen de tadım etkinlikleri düzenliyorlar…

Calle Regina 10 numarada ise oldukça sempatik bir artizanal bira evi var: “La Linterna20170329_214029 Ciega”… İspanyol, Alman ve İtalyan 3 kafadarın işlettiği mekanda hafiften İtalyan modeli makarna tabaklar da var… Önerebileceğim tabaklar arasında salteado de patatas (yumurtalı patates), pappa al pomodoro (domatesli ekmek içi), codillo a la cerveza (birada domuz) güzel bir yerel IPA ile iyi gidiyor… Tapas eşliğinde alternatif yerel bira keşfi için güzel bir yer.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Sevillalılar’ın Calle Regina’dan daha da kuzeye doğru yürüdüklerini görüyorum… Regina bitip Calle Feria başladığında ise herkes kendini 27 numaraya atıyor… Burada yaşayan bir başka efsane mekan hazır ve nazır duruyor: “Casa Vizcaino”… 1929’den beri varlığını sürdüren ve özellikle haftaiçi akşamları Sevillalıların bir nevi buluşma noktası olan Casa Viscaino’da sağlam bira ve tapasın yanında kendi yaptıkları vermut da denemeye değer. Herkesin sadece ayakta takıldığı ve ellerinde içkileriyle sokağa taşarak sosyalleştiği gerçek bir kült mekan burası. Buranın en ilginç özelliklerinden birisi muhtemelen Cumartesi ve Pazar akşamları kapalı oluşu sanırım…

20170329_210005

Merkez mahallesinin en merkezindeki sokak olan Calle Jose Gestoso ise iki farklı güzel mekana ev sahipliği yapıyor. Bunlardan ilki 12 numaradaki “Lupulopolis” bölgedeki bir diğer artizanal bira evi olarak karşımıza çıkıyor… Burada mutfak yok, sadece bira satışı var. İçerde küçük tabure ve masalarda aldığınız biraları içebiliyorsunuz da.

20170330_200541Gelgelelim Calle Jose Gestoso’nun sonuna kadar yürüyüp 19 numarada solda kalan restorana geldiğimizde ise işler değişiyor… Burası “Cañabota” ve deniz mahsulleri adına Sevilla’da muhtemelen tek geçebileceğim bir restoran diyebilirim… Sadece 5 masası olan, açık mutfak-bar önünde de 10 kişilik yeri olan toplamda hepi topu en fazla 40 kişilik bir yer Cañabota. Normalde en az 10 gün önceden rezervasyon yaptırmanın zorunlu olduğu mekanda rezervasyon yaptırmadan yemek yemek için akşam saat tam 8’de restoranın kapısında hazır bulunmak gerekli. Tabi biraz daha erkenden gitmekte fayda var zira kapıda illa ki kuyruk oluyor. Restorana balıklar ve diğer deniz mahsulleri tam 19:45te geliyor. Resmen görsel bir şov eşliğinde restoran çalışanları dışarı çıkıp sokağa parkeden araçtan boy boy balıkları, kabukluları, envayi çeşit karidesleri alıp restorana taşıyorlar ve hemen girişin sağındaki alanda sergiliyorlar. Sonrası ise morina balığı ciğerinden ızgara istiridyeye, mürekkep balığı yumurtasından kırmızı kardinal karideslere (carabineros) ve keler balığından bilimum midye türüne uzanan gerçek bir lezzet şöleni… Benim buradaki şarap tercihim Bierzo bölgesinden Bodegas Mengoba’nın  2015 sur lie Godello’su…

Cañabota’dan çıkıp Calle Orfila üzerinden Calle Marin Villa’ya uzanıyorum.. Hemen20170329_183145 ilerde Plaza del Duque de la Victoria’da El Corte Ingles’i görüyor ve üst katındaki “Gourmet Experience” bölümüne çıkıyorum. Fiyat kalitede muazzam diyebileceğim İspanyol şaraplarını ve birçok farklı artizanal birayı bir arada görmek ayrı bir keyif. Diğer taraftan harika bir sherry koleksiyonu da beni bekliyor. Ama en güzeli barda oturup günün tapaslarından söylemek… öğleden sonra yemek öncesi keyif yapmak için birebir…

Merkezden güneybatıya giden yol üzerinde Triana’ya uzanmadan önce son bir yerimiz daha var… O da Calle Zaragoza 5 numarada yer alan “La Azotea”… Aslında Santa Cruz mahallesinde de bir şubesi bulunan La Azotea iyi malzemenin, iyi tapasın, iyi şarabın ve en güzeli de iyi servisin buluştuğu bir tapas bar… Önce berberechos (kum midyesi) söylüyor ve yanına enfes bir Riberio beyazı açtırıyorum.. Kroketler gerçekten ama gerçekten çok iyi… Ama esas tabak bence gerçek bir şaheser olan maracuya chutney soslu ve yosun mayoneziyle servis edilen deniz şakayığından yapılan mousse…  Burayı bana öneren sevgili Sabahattin Gökhan’a da ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum…

20170402_220029

Calle Reyes Catolicos’tan II. Isabel köprüsüne çıkıyorum… Sevilla’nın en güzel manzaralarından birisi bu köprüden olmalı… Karşısı Triana, Sevilla’yı Sevilla yapan mahallerin belki de en renklisi… Çingenelerin, matadorların, flamenco sanatçılarının doğup büyüdüğü ve sanatlarını tüm İspanya’ya yaydığı mahalle… Bir diğer taraftan da mavi renkli seramiklerin yani “azulejos” atölyelerinin bulunduğu yer…

20170328_154726Köprüden karşıya geçip Calle Pureza’ya yönelince 12 numarada “La Antigua Abaceria” karşımıza çıkmakta. Tıpkı Maestro Marcelino gibi burası da bir şarküteri ve tapas mekanı ama tabi ki Triana versiyonu… Menü en basitinden ve en klasiğinden İspanyol lezzetlerini barındırıyor… Bellota jambonu başta olmak üzere bolca şarküteri ve peynir, en güzelinden tostas stili kızarmış ekmek üstü gelen tapaslar ve tabi İspanyol klasiği dana kuyruğu… Günlük çıkan mevsiminde sebzelerden ve baklagillerden yapılan tabakları da kaçırmamak lazım elbette…

Guadalquivir kenarından yürürsek eğer Calle Betis’ten gitmek lazım… Burada ise şehrin en keyifli kokteyl barlarından olan “Terraza la Zapata” bizleri bekler… ister öğleden sonra güneş yerini hafif serinliğe bırakmışken ister gece ortalık iyice şenlenmişken, iyi bir Caipirinha veya Mojito için birebir…

Daha da içlerde Calle Rodrigo de Triana 51 numarada, bir başka kızartma dükkanı 20170402_231821(Freiduria) bizleri bekliyor. “Freiduria Reina Victoria” tıpkı Santa Cruz’daki Puerta de la Carne gibi Endülüs usulü deniz mahsulleri kızartmalarının sirke ve sarımsak kokularıyla karşılıyor misafirlerini…

Triana’dan çıkıp Puente de San Telmo’ya geçiyorum… Gecenin karanlığında az biraz sakinlemiş Santa Cruz’a geri dönerken evlerine dönen fayton arabaları yanımdan geçiyor… Plaza del Triunfo’da Alcazar Sarayı’nın kapısının önündeki portakal çiçeklerinin kokusunu içime çekiyorum… Karşımda La Giralda her zamanki heybeti ve görkemiyle…

 

 

 

 

Sevilla, tapas, Uncategorized, şarap bar, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim Ispanyam… Andalucia… Endülüs… (-1-)

Bazı yerlere karşı özel bir hassasiyetim vardır genelde… Hele ki içinde bolca yemek ve şarap yanında da bolca müzik ve dans ve tabi ki sıcak kanlı, muhabbeti seven insanlar varsa… kısacası Andalucia veya nam-ı diğer Endülüs varsa…

Malaga:

20170325_190820

THY’nin İstanbul’dan direk olarak Malaga’ya uçmasıyla Andalucia bölgesine ulaşım çok daha kolay bir hale geldi. Daha önce bölgeye ya aktarmalı uçakla ya da Madrid üstünden trenle gidilebilirken artık 4 – 4,5 saat süren bir uçuşla Malaga’ya ulaşmak mümkün…

Malaga, İspanya’nın en önemli deniz-kum-güneş tatil merkezi olan Costa del Sol’un de başlangıcı aslında. Buraya gelen turistlerin birçoğu Malaga’ya varıp Costa del Sol’un sıcak kumsallarına kendini atarken şehirde tipik bir Akdenizli hayatı sürmekte…

Mart sonu Nisan başında bölgeye gelirseniz tıpkı memleketim Adana’da olduğu gibi portakal çiçeği kokularının sizleri karşılayacağı Andalucia turuma Malaga’dan başlıyorum…

20170325_192416Vinoteca los Patios de Baetas (Calle Baetas, 43): Picasso’nun doğduğu topraklara gelip Picasso Müzesi’ni gezmek isterseniz müzeye giden yolda tipik dar Endülüs sokaklarından biri olan Calle Baetas’tan geçerken bir şarapseverin hemen dikkatini çekebilecek bir yer burası… Geniş iç mekanın girişinde gözünüze hemen Enomatic makineler çarpıyor. Tam 41 çeşit şarabın kadehte sunulduğu ve aynı zamanda İspanya’nın dört bir yanından şarapların satıldığı hem şarap barı, hem şarap mağazası hem de restoran olarak servis veren bir mekan burası… Geriye “e daha nolsun?” demek kalıyor sanırım 🙂

20170325_190954El Rincon de los Pintores (Calle Granada, 70): İspanya’da bazı efsaneleşmiş tapas barlar vardır ve çoğunlukla hep küçüktür. Malaga’daki El Rincon de los Pintores de bunlardan biri. Yaklaşık 20 m2lik mekana akşamları saat 21’den sonra girmek isterseniz (benim yaptığım gibi) barın içlerine doğru insanları yara yara geçmek durumunda kalabilirsiniz. Küçük tapas barların en sevdiğim özelliği sadeliği, gelenekselliği ve “ayakta muhabbeti”… Oturmak isteyenler için burayı pek önermiyorum ancak ayakta, klasik tapas bar muhabbeti yapmak isteyenler için şiddetle tavsiye ediyorum… Endülüs’te olduğunuz için de girizgahı mutlaka bir fino sherry ile yapmanızı öneriyorum…

 

Merced Pazarı (Calle Merced, 4): İspanya’da hemen her şehirde bulunan kapalı pazarların Malaga versiyonu olan Merced’e akşamları uğrarsanız eğer pazarın meyve sebze vb dükkanlarının kapandığını ancak en eğlenceli taraf olan yeme-içme dükkanlarının açık olduğunu göreceksiniz. Burada şiddetle tavsiye edeceğim 2 mekan var ve ikisi de karşı karşıya.. “Taninos” sadece ama sadece şarap satan benim adımlayarak ölçtüğüme göre de 6-7 m2 boyutlarında bir mekan.. Hayallerimdeki mekan diyebilirim zira, pazarın içindeki açık oturma alanlarında otururken gidip buradan bir şişe veya bir kadeh şarap alabilirsiniz. Küçük olduğuna bakmayın tam 60 çeşit şarap var burada ve birçok şarabı da kadehte veriyorlar…
Hemen karşısında ise “Cot cot” isminde çok tatlı bir “tortilla” mekanı var. İspanyol tortilla’sını sevenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir yer burası. Ayrıca yine İspanyolların yumurtalı yemek klasiklerinden “revueltos” da taze taze önünüzde hazırlanarak geliyor… Kısacası Taninos’tan şarabınızı alın, Cot Cot’tan da güzel bir tortilla… Arada dolanan kızlar başka başka dükkanlardan size çeşitli tapaslar da getirecektir, onlardan da almayı ihmal etmeyin… Sonrasında Merced’in keyfini çıkarın…

Granada:

20170327_110441

İspanya’daki son müslüman toprağı Granada, özellikle inanılmaz güzellikteki Alhambra Sarayı’nın da etkisiyle muhtemelen yaz-kış sürekli turist alan bir yer… Yine de bu turist yoğunluğuna rağmen geleneksel tapas kültüründen vazgeçmeyen son yer olarak Granada’nın benim için anlamı büyük. Geleneksel tapas bar kültüründe bardan bir kadeh bir içki aldığınızda size o an küçük bir tabakta atıştırmalık tapaslar verirler. Ne kadar çok içerseniz o kadar şey de önünüze gelir bu arada. Bundan 15 sene önce Granada’ya ilk kez gittiğimde şehrin en merkezi ve turistik meydanı sayılan Plaza Nueva’da 1 bira karşılığı önüme koca bir Iberico şarküteri tabağı gelmişti. Sonrasındaki gidişlerimde de bir oturuşta önüme sırayla 3-4 çeşit tapas geldiğini bilirim… Granada’da bu şekilde varlığını sürdüren ve dolup taşan birçok tapas bar var halen. Tabi ki artan maliyetler sonucunda tabakların çeşitliliği azaldı ama yine de burası barda bir şeyler içerken hiç para ödemeden karnınızı doyurabileceğiniz ender İspanyol şehirlerinden…

20170327_214420Casa de Vinos La Brujidera (Calle Monjas del Carmen, 2): Hayalimde şöyle 40 m2lik küçük bir şarap barı var… Menüsünde hem kadeh hem de şişe olarak bolca şarap olan bir mekan. Küçük masalar, bir bar.. Dışarıya da birkaç masa yeter… işte La Brujidera böyle bir yer… Şaraplar barın üzerinde yazılı. 60 çeşit kadehte ve 200 çeşit şişede şarap servisi. İnanılmaz sıcak ve canlı bir atmosfer. Sadece ve sadece şarap konuşulan bir mekan. Yanında da tapaslar… Burada birkaç çeşit şarap keşfettikten sonra en sona mutlaka Huelva bölgesinde yapılan Portakal şarabını tadın…

20170326_205045Los Diamantes (Calle Navas, 28): Bir Granada klasiği olan Los Diamantes, şehrin en ünlü sokaklarından Calle Navas’ta 1942’den beri hizmet veren klasik bir Endülüs deniz mahsulü mekanı. Sonradan başka yerlerde de şube açsalar da Navas Sokağı’ndaki yeri benim için bambaşka… Özellikle akşamları kapılar saat tam 20:30da açılmadan önce mekanın önündeki kuyrukta beklerken içeriden gelen sarmısak ve kızarmış balık kokuları insanı ayrı bir acıktırıyor. İçeride çok az masa var, esas olay barda ve tabi ki ayakta… Endülüs’te deniz mahsulleri geleneksel olarak kızartılarak yapılıyor ancak süper taze ve çoğunlukla sherry sirkesi ve sarmısak ile tatlandırıldığından oldukça da aromatik bir havası var bu kızartmaların… Burada şarap ve bira tek çeşit. Fazla seçenek yok ama lezzetler muazzam boyutta…

20170326_175749Bodegas Castañeda (Calle Almireceros, 1-3): Endülüs’te birçok barda fıçıdan sherry servis ediyorlar, tıpkı Bodegas Castañeda’da olduğu gibi… Hatta bazı fıçılarda sherry yapımındaki flor mayası da oluyor ve buna “en Rama” diyorlar… Benim gibi sherry sevenlerdenseniz, Granada’ya gelmişken Castañeda’ya mutlaka uğrayın derim. Önce fino veya manzanilla ile başlayın… en son minik fıçıdan koydukları “Pedro Ximenez”in o pekmezimsi halini ağır ağır yudumlayın…

El Aviso (Calle Virgen del Rosario, 1): İspanya’da modern stil tapas barlara en güzel örnekler bence Endülüs’te yer alıyor. Granada ve Sevilla bu konuda lider durumda diyebilirim. Buraya her gelişimde Calle Navas’a çıkan ara sokaklardaki barları dolanırım. Bu bölgede klasik tarifleri yaratıcı ve özgün bir şekilde yapan birçok tapas bar var. Bunlardan biri de El Aviso… Fiyat-kalite dengesi oldukça şarap menüsüne eş olarak son derece lezzetli tapaslar yapıyorlar. Klasik bir revueltonun (yumurtalı patates) daha modern yorumunun yanında sebzelerin ağırlıklı olduğu tapaslar ve tabi ki klasik et tabakları da iyi yorumlanmış…

Cordoba:

20170330_125718

Hiç kuşkusuz zamanının en güzel şehirlerinden biri olan Cordoba muhtemelen Endülüs’ün ve belki de İspanya’nın en kozmopolit yerleşim yerlerinden biri. Tarih boyunca Romalılardan başlayarak Yahudi, Arap ve İspanyol toplumlarının içiçe girdiği ve günümüze kadar gelen bu kozmopolitliğin gastronomiye yansımasıyla zengin burada mutfak doğurduğu bir gerçek… Bana göre bu zengin mutfağın en iyi deneyimlendiği yerlerden birisi Yahudi Mahallesi’nde (juderia) yer alan “Pepe’nin Yeri”…

20170330_134426Casa Pepe de la Juderia (Calle Romero, 1): Cordoba’ya özgü bir yemek sayın deseler muhtemelen ilk başta aklıma “Salmorejo” gelir… İspanyolların ünlü soğuk domates çorbası Gazpacho’dan çok daha derinlikli bir yemek olan Salmorejo, içerik olarak Gazpacho’dan belki biraz daha az malzemeyle hazırlansa da bana göre teknik olarak çok daha zor bir çorba… Kendine has kremamsı ve yumuşak dokusuna ek olarak kararında sarımsak, zeyntinyağ ve sirke kullanmak zorunlu bu çorbada. Bana göre Cordoba’da bunu en iyi yapan yerlerden birisi Casa Pepe. Ancak burada gelenek sadece Salmorejo ile sınırlı değil, yine eski zamanlardan gelen bir başka soğuk çorba olan “Mazamorra” da aslında bir nevi ‘domatessiz’ Salmorejo… Salmorejo’nun temel malzemesi domatesi çıkarıp yerine çiğ badem koyuyorsunuz ve geriye tabi ki klasik Endülüs malzemeleri olan ekmek, zeytinyağı, sarımsak ve sirke ile çorbayı yapıyorsunuz. Bu soğuk çorbalarla bence en iyi gidebilecek şarap ise bölgeye has Montilla Moriles apelasyonunundan bir Fino Pedro Ximenez…

Tarifa:

20170402_121930

Bar Frances (Calle Sancho IV el Bravo, 21):

Tarifa’ya geldiğinizde havanın açık olmasını hep dilersiniz zira buradan karşı kıyıya yani Fas’a yani Afrika’ya bakmak ayrı bir güzelliktir. Vaktiniz varsa Tanger’ye geçip keyifli bir gün de geçirebilirsiniz zira hızlı feribotlar günübirlik geziler için fazlasıyla iyi imkanlar sunuyor… Arapların İspanya’ya ilk ayak bastığı topraklar olan Tarifa’nın geniş ve uzun kumsalları Cebelitarık Boğazı’nın Atlantik Okyanusu’na bakan tarafına doğru uzanıyor ve yıl boyu rüzgar sörfü yapanların uğrak yeri. Okyanusla içiçe yaşayan bu güzel şehirde deniz mahsulleri üzerine master yapılabilir… Burada her yer belli bir ortalamanın üzerinde olmakla birlikte Bar Frances gibi yerler geleneksel mutfağı modern stillerle ve mevsimine özgü sebzelerle beraber sunuyorlar. Genelde günlük menü üzerinde çalışıyorlar ve o gün pazarda ne varsa menüye onu koyuyorlar, bu da doğal olarak üst düzel kaliteli malzeme ile hazırlanmış tabaklar demek… Yemeklerin lezzeti ve kalitesi bir yana beni burada en çok mutlu eden şey servis elemanlarının inanılmaz güler yüzlü ve sempatik oluşuydu. Ayrıca birkaç tanesi birden fazla dil de biliyordu ki adından da anlaşılacağı üzere elemanların Fransızca bilmesi pek de şaşırtıcı değil…

20170402_130202

Cadiz:

Peña Flamenco Juanito Villar (Paseo Fernando Quiñones):

Genelde Sevilla’nın gölgesinde kalmış olan ancak yine de Yeni Dünya’nın keşfiyle beraber İspanyol atın çağının en önemli şehirlerinden biri haline gelmiş olan Cadiz, o yıllardan kalma tarihi eski şehriyle her daim bir başka güzeldir. Buraya hemen herkes çoğunlukla Sevilla üzerinden günübirlik olarak gelir. Hele ki yazın geldiğinizde eski şehrin okyanusla buluştuğu yer olan La Caleta plajı adeta San Sebastian’ın La Concha’sı gibidir… İşte La Caleta plajına açılan tarihi kapılardan Fernando Quiñones geçidinde yer alan Peña Flamenco Juanito Villar, klasik Endülüs mutfağının taptaze deniz mahsulleriyle buluştuğu en güzel yerlerden biri. Buraya gelirseniz eğer mutlaka Cadiz’in envai çeşit deniz mahsulleriyle ünlü balık pazarından gelen günün balıklarını ve kabuklu ürünleri sipariş edin. Yanına da fazla düşünmeden buz gibi bir bira isteyin… Burası adından da anlaşılacağı üzere aynı zamanda bir Tablao yani Flamenco sanatçılarının gösteri yaptığı bir yer. Akşama kalırsanız eğer turistik yerlerden uzak gerçek bir Flamenco gösterisi nasıl olur görebilirsiniz..

Bir sonraki yazımda İspanya’da en sevdiğim şehir olan Sevilla’ya yer vereceğim…

gastronomi, gastroturizm, tapas, Uncategorized, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Şarap ve Çikolata Eşleşmesi

20170228_201320Yemek-şarap uyumunda herkesin baz aldığı belli başlı kurallar vardır; özellikle tatlılarla beraber tatlı şarap eşleştirilmesi gibi. Bu arada söz konusu eşleşmede şarabın tatlı yapısının tabaktaki tatlıdan daha yüksek seviyede olması gerektiğini de eklemekte de fayda var…

Tabi ki bu uyum herkesin damak tadına göre değişmekle birlikte farklı tatları farklı şaraplarla denemek de apayrı bir deneyim ve keşif olarak karşımıza çıkıyor.

Geçenlerde Kavbutik’te katıldığım Kavaklıdere şarapları ve Lindt Çikolataları eşleşmesi etkinliğinde oldukça keyifli ve güzel bir deneyim yaşadık.

Kavaklıdere’nin 7 farklı şarabı ile Lindt’in Excellence serisinden 7 farklı çikolatayı sevgili Levon Bağış değişik bir bakış açısıyla eşleştirmişti…

Kavaklıdere Misket 2015 & Lindt Excellence %85:

Kavaklıdere’nin Pendore bağlarından gelen ve 2014 rekoltesine göre asit, aroma profili ve denge açısından daha başarılı bulduğum Misket 2015 zesty diyebileceğimiz yoğun narenciye, limon ve portakal kabuğunun hafif acılığı Lindt’in %85 gibi oldukça yoğun kakao oranına sahip çikolatası ile ilginç bir beraberlik sağladı. Buradaki kilit nokta belki de şarabın bitimdeki acılığının yine acı çikolata ile uyumu oldu.

20170228_193646Kavaklıdere Prestige Kalecik Karası 2011 & Lindt Excellence Dark Strawberry Intense:

Prestige Kalecik Karası’nın 2011 rekoltesi açık yakut rengi, yoğun dağ çileği, floral ve geriden gelen kırmızı orman meyveleri aromalarına, fıçının getirdiği vanilya ve hafif tatlı baharat notalarının eklendiği, son derece zarif ve canlı yapısı ile etkinlikte en çok dikkatimi çeken şarap oldu. Bu şarapla eşleştirilen çikolata “Lindt excellence Dark Strawberry Intense” adından da anlaşılacağı üzere çilekli bir çikolata ve aroma profili açısından şarapla uyumu son derece güzel oldu diyebilirim. Çikolatanın aşırı yoğun kakao içermiyor oluşuyla damakta çilek patlamaları şarapla beraber tadıldığında güzel bir tamamlayıcı etki yaratıyordu.

Kavaklıdere Egeo Malbec 2015 & Lindt Excellence %70:

Egeo Malbec’in 2015 rekoltesi yoğun böğürtlen, vişne ve yaban mersini gibi siyah meyve aromalarının hakim olduğu , damakta dolgun yapıda ancak asit açısından orta seviyede bir şarap. Bu şarabı Lindt’in %70 kakao oranına sahip çikolatasıyla tattığımızda damakta vişneli çikolata izlenimi verse de çikolatanın yoğun kakao oranı damağı kapladığından ve şarabın asiditesi de bunu tam dengelemediğinden çikolata daha baskın kaldı diyebilirim.. İtiraf etmek gerekir ki bu kadar yoğun kakao oranına sahip çikolataları sek şaraplarla eşleştirmek çok da kolay değil bu açıdan oldukça cesur bir eşleşme olarak karşımıza çıktı Egeo Malbec ve Lindt Excellence %70 eşleşmesi…

Kavaklıdere Egeo Cabernet Sauvignon-Merlot 2013 & Lindt Excellence Dark with a touch of Sea Salt:

Kavaklıdere Egeo Cabernet Sauvignon-Merlot 2013 rekoltesi yeni açılmış kurşun kalem, olgun siyah meyveler ve geriden hafif yeşil biber aromaları ile damakta dolgun, orta üst asidite, entegre tanenlere ve ortanın üstü uzunlukta bitime sahip keyifli bir şarap. Bu şarabı Lindt’in en “gurme” çikolatalarından olan deniz tuzu dokunuşlu siyah çikolatası ile eşleştirmek çok akıllıca bir seçim olmuş zira, çikolataki tuzlumsuluk şarapla birleştirdiğinde tam bir umami efekti yaratarak uyumu üst boyuta çıkartıyor. Etkinlikte en başarılı bulduğum eşleşmelerden birisiydi…

20170228_195556Kavaklıdere Pendore Syrah 2012 & Lindt Excellence Dark Chili:

Kavaklıdere Pendore bağlarından gelen şaraplar arasında en başarılı bulduğum şarap olan Pendore Syrah’nın 2012 rekoltesi burunda yoğun tatlı baharatlar, vanilya, hafif siyah çikolata ve olgun siyah meyvelerin hakim olduğu, damakta bitime kadar süren baharatsı yapının güçlü bir gövde ve diri bir asidite ile bütünleştiği sıkı bir şarap. Lindt’in Excellence Dark Chili çikolatası adından da anlaşılacağı gibi acı biber katkılı bir çikolata olmakla beraber çikolatayı yerken bu acılığı hemen hissetmiyorsunuz, bitime doğru gelen güzel bir tamamlayıcı acılık var çikolatada. Pendore Syrah 2012 ile acı biberli bir çikolata tatmak tabiri yerindeyse oldukça “çekici” bir eşleşme olmuş diyebilirim. Çikolatanın bitimindeki acılık beklendiği gibi şarabın baharatsı yapısını ve gövdesini daha da lezzetli ve yuvarlak bir hale getiriyor. Son derece başarılı bir eşleşme…

Buna benzer bir deneyimi birkaç sene önce Panama’da Meksikalıların elinden tekila içerken yaşamıştım. Meksikalı bir tekila üreticisi bana lime dilimi üzerine biraz toz acı biber serpiştirip tekilayı acılı lime dilimiyle tatmamı söylemişti… Beni oldukça şaşırtan ve damağımda resmen parti efekti yaratan bir deneyimdi doğrusu…

Kavaklıdere Tatlı Sert Narince 2001 & Lindt Excellence Dark Orange Intense:

Sevgili Levon Bağış etkinlikte sıra tatlı şaraplara geldiğinde tatlı şarapla tatlı yerine en çok peynir eşleştirmeyi sevdiğini söyledi ki kendisine yüzde yüz katılıyorum. Tıpkı yukarıdaki Egeo Cab Sauvignon-Merlot ile tuzlu çikolata eşleşmesinde olduğu gibi özellikle olgun peynirlerle tatlı şarap eşleşmesi benim için tam anlamıyla bir ziyafet demek… Eski yazılarımda peynir-şarap eşleşmesine ilişkin bazı deneyimlerimi paylaşmıştım ancak bir ara bunun üstünde özel bir yazı yazmayı düşünüyorum…

Gelgelelim favori Kavaklıdere şarabım 2001 Tatlı Sert Narince yoğun kuru kayısı, bal, portakal kabuğu reçeli, tarçın, kavrulmuş badem gibi ziyadesiyle kompleks yapısı, canlı asiditesi ve litrede 85 gram şekeri ile daha önünde yıllar olduğunu gösteren harika bir şarap. Bu şarabı Lindt’in portakal kabuğu bazlı siyah çikolatasıyla eşleştirince damakta gayet iyi bir tamamlayıcı lezzet oluşuyor zira hem çikolatadaki hem de şaraptaki portakal kabuğu aromaları güzel bir bütünleşme sağlıyor. Şarabın şeker yapısı da çikolatanın altında ezilmeyince güzel bit bütünlük ve uyum sağlanmış…

20170228_200544Kavaklıdere Tatlı Sert Öküzgözü 2007 & Lindt Excellence Milk Extra Creamy:

Tatlı Sert Öküzgözü 2007 kuru üzüm, yoğun kuru kırmızı meyveler, vişne reçeli, karamel, çikolata ve hafif tatlı baharat aromaları oldukça keyifli bir aperitif şarap. Lindt’in Excellence Milk Extra Creamy çikolatası ise adından da anlaşılacağı gibi kaymaklı ekmek kadayıfının çikolata versiyonu, tam bir kaymaklı çikolata tadında… Bir önceki Tatlı Sert Narince & Portakallı Siyah Çikolata eşleşmesi kadar başarılı bulduğumu söyleyemem zira çikolatadaki yoğun süt aslında çikolatanın da önüne geçmiş durumda ve bu da damakta dengeyi biraz zorluyor… Bu şarabı belki de bir bitter çikolata ile denemek denge açısından daha doğru olabilir…

Sonuç olarak exber bozan oldukça keyifli ve güzel bir deneyimdi… Farklı stilde çikolataların özellikle sek şaraplarla eşleşmesi benim için çok öğretici oldu… Evde de bir arkadaş grubuyla yapılabilecek ve süper keyifli geçeceğinden emin olduğum bir etkinlik bu…

Öküzgözü, Bornova Misketi, Cabernet Sauvignon, Kalecik Karası, Kavaklıdere, Malbec, Merlot, Narince, Pendore, Shiraz/Syrah, Tatlı şaraplar, Uncategorized, yemek-şarap uyumu içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kim Korkar Şaraptan?

kim korkar şaraptanFransa’ya her gidişimde hangi şehir olursa olsun gidip ziyaret ettiğim Fnac mağazalarındaki kitap bölümüne ne zaman bakınsam özellikle şarap ve gastronomi üzerine yazılmış kitapların çeşitliliği beni hep hayıflandırır…

Bizde de son yıllara göre gastronomi kitaplarında az da olsa bir artış olsa da (ki halen yetersiz) şaraba yönelik literatürümüzde (hele ki Türkçe olanlarda) ciddi anlamda bir eksiklik var.

Sevgili arkadaşım Göknur Gündoğan beni arayıp Fransa’nın en çok satan şarap kitabı “Le vin c’est pas sorcier’yi Türkçe’ye çevireceğim yardımlarını esirgeme” dediğinde oldukça sevinmiş ve bir an evvel Göknur’un çalışmalarını görmek istemiştim.

2016 boyunca çeşitli dönemlerde Göknur’la buluşup kitabın çevirisi üstüne değerlendirmeler yaptık. Bu değerlendirmelerde en önemli konulardan biri kitabı Fransızların yazdığı düzeyde tutarken Türk şarapçılığına da değinmemizdi… Ayrıca tabi ki Türkçe’de neredeyse hiç olmayan şarap literatürünü doğru ve anlaşılır şekilde uyarlamak da gerekiyordu… Nihayetinde Göknur kitabı Türkçe’ye çevirdi ve Aralık sonunda “Kim Korkar Şaraptan” ismiyle yayınlandı.

“Kim Korkar Şaraptan” neredeyse tüm kitap boyunca varolan illustrasyonlarla öncelikle “klasik ve monoton” diyebileceğim diğer “başlangıç seviyesi” şarap kitaplarından kendini ayırıyor ve okumayı daha eğlenceli ve bir anlamda öğretici hale getiriyor. Evet, bu kitap genel olarak “başlangıç seviyesi” şarapseverler için yazılmış bir kitap ancak içerik olarak şarap ile ilgili birçok konuya değinmesi de daha ileri seviye şarapseverlerin de ilgisini çekebilecek bir yapıda.

Kitap esas olarak 5 ana bölümden oluşuyor ve bu 5 bölüm aslında hayali 5 karakterin üzerinden anlatılıyor. Sevgili Göknur Fransızca karakterleri Türkçe’ye çevirirken çok güzel isimler düşünmüş: Jülide, Pamir, Hayri, Ceren ve Ertuğrul…

Bu 5 karakterin herbiri ayrı bir konuda şarap ile ilgili bilgilerin esas başrol oyuncuları aslında…

Jülide’nin hikayesi şarap seçimi, şarap servisi, yemek-şarap uyumu ve hatta şarap lekelerinin çıkarılması ve “akşamdan kalma”lığın nasıl düzeltileceği ile ilgili…

Pamir’in hikayesi ise bana göre başlangıç seviyesinin belki de bir tık ötesinde “şarap tadımı”nın keyifli dünyasına uzanıyor. Şarabın görünüşü, aroma profilleri, kör tadım, damak uyumu ve dengesi gibi birçok önemli tadım unsuru gayet keyifli ve öğretici bir şekilde anlatılmış…

Hayri’nin hikayesi tamamen şarabın bağdan kadehe olan yolculuğunu anlatıyor… Üzüm çeşitleri, bağın anatomisi, bağbozumu, şarap yapım şekilleri (kırmızı, beyaz, şampanya, roze, tatlı/fortifiye), fıçıda olgunlaştırma, mantar ve şişeleme gibi süreçleri anlatan bölümler kitabın kalbini oluşturuyor diyebilirim. Özellikle bu bölümde üzüm çeşitlerine ait kısımda Türkiye’den de örnekler verilmiş olması önemli bir unsur.

Ceren ise teruar ile başlayıp, önce Fransa ve ardından Eski Dünya (Avrupa) ve Yeni Dünya (diğer şarap yapılan ülkeler) ile devam eden geniş bir coğrafyayı ele alıyor ve dünyada şarap üretilen ülkelerin hikayesini anlatıyor… Bu bölümde sevgili üstat Murat Yankı’nın katkılarıyla yer alan Türkiye Şarapları Haritası sanırım bu kitabın en değerli hazinelerinden biri…

Kitaptaki son karakter Ertuğrul ise restoranda şarap seçimleri, etiket okuma, şarap menüleri, şarap satın alma, şarabın yıllandırılması, kendi kavını yaratma gibi konularda son tüketicinin önemli ihtiyaçlarına cevap aramaya çalışıyor…

Akıcı ve kolay anlaşılır diliyle, her şarapseverin rahatlıkla ve inanıyorum ki çoğu zaman tebessüm ederek okuyacağı “Kim Korkar Şaraptan” kitap dünyamızdaki Türkçe şarap kitap eksikliğine adeta bir ilaç niteliğinde olacak…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın