Bir başka Piemonte…

Geçtiğimiz Ekim ayında İzmir’den şarapsever arkadaşım Gökmen Ersoy ile Piemonte’ye süper ötesi keyifli bir gezi düzenledik. Piemonte her zamanki gibi olanca güzelliği, lezzeti ve misafirperverliği ile bizleri büyüledi… Benim için de 2012’de yaptığım ilk Piemonte gezisinin güzel bir devamı oldu…

Bu kez bu geziye ilişkin yazıyı bu kez sevgili Gökmen’in kaleminden okuyacaksınız… Kendisi gerek bölgenin önemli üreticilerine yaptığımız gezileri gerekse de yediğimiz yemekleri ve bölge halkının yaşam tarzını gayet lezzetli bir biçimde yazmış… Lafı uzatmayalım ve sözü Gökmen’e devrelim🙂

PIEMONTE:

Nasıl ne zaman hangi şarabı tadınca oldu hatırlamıyorum ama uzun yıllardır Piemonte şaraplarına özel bir ilgim var. Onları satın alırken, kavımda saklarken ve açıp içerken özel bir mutluluk hissediyor, büyük keyif alıyorum. Teruarının ve sepajının özelliklerini yansıtan temiz yapılmış bütün şarapları çok önemsiyorum elbette ama, Piemonte’nin nebbiolosu , barberası, dolcettosu hatta pek geç tanıştığım arneisi, freisası başka… Elbette belki de hobi dünyasının en keyifli tartışmalarından birisi olan tradisyonalist & modernist kutuplaşması da ilgimi, dikkatimi arttırmakta rol oynamış olabilir. Bir şarapseverin içtiği her şarabın geldiği bölgeyi ziyaret etmesi pratikte belki mümkün değildir, öyle bir gereklilik de yok zaten ama kendi adıma konuşmam gerekirse, bu çok özel bölgeyi ziyaret etmeyi hep istemiş ancak fırsat bulamamıştım. İşte bu yazı, değerli arkadaşım Murat Mumcuoğlu ile planlayıp, ekim ayı içerisinde gerçekleştirdiğimiz Piemonte gezisinin beni en çok etkileyen yanlarını içermektedir. Bunu özellikle belirtiyorum zira bütün geziyi dakika dakika nakletmek gibi bir niyetim yok. Yine de çok kısa bir yazı olmayacağını söyleyebilirim, çünkü “teruar”, kelimenin tam anlamıyla her şeyiyle zaten çok etkileyici…

Cascina Giardini: Alba’ya vardığımızda elbette ilk durağımız şehre 10 dakika mesafedeki konaklayacağımız bu çiftlik evi oldu. Andrea isminde, 35 yaş civarı olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi ve yaşlı annesi tarafından işletilen Cascina Giardini’de meşhur Alba fındıklarının yanısıra, pek çok farklı meyve, sebze yetiştiriliyor, hatta bazı küçükbaş hayvanlar besleniyor. Tesis olarak minimalist bir yer burası fakat konakladığımız 5 gün boyunca tesise bağlı hiçbir şeyden şikayetçi olmadım ve hiçbir şeyin eksikliğini hissetmedim. Mesela tesis sadece kahvaltı servisi yapıyor ve kahvaltı, bizdeki yaygın örneklerde olduğu gibi çok çeşit içeren açık serpme mantığında değil; çok sade. Organik lafı filan da hiç geçmiyor ama küçük açık büfede sunulan herşey müthiş lezzetli. Hele Andrea’nın annesinin her sabah taze olarak yaptığı kekler var ki, bir dilimi güne başlamak için yetip de artıyor bile. Ricottadan yapılmış peynir keki mesela; bırakın ülkemizde labne peyniri ile yapılıp üzerine reçel dökülüp peynir keki diye sunulan şeyleri, yurtdışı seyahatlerimde yediğim pek çok iyi peynir keki örneği içinde en iyisiydi.

Alba: Şehre ilk indiğimizde dar ama sevimli caddelerde gezerken, Svarowski’nin vitrininde birkaç şişe dekor amaçlı kullanılmış şarap gördüm ve “harika bir düşünce, şaraba adeta mücevher demek istemişler” diye geçirdim aklımdan. Az sonra bir butiğin vitrininde ve sonra ayakkabıcıda, kitapçıda, hemen her vitrinde bir iki şişe şarap ya da grappa olduğunu farkettim. Şarabın bu şehir için hava gibi, su gibi yaşamsal bir gereklilik olduğunu daha iyi nasıl anlatabilirlerdi?

Voglia Di Vino: Tarif edilemez (güzel ya da çirkin demiyorum) kokusu ile türlü çeşit trüf manzaralarını izleyerek, keyifli küçük şarküteri dükkanları arasında biraz dolaştıktan sonra, en büyük hayali İstanbul’un ilk gerçek wine barını açmak olan Murat’ın heyecanını takip ederek Alba’daki birinci akşam yemeği için soluğu çok küçük bir bar olan Voglia Di Vino’da aldık. Murat üzerine trüf rendelenmiş steak tartar ve şarküteri tabakları ile masayı donatmakla meşgul iken ben de içeriyi incelemeye koyuldum. Mekan 3 kişilik bir aile tarafından işletiliyordu; anne barın arkasında meze tabaklarını ve iki üç çeşit basit yemeği hazırlıyor, genç delikanlı servisi yapıyor ve baba da onlara yardım ederken bir yandan da müşterilere laf yetiştiriyordu. Basit ama ferah bir dekorasyon, raflarda onlarca şarap. Saat 21:00 civarı mekanda bir tek biz kaldık; Pazartesi akşamı, herkes yemeğini yedi, birkaç kadeh şarabını içti ve gitti. Barı işleten aile bizi rahatsız etmemeye çalışarak bir masaya oturdu ve akşam yemeklerini yemeye başladı. Muhtemelen en geç 22:00’de kapatacaklar. Zaten 18:00 civarı açılıyormuş… Çalışmak için yaşamıyor burada insanlar; iyi yaşamak için yetecek kadar çalışıyorlar. Artan zamanda da iyi yaşamaktan anladıkları ne ise onu yapıyorlar ve genelde bunun için çok paraya ihtiyaç duymuyorlar.

Giacomo Conterno: Üretici ziyaretleri yapacağımız ilk günü Barolo tarafına ve ilk ziyareti de Monforte köyündeki Giacomo Conterno’ya ayırdık. Aslında aylar öncesinden randevulaşmamıza rağmen, bu ziyaret bir gece önce saat 21:00’e kadar kesin teyit edilemedi. Tarih itibariyle nebbiolo hasatı yapılıyordu ve hasatın olacağı bir günde ziyaretçi kabul etmek istemiyorlardı. Bir gün önce Roberto Conterno’nun asistanı ile o kadar çok telefonlaştık ki, hatta bir ara randevunun iptal edileceği kanısına kapılıp “niye mutlaka Roberto Conterno ile organize olmaya çalışıyorlar ki, bize tadım yaptıracak başka birisi yok mu?” diye konuştuk Murat’la aramızda. Bunun ne kadar olasılık dışı bir konuşma olduğunu ertesi gün Roberto Conterno ile tanışınca anladık. Çok titiz bir adam olan Roberto, İngilizce bilmediği ya da konuşmak istemediği için tercüman kullanıyor, ama onun dışında bir şişe Conterno şarabı için herşeyi kendisi yapıyor veya organize ediyor. Tam vaktinde ulaştığımız şaraphanede bizi asistanı karşıladı ve kendisinin bağlarda olduğunu ve biraz gecikeceğini söyledi. Yaklaşık 15 dakika sonra çamurlu bir Doblo ile çıkageldi Roberto Conterno. Önce bize şaraphaneyi gezdirdi. Kullanılmadan önce nötr hale gelmesi için 7-8 yıl bekletilen Slovenya meşesinden yapılmış 50-60 yıllık büyük bottileri yakından görmek benim için etkileyici bir andı. Sohbetin ardından kısa süre önce yenilenen büyük tadım salonuna geçtik ve Salto kadehlere bizzat Roberto tarafından servis edilen şarapları tatmaya başladık. Bize Serralunga Vadisi ile Merkez Barolo Vadisinin toprak yapısındaki farkları açıklayarak niye Serralunga’yı tercih ettiğini, Cerretta bağlarından da çok iyi Barolo şarapları yaparken neden Monfortino’yu Francia ve hatta yeni Arione bağlarından yapmayı tercih ettiğini, bağlarını genişletmek istediğini ama Serralunga’da satılık iyi bağ olmadığını, zaten fiyatlarında çok yüksek olduğunu anlattı. Nebbiolo’nun yanısıra, Barbera’ya çok inandığını söyledi ve gerçekten Francia bağlarından 2014 Barbera d’Alba, bugüne kadar tattıklarımızın içinde en iyisiydi. 2014 Francia Barbera d’Alba, 2012 Barolo Francia, 2012 Barolo Cerretta ve henüz piyasaya sürülmemiş olan 2010 Monfortino’yu da tadarken sorduğumuz bütün sorulara büyük bir hassasiyetle yanıt verdi. Sonunda hipnotize olmuş gibi tesisten ayrıldık. Masada tükürme kovası vardı elbette ama kimin söylediğini hatırlamadığım bir sözdeki gibi, iyi şarabı içimize tükürmeyi tercih ettik. Şaraplar hakkında bir şey söylememe hiç gerek yok, ne diyebilirim ki? Teruarın şişelenmiş hali, içilebilir mineral, şarap haline gelmiş toprak vs… Başka mecralarda tadım notlarımı yayınlarım belki. Conterno ile ilgili bölümü, Grappa Marolo’da Lorenzo Marolo’nun söyledikleri ile bitireyim: “Ben tesise gelen cibreler arasından, Giacomo Conterno’dan gelen cibreleri hemen anlarım; taneler hırpalanmamıştır ve adeta orijinal formlarını korumaktadırlar.”

G.D. Vajra: Conterno şaraphanesinin bulunduğu Monforte köyünde küçük bir pubda taze ravioli ve nefis lokal biralar ile öğle yemeğini tamamladıktan sonra, ikinci ziyaret noktamız G.D. Vajra’ya vardık. Vajra gezdiğimiz üreticiler içinde, bizim açımızdan ,nedendir bilmem, heyecanı en düşük ziyaret olmasına rağmen, yaptığımız tadım çok öğreticiydi. Barbera D’Alba Superiore 2012 ve Kye’ Langhe Freisa’nın ardından 3 farklı bağdan 3 farklı Barolo şarabı tattık; Albe 2012, Bricco Delle Viole 2012, Luigi Baudana Baudana 2012. Albe 2012, Barolo Komünündeki 3 farklı bağın kupajı. Bricco Delle Viole ise yine Barolo Komününde yeralan tek bir bağın şarabı. Bu iki şarap birbirinden olduça farklı; tekbağ şarabı diğerine göre daha gövdeli, kesinlikle daha kompleks. Topraksılığı, tütün kokuları ve belirgin tanenleri ile bugünün şarabı olmadığını belli ediyor. 3. Barolo şarabının ise hikayesi ilginç; Luigi Baudana bağımsız butik bir üreticiyken, bağlarının ve şaraphanesinin büyük hissesini Vajra’ya satıyor. Şaraplar hala Luigi Baudana olarak şişeleniyor ama yönetim Vajra’da. Baudana aynı zamanda, Serralunga D’Alba Komünününde yeralan bir bağın adı. Lakin bu bağ, Serralunga’nın eteklerinde yeralıyor ve bu yüzden tepelerdeki bağlara göre 1 hafta erken hasat ediliyor. Elbette Serralunga’dan bir Barolo’nun gücünü ve kompleks mineralsiliğini hissediyorsunuz ama biraz daha mütevazi olduğu da aşikar. Bu müthiş Barolo şovundan sonra, benim ilk kez tattığım Barolo Chinato ile tadımı noktaladık. Barolo Chinato bir fortifiye nebbiolo şarabı ve aynı zamanda Barolo’ya bağlı bir alt sınıflandırmanın adı. China Calissaya (bizde kınakına deniyormuş) ağacının kabuğu ya da bu ağaçtan elde edilen ve tıpta kullanılan kinin maddesi bu şaraba ekleniyor. Ayrıca her üreticinin farklı reçetesi var ve 21 çeşide kadar baharat kullanılabiliyormuş. Zaten Avrupadaki bu tarz pekçok içki gibi, Chinato da bir tür ilaç olarak doğmuş. Şimdilerde ise hazmettirici olarak yudumlanıyor. Tadım notuma “Mesir macunu içer gibi” diye yazmışım; Manisa doğumlu olduğumuz belli olsun!..

Giuseppe Rinaldi: Randevu alırken “Aman saat 16:00’da orada olun!” dedikleri için, Vajra’dan hemen sonra Barolo merkeze yürüyüş mesafesinde olan Rinaldi Şaraphanesinde aldık soluğu. Eski püskü binanın önünde bir römork, bir kenarda kasalar, bağıra bağıra konuşan iki İtalyan işçi ile oldukça dağınık bir görüntü vermekteydi şaraphane. İleride bekleşen 3 kişinin yanında biz de beklemeye başladık. Saat tam 16:00’da çizmeleri çamur, üstü başı toz toprak içinde sarışın genç bir hanımefendi geldi ve benim şantiyelerden alışık olduğum bir “ritüel” ile kovadan az büyükçe, içi su dolu bir dağarın içine girerek çizmelerini temizledi. Sonra devasa eski tahta kapıyı açarak kapıda bekleşen bizleri içeri buyur etti ve kendini tanıştırdı; Martha Rinaldi, yani Beppe Rinaldi’nin iki kızından biri… Bu arada 3-5 kişi daha geldi ve biz toplamda 10 kişi filan olduk. Bizim dışımızdaki ziyaretçiler Amerikalıydı ve hemen anladık ki, şarap konusunda çok kısıtlı bilgileri vardı. Moralimiz bozuldu! Öyle ya, üretici ile yalnız tadım yapmak var, 10 tane, şaraba ilgisi içmekten öteye geçmemiş Amerikalı ile tadım yapmak var… Hem zaten Rinaldi’nin tadım salonunda herşey karmakarışıktı ve bakmayın tadım salonu dediğime, ışık almaz, sandalyesi olmayan derme çatma bir odaydı orası! Ancak bu pejmürdeliğin içinde gerek İtalya’dan, gerekse dünyanın başka şarap bölgelerinden çok önemli üreticilerin şarap şişelerini görmek ilginçti. Ayrıca Bartolo Mascarello’nun o çok meşhur sözününün yeraldığı şarap etiketini de çerçeveletip duvara asmışlardı; “No Barrique, no Berlusconi!” Buradan da anlaşılacağı gibi, Rinaldi de, Mascarello gibi iflah olmaz bir tradisyonalist üretici. Şaraphaneye girince çok eski büyük bottilerle karşılaştık, hatta ahşap fermentasyon tanklarının bu sene 100 yaşında olduğunu öğrendik. O kadar şeyin üstüne onu da görünce Murat “bunların şarapları kesin brettir” demekten kendini alamadı!… Ve sonra, başladık ayaküstü şarapları tatmaya. Enteresan bir tecrübeydi; tattığım şarabı not almak için kadehimi kırık bir sandalyenin üstüne bırakmak durumunda kalırken, tadım notu aldığımızı idrak edemeyip , bize “siz gazeteci misiniz” diye soru soran Amerikalı dostlara gülümsemeye çalışmak, bu arada Murat’la şarap üzerine kısa değerlendirmeler yapmak vs!… Ama işte, meşhur atasözümüzde denildiği gibi, altın çöpe düşse değerini kaybetmiyor. Yudumladığımız ilk şarap olan Dolcetto 2015’ten başlayarak, Rinaldi şaraplarının şok edici etkisine girdik. Dolcetto değil mi alt tarafı, neyi şok edebilir? Öyle… Arkasından 2015 Barbera , sonra müthiş bir Freisa 2015 derken efsane Brunate 2013 ve son olarak Tre Tine 2013. Bu ardarda gelen şok dalgalarına rağmen ve bazıları wine shoplarda 150 Euro’ya satılan şarapların komik fiyatlarını duymamıza rağmen hala ayaktaydık ama, Martha’nın “maalesef Barolo 2013’leri henüz satmıyoruz, 2012’lerden ise kalmadı” sözünü duyunca kelimenin tam anlamı ile yıkıldık!… Tekrar bu konuya dönmek üzere meraklısına bazı detaylar vereyim. Bölgede 2009’a kadar geçerli olan yönetmeliğe göre, üreticiler etiketlerine üzümler birden fazla bağdan gelse bile bağ isimlerini basabiliyorlardı. Örneğin Rinaldi’nin Brunate – Le Coste diye 2009 rekoltesi bir Barolo’su var. Brunate ve Le Coste iki ayrı bağ aslında. Ancak şimdilerde yönetmelik buna izin vermiyor; ancak şarap tek bir bağdan yapılmışsa etikete bağın adını basabiliyorsunuz. Rinaldi şimdilerde Brunate’yi ayrı etiketliyor. Bir de üç ayrı bağdan gelen nebbiololarla yaptığı Tri – Tine diye bir etiketi var. Bütün bu Barolo’lar üst ligde kabul edilen şaraplar ve fiyatları da yüksek. Ancak üreticiden az miktarda perakende olarak satılan şişelerin fiyatları ise çok uygun. Mesela yukarıda bahsettiğim bu Barolo’lar 38 Euro, Dolcetto, Freisa vs gibi şaraplar 9-11 Euro!… E hal böyle olunca bir şişecik olsun Brunate almadan gitmeyelim istedik. Şaraphaneden Barolo haricindeki şaraplardan satın alarak çıktık. Karşıdan Barolo’ya çöken akşamı izleyerek içeride şişelerin dibini sıyıran Amerikalıların çıkmasını sabırla bekledik. Yaklaşık 20 yıllık kariyerlerini şatış işinde geçirmiş olan ben ve Murat, tüm bilgi birikimimizi (!) kullanarak kapıyı tekrar çaldık ve Martha’ya özenle seçilmiş planlı cümlelerle isteğimizi yineledik. Lakin o bize Akdenizli bir İtalyan değil, Kuzeyli bir İtalyan olduğunu gösterdi ve kibarca ama kararlılıkla talebimizi red etti. Bu duruma çok bozulmamıza rağmen (!) Barolo’ya doğru yürürken, kaçırdığımız fırsatı değil, toplamda 40 Euroya aldığımız çantalarımızdaki dört şişe Rinaldi şarabını düşünerek teselli bulmaya çalıştık (!) Rinaldi kısmını kapatmadan yine Lorenzo Marolo’dan duyduğumuz bir olayı anlatayım. Beppe Rinaldi’ye Piemonte’de “Citrico” denirmiş, yani İtalyanca sitrik asit anlamında bir şey. Bizde “ekşi suratlı” olarak söylenebilir herhalde. Martha Rinaldi, babasıyla bir tam gün boyunca şaraplarına 2 Euro zam yapmak için tartışmış. Citrico zamma izin vermiyormuş. (Bu arada Rinaldi’nin şaraplarının çok büyük kısmının piyasaya sürülür sürülmez distribütörler tarafından satın alındığını belirtelim.) Gün boyu süren uğraşın sonunda, Citrico 1 Euro zamma izin vermiş… Tanıdık geliyor mu size bu yaklaşım? Yoksa tam tersine daha mı aşinasınız?..

Barolo: Küçücük bir köy burası. Yani 10-15 dakikada gezip bitirirsiniz. Ama benim gibi Piemonte şaraplarına tutkunsanız, burası sizin mabedinizdir. Yani bu köyde dolaşmak Nirvanaya ulaşmak gibi bir şey. Ne tarafa baksanız isimlerine hep aşina olduğunuz şarap üreticileri burada, yan yana dipdibe. Yani öyle gidelim başka yerde modern büyük düzayak bir tesis kuralım diye akıl etmemiş nedense hiçbirisi (!) İlginç manzaralara şahit olduk. Mesela akşam saatlerinde Borgogne’nin önüne üzüm geldi, seyyar sap ayırma makinesi ve press şaraphanenin önündeki sokağa kuruldu ve imalat başladı… Bu manzarayı ertesi gün Barbaresco’da da gördük. Zaten iki köyün de sokakları kelimenin gerçek anlamıyla şarap kokuyor… Küçük küçük şarap satan dükkanlarına girdik çıktık, zaten pek çoğu ücretsiz tadım teklif ediyor, eh biz de hayır demedik tabii… Akşam olunca Barolo, Monforte ve La Morra’ya veda edip, Alba’nın diğer tarafındaki 1 Michelin yıldızlı Villa D’Amelia Restaurantta keyifli bir akşam yemeği yedikten sonra, ertesi gün yapacağımız Barbaresco ziyaretleri öncesinde dinlenmek için Cascina Giardini’ye döndük.

Barbaresco: Mükemmel bir güne uyandık Çarşamba sabahı, hava açık ve güneşliydi. Kumluca’dan Kaş’a ya da ne bileyim, Şarköy’den Tekirdağ’a sahil hattını takip ederek yolculuk yapmış olanlar bileceklerdir; uçsuz bucaksız deniz manzarası kucaklar sizi. Alba’dan Barbaresco’ya giderken böyle bir hisse kapıldım; bağlardan oluşan sonsuz yeşil bir denizin ortasında ilerliyor gibiydik. Doğa ile uyumsuz hiçbir yapı, hiçbir renk, hiçbir objenin olmadığı, şarabın peşinde sonsuzluğa doğru bir yolculuk. Önemli olanın hedefe varmak değil, yolunda ölmek olduğu tasavvufi bir duygu. Şaraba ve onun etrafında oluşan kültüre tutkuyla bağlanmamış olanlar, müstehzi bir gülümseme ile “abarttığımı” söyleyebilirler. Ama ne demek istediğimi anlayacak pek çok şarapsever olduğundan kesinlikle eminim. Böyle bir yolda, yer yer hasat yapan köylüleri de izleyerek Barbaresco’ya vardık. Barolo gibi çok küçük olan bu köyün sokaklarında o saatte (9:15) 10 kişilik Alman turist grubundan başka kimse yoktu. Saat 10:00’da Gaja ile olan randevumuzu beklerken, bir aşağı bir yukarı “volta” atmaya başladık.

Gaja: O bir efsane. Ziyaret ettiklerimizin içinde, kişisel kanaatimce öyle olmasa da, genel geçer kabullere göre repütasyonu en yüksek olan üretici. Saat tam 10:00’da zili çaldık. Megafondan konuşan bir ses bizi sokağın karşısında 50 metre ötede başka bir kapıya yönlendirdi. Bakımlı ama çok eski bir malikaneyi andıran binanın kapısı açıldı ve bizi içeri buyur ettiler ancak o anda yanımıza iki kişi daha geldi. Biz yine Rinaldi’de olduğu gibi başkalarıyla tadım yapacağımızı düşünürken, durumun öyle olmadığını anladık. Bizim için Sonia adında, işini çok sevdiği belli olan orta yaşın üstünde bir hanımefendi geldi ve sonraki yaklaşık 2,5 saat boyunca bizimle o ilgilendi. Aslında “o konuştu biz dinledik” de diyebilirim. Çünkü sistematik bir şekilde Gaja’nın hikayesini bütün detayı ile o kadar güzel anlattı ki, biz konuşmak, soru sormak gereği bile duymadık çoğu zaman; zira kafamızdaki sorular zaten yanıt buluyordu. Gaja ailesinin ilk işinin Langhe ile Roero’yu ayıran Tanaro nehrini kullanarak nakliyecilik yapmak olduğunu, sonradan bağcılık ve şaraba nasıl dönüldüğünü, içinde bulunduğumuz “castle”nin hikayesini, teruarı, bağları, şaraphaneyi, üretim felsefesini, bu felsefenin sanatla kesişimini herşeyi ama herşeyi anlattı… Mesela teruar deyince, Langhe tarafı ile Roero tarafının jeolojik oluşumunu nasıl tamamladığını, Barbaresco taradındaki vadi ve tepelerin yumuşak ve sürekli eğimlerle birbirini takip etmesine karşın, Roero’da daha dik ve kesintili dağ yapısının olduğunu, niye olduğunu, bunun bağlara nasıl yansıdığını, pek çok bağ yamaçlara enine sıra ile dikilmişken, kendi bağlarının traktör devrilmesine bağlı ölümlü iş kazalarını ve işçilerin sürekli bir ayak aşağıda bir ayak yukarıda çalışmaktan meslek hastalığına yakalanmalarını önlemek için dikine sıra ile dikildiğini, ama bazı çok dik yamaçlarda elbette dikine dikimin mümkün olmadığını, 40’li yıllarda artan sanayide işgücüne duyulan ihtiyaç ile köylülerin tam zamanlı fabrika işçisi olmalarını engellemek için yarım gün fabrikada, yarım gün bağlarda çalışmalarına olanak tanıyan uygulamalar yapıldığını, 60’lardan sonra hemen her bağcı ailenden birilerinin önoloji okuduğunu anlattı, anlattı, anlattı… Şu uzun cümledeki her tümcecik üzerine birkaç sayfa yorum yapılabileceğinin farkındasınız değil mi? Fransızların “şarapçılığın ilk yüz yılı zordur” diyen meşhur sözünü siz de hatırladınız mı? Belli bir sistematik içerisinde ancak seviyeli bir samimiyeti de elden bırakmadan, “castle” koridorlarından bizi sokağa çıkarıp, sabah ziline bastığımız şaraphane giriş kapısına götürdü ve birlikte içeriye girdik. Buralarda hep şahit olduğumuz gibi yine çok basit bir görüntü ile karşılaştık; sade ama büyükçe bir köy evinin avlusuydu burası. Nebbiololar gelmeye devam ediyordu ve dolayısıyla hummalı bir çalışma vardı avluda. Biz iç avludan mahzene inmek için bir kapıdan girdik ve alt kata geçtik. Birkaç farklı depolama alanı ve bunları bağlayan çeşitli koridorlardan oluşan mahzende menşei, yaşları ve ebatları farklı, sayısız fıçı vardı. Elbette modernistlerin en önemli temsilcilerinden olan Gaja’da ülkemizde görmeye alıştığımız türden pekçok küçük fıçı da mevcuttu. Bu büyük mahzenin en ilginç taraflarından birisi de, mahzenin şaraphane ile castle’ı ayıran sokağın altına doğru uzaması ve bir dehliz ile ulaşılan merdivenlerden castle’ın içine yerin altından ulaşılmasıydı. Şaraphane turunu tamamladıktan sonra biz de öyle yaptık ve sokağa hiç çıkmadan tekrar castle’a geçerek, çok iyi ışık alan ve modern tarzda donatılmış tadım salonuna nihayet yerleştik. Elbette Gaja ziyaret ettiğimiz ve sonraki günlerde de edeceğimiz üreticiler içerisinde en büyük ve en kurumsal olanıydı ve adeta bunun kanıtı olarak, tadım line-up’ı bir kağıda günün tarihi ile çıktı alınmış ve diğer üreticilerde hiç rastlamadığımız şekilde her şarap için ayrı olacak şekilde kadehler masaya dizilmişti. Tadıma 2006 Chardonnay ile başladık. 10 yaşındaki bu şarabın hala meyvemsiliğinden hiçbirşey kaybetmeden, ikincil hatta üçüncül aromalar ile dipdiri ayakta olmasına şapka çıkardık. Ardından 2012 Dagromis Barolo, 2013 Costa Russi Barbaresco ve 2013 Barbaresco’yu tattık. Barbaresco’lu Gaja’nın bütün şarapları, olması gerektiği gibi gücün zerafetle aktığı elegan bir yapıdaydı. Bu arada son yasaya göre, etikete “Barolo” diye yazabilemek için, sadece bağın değil, şaraphanenin de Barolo’da olması gerekiyormuş. Ancak, bu yasadan önce şaraphanesi Barolo dışında olduğu halde Barolo etiketi ile üretim yapan birkaç üreticinin bu hakkı baki kalmış. Bu nedenle gerek Gaja, gerekse sonraki günlerde ziyaret edeceğimiz Deltetto ve Cascina Chicco, şaraphanelerini farklı yerde olmasına rağmen, Barolodaki bağlarının nebbiololarını Barolo olarak şişeleyebiliyorlar. Çok uzun ancak her anı çok keyifli ziyaretin sonunda, insanlardan tadım için bir vakfa kişi başına 300-500 Euro bağış yapmalarını talep eden, ayrıca bunu yapabilecek olsalar bile herkesi tadıma kabul etmeyen bu değerli üreticiye, bize gösterdikleri profesyonel ilgiden duyduğumuz memnuniyetin ifadesi olarak 1 şişe narince ve 1 şişe öküzgözü-boğazkere kupajı hediye ettik. Şarapların hikayelerini soran ve Angelo Gaja adına kabul eden Sonia da bize ikişer tane kitap hediye etti; bir tanesi İtalyan şarapçılığı üzerine bir tanesi de Gajanın şarap üretim tarihi ve hikayesi üzerine. Tesisten ayrılıp öğle yemeği için herhalde Barbaresco merkezde o an için açık yegane lokanta olan 50 metre ötedeki Trattoria Antica Torre’ye yürürken, Produttori del Barbaresco’nun yani köyün kooperatifinin önüne traktörle üzümler geldi ve artık aşina olmaya başladığımız sokak ortasında şarap yapım prosesi başlayıverdi. 2016’nin şarapları dışarıda yapılmaya başlayadursun, biz bu küçük lokantada kooperatifin şarabının 2012 rekoltesinden birer kadehi tajarin al ragu ile yudumlayarak bir sonraki ziyaret için enerji topladık.

Giuseppe Cortese: Kot farkı nedeniyle aşağıda kalan bahçe içindeki küçük şaraphane önünde çalışan bir “işçi” bizi görünce gülümsedi ve İtalyanca , sanıyorum, ne istediğimizi sordu. Biz İngilizce konuşmaya başlayınca ne için geldiğimizi anladı ve yarı İngilizce yarı İtalyanca beklememizi söyledi. En özel şaraplarını ürettiği Rabaja bağlarının en üst kısmında konumlandırılmış Cortese Ailesinin konutu ve şaraphanesi. Rabaja bağları bir vadinin güney yamacında göz alabildiğince uzanıyor. Aynı vadinin kuzey yamacında ise başka bağlar var. Hatta kuzey yamaçta, Cortese Ailesinin işlettiği 3 odalı bir de butik pansiyon bulunuyor. Muhteşem bir manzarası var şaraphanenin ancak kuzey yamaçtaki bomboş ve oldukça büyük bir tarla, bütünselliği bozuyor. Sonradan buranın bağ yetiştirmek için çok değerli bir parsel olmadığını ve sahibinin de paraya ihtiyacı olmadığı için satmadığını öğrendik… Manzaranın tadını çıkarırken, göz ucu ile de “işçiyi” kesiyordum. Tek başına kasalardan üzümleri sap ayırma makinesine boşaltıyor, işlemi takip ediyor, bazı yaprakları eliyle alıyor vs.. herşeyi tek başına yapıyordu. Sonra üreticinin satış ve pazarlama işlerinden sorumlu olduğunu anladığımız, aynı zamanda Giuseppe Cortese’nin damadı olan bize randevuyu veren Gabriele çıkageldi. “İşçi” ile bir şey konuştu ve bizi içeri davet etti. Küçük fıçılar, büyük bottiler, çelik tanklar ve çok eski beton küvler mevcuttu içeride ve hepsi farklı amaçlar için, farklı üzümler için aktif olarak kullanılıyordu. Bu arada Gaja’daki gibi çok büyük bir yer hayal etmeyin; oldukça küçük bir alana kurulu Cortese şaraphanesi. Turumuzu tamamladıktan sonra tadıma geçtik ve 7 adet şarap tattık. Her şarabın bağını, toprak yapısını, rekoltesi hakkında bilgileri, vinifikasyon sürecini detaylı olarak dinledik Gabriele’den. 2003 Rabaja Barbaresco ve 2005 Rabaja Barbaresco’yu yan yana tattık ki bu bölüm Barbaresco’nun bu meşhur bağı hakkında çok önemli ipuçları verdi bize. Ancak bu tadım esnasında yapılan sohbette tesadüfen öğrendiğimiz bir bilgi vardı ki, hem Murat’ı hem beni oldukça şaşırttı; meğer dışarıda gördüğümüz pejmürde kıyafetli “işçi”, Giuseppe Cortese’nin oğlu , Cortese şaraplarının hissedarı ve aynı zamanda önoloğu Pier Carloymuş!.. Rinaldi’den sonra bu ikinci şoktu bizim için… Karmakarışık ama çok keyifli duygularla ayrıldık Cortese’den ve Barbaresco tarafındaki son randevumuz için Ca’ Del Baio’ya doğru yola koyulduk.

Ca’ Del Baio: Barbaresco DOCG üç ana komüne ayrılıyor; Barbaresco, Neive ve Treiso. Barbaresco ve Treiso’da kurulu bağlardan yapılan şaraplar zerafetleri ile öne çıkarken, Neive bağları ise daha tanenli şaraplar veriyor. Barbaresco şaraplarının %20’sinin üretildiği Treiso, bölgenin en yüksek tepelerine kurulu ve bağlar da bu yamaçlar üzerine dikilmiş durumda. Ca’ Del Baio şaraphanesi de bu bölgede iki tepenin ortasındaki vadinin içine kurulmuş ve etrafı 360 derece bağlarla çevrili. Gezdiğimiz ve gezeceğimiz şaraphaneler içerisinde görsel olarak en fazla keyif veren yer burası oldu. Ege’nin büyük avlulu eski köy evlerini andıran tesiste, neyin nerede olduğu çok kolayca seçilebildiği için biz direkt tadım salonu olduğunu anladığımız bölümün kapısından içeri girdik, ancak karşılaştığımız manzara, tadımdan ziyade, uzunca iki ayrı masa etrafında şarap içen dost insanlar kalabalığı gibiydi. Hemen birisi bizimle ilgilendi ve biraz beklememizi rica etti. Bu sırada raflarda kendi şaraplarının yanı sıra, ertesi gün ziyaret edeceğimiz Deltetto’nun da şaraplarını gördük. Bunu sorduğumuzda bize, ailenin büyük kızının Deltetto ailesinin oğlu ile evli olduğunu söylediler. Çok tanıdık ve sevimli geldi bana bu hikaye; “Treiso’lu Ca’ Del Baio’ların kızını, suyun öte yakasındaki Roero’ya Deltetto’lara gelin vermişler !”  Bu sıcak atmosfer içerisinde genç bir delikanlı bizi buyur etti ve neleri tatmak istediğimizi sordu. Biz “hepsini!” deyince de, hiç itiraz etmedi ve 9 şarap ve bir grappadan oluşan serüvenimiz başlamış oldu. Üreticinin bağlarının büyük kısmı hemen şaraphanenin etrafında yani Treiso’da. Bu bağlarda bölgeye ait hemen bütün varyetelleri ve ayrıca chardonnay, riesling gibi çeşitleri de yetiştiriyorlar. Ancak Ca’ Del Baio’nun asıl amiral gemisi şarapları Barbaresco bağlarından, Pora ve Asili’den geliyor. Pora ve Asili tek bağ mantığı ile şişeleniyor, hatta bölgenin en önemli bağlarından olan Asili ayrıca riserva olarak da etiketleniyor. Bunların yanısıra, Treiso tarafındaki Vallegrande ve Marcarini bağlarından yapılan şaraplar da tek bağ Barbaresco olarak etiketleniyor ki bu da üreticinin kendi esas teruarına verdiği önemi gösteriyor. Tattığımız şarapların tamamı temiz yapılmış, hem varyetel özelliklerini hem de teruarını iyi yansıtıyordu. Treiso ve Barbaresco bağları arasındaki farkı çok net olarak gözlemlemiş olduk; bir tarafta zerafet, diğer tarafta asalet diye tanımlayabilirim. Ama en çok müthiş bir tekstürü ve derinliği olan Asili bizi etkilemiş olmalı ki, birer şişe satın alarak ziyaretimizi sonlandırdık. Ha bu arada , tattığımız grappa bir riesling grappasıydı. Burada bazı şarap üreticileri, cibrelerini damıtımevlerine gönderip, kendi adlarına etiketlenmiş grappa yaptırıyorlar. Biz en sonunda meraktan grappayı tattık ama ne yalan söyleyeyim, ondan bir önce tattığımız yarı tatlı frizzante Moscato d’Asti beni daha çok etkiledi. Böylece Barbaresco programını da unutulmaz hatıralarla tamamlayıp, Cascina Giardini’ye döndük ve akşam yemeğinden önce sınırları ormanlık araziye dayanan bu çiftlik içerisinde “acaba trüf bulur muyuz” diye bir yürüyüş yaptık! Tabii bu işin şakası, zira trüf bulmak öyle kolay bir şey değil. Bunun için özel eğitimli köpekler ve bölgeyi iyi tanıyan avcılarla yağmurlu gecelerin sabahı karşıladığı saatlerde ava çıkılıyor…

Akşam yemeğini Alba’da rezervasyon yapılmayan, yazılı menüsü olmayan taş çatlasın 30 kişilik Osteria Dei Sognatori’de yedik. Barolo şarabı sosunda pişmiş dana yanağı, ona eşlik eden Castiglione Falletto komünündeki meşhur Bricco Boschis bağlarından Cavallotto’nun zarif 2011 Barolo’su, yemeğe dair aklımda kalanlar. Lokantaya dair ise “aaa grappamızdan ikram etmeden bırakmayız” sıcaklığındaki garsonlar ve yiyip içtiğimize kıyasla ödediğimiz komik hesap, altı çizilmesi gereken noktalar.

Cantina Deltetto: Bu sabah artık Tanaro nehrinin karşı yakasında, Roero bölgesinde, Canale’deyiz. Bu bölge Langhe tarafına kıyasla bağcılık ve şarapçılığa çok sonra başlamış. İsmi 1985 yılında DOC olması ile geniş kitlelerce duyulmuş ve 2005 yılında DOCG olmuş. Piomente’ye ait hemen bütün çeşitler bölgede bulunuyor ancak spumantileri ve özellikle bölgeye has bir beyaz olan Arneis’ten yapılan şarapları pek meşhur. Biz de yağmurlu ve kasvetli bir sabahın 9:00’unda Deltetto’nun kapısını bu farklılıkları keşfetme arzusu ile çalıyoruz. Ailenin küçük kızı olduğunu öğrendiğimiz Claudia karşılıyor bizi ve “direkt tadıma mı geçmek istersiniz, yoksa şaraphaneyi de gezmek ister misiniz ?” diye soruyor. Gezmek istediğimizi söylüyoruz . Bakışlarımızdan bu soruyu garipsediğimizi sezmiş olacak ki “bazıları sadece tadım yapmak istiyor” diyor. Bir şarap üreticisini ziyaret edip de, izin veriliyorsa tesisini ve mahzenini hatta mümkünse bağlarını gezmeden dönmek olur mu? Sadece şarap tadıp dönmek, üreticiye saygısızlık gibi geliyor bana… Oysa ne kadar keyifli Deltetto’nun tesisi; adeta bir müze gibi. Çocukluğumdan hatırladığım kocaman, demir anahtarlarla açılan, bir zenaatkarın elinden çıktığı anlaşılan büyük ahşap kapılardan geçerek tesise giriyoruz. 30 yıl öncesinde kullanılan köpüklü şarap mantarlama makinası, teruarı temsil eden, bağlardan getirilmiş topraklar, Antonio Deltetto’nun son derece modern ve özel izinle girilebilen özel kav odası, şişeler, fıçılar , fotoğraflar, alet edevat vs… Keyifli bir sohbet eşliğinde şaraphaneyi gezdikten sonra, ince uzun bir tadım salonuna geçiyoruz. İçeride bir de şömine var. Şöminenin üzerinde uzanan raflarda ve etrafta türlü çeşit üreticinin şaraplarının boş şişeleri var. Şöminenin önünde uzanan upuzun masaya oturuyoruz ve tadıma başlıyoruz. Önce benim ilk kez tattığım ve adının bende bıraktığı olumsuz etki ile sıradan bulduğum, bölgeye has bir beyaz olan Favorita, arkasından birisi 60, diğeri 45 yaşındaki bağlardan iki çok iyi arneis deneyimliyoruz. Sonra biri brüt, diğer extra brüt iki adet pinot nero & chardonnay kupajı ve sonra bir adet pinot nero & nebbiolo kupajı rose olmak üzere 3 spumanti yudumluyoruz. Ardından pinot nerodan barberaya sonra 3 farklı nebbioloya kırmızı tadıp, en sonunda arneisten harika bir passito ile 12 şaraplık tadımı tamamlıyoruz. Ayrılırken 2’şer sişe şarap satın alıyoruz ama gönül koli koli almak istiyor; 7,5 Avroya tek bağ arneisler, 10 Avroya DOCG Roero nebbiololar, 11,5 Avroya metodo classico spumantiler…

Cascina Chicco: Puslu yağmurlu gri sabahımıza rengarenk hatıralarla dolan Deltetto’ya çok uzak olmayan Cascina Chicco’ya vardığımızda, şaraphanenin içinde yaşlı ama dinç bir adam, orta yaşlı gri iş kıyafeti giymiş bir adam ile bir çelik tankın önünde birşeyler konuşuyordu. Yaşlı adam işletmenin sahibi, diğeri de onun önolog oğlu idi. İtalyan usulü, İngilizce bilmemekten de kaynaklanan bir karmaşadan sonra, yine bir Claudia’ya, Claudia Cavadore’ye bizi “emanet” ettiler. Emanet ettiler diyorum zira yaşlı beyefendi içinde bolca Turco geçen cümleler ile Claudia’ya epey talimat verdi  Cascina Chicco ailesinin 1980’lere kadar asıl mesleği kasaplık ve ilk kez 1950 yılında bağ sahibi oluyorlar. İçinde bulunduğumuz yeni ama geleneksel izler taşıyan tesis, yakın zaman öncesine kadar eski bir çiftlik eviymiş. Yıkılan bu evin tuğlaları, tek tek temizlenerek, yapılan yeni binada kullanılmış. Bir inşaat mühendisi olarak, “niye bu eski tuğlaları yeni tesisi inşaa ederken kullanma gereği duydular” diye sormadım. Zira bir şarapsever olarak, bu insanların yeni inşaat sırasında en modern malzemeleri kullanabilecek, molozlarla uğraşmalarını gerektirmeyecek kadar maddi varlıkları olduğu halde, teruar bilincinden kaynaklanan , doğaya saygıyı içeren bir içgüdünün dışavurumu olarak böyle bir davranış sergilediklerini çok net anlayabiliyordum… Üreticinin mahzeni çok farklı koridorlara kurulmuş farklı amaçlı alanlardan oluşuyordu. Tesis geneline mimari bütünselliği bozmayacak bir ustalıkla kasapların kullandığı bazı kıyma makineleri, tartılar vs. yerleştirilmişti. Tesisi gezdikten sonra, çok iyi ışık alan tadım salonuna geçtik ve 8 adet şarap tattık. Monosepaj nebbiolo spumanti Cuvee Zero 2012 ile başlayan line-up, Anterisio 2015 Roero Arneis ve Granera Alta 2015 Barbera D’Alba ile ilerledi, dört adet nebbiolo ile yani Mompissano 2014 Nebbiolo D’Alba, Valmaggiore Riserva 2012 Roero, Roche Di Castelletto 2012 Barolo ve Ginestra Riserva 2009 Barolo ile devam etti, en nihayet arneisten bir geç hasat şarabı olan Arcass ile noktalandı. 3 gündür hemen her üreticiden ayrılırken olageldiği gibi, “hangisini alsam” kararsızlığının ardından, 2’şer şişe de bu üreticiden şarap satın alarak tesisten ayrıldık.

Bra ve Bocondivino: Aslında Cascina Chicco ile Piemonte turumuz asıl amacı itibariyle bitmişti; planladığımız 8 şarap üreticisini de gezmiştik. Geriye öğleden sonra yapacağımız bir damıtımevi ziyareti kalmıştı. Ancak ondan önce, Bocondivino’da öğle yemeği yemek için Bra’ya doğru yola çıktık. Meraklısı mutlaka bilir, Bra “citta slow” ve bağlı olarak “slow food “ akımının doğduğu şehir. Bocondivino da, bu akımın temsilcisi ilk lokanta. Arabamızı şehir girişindeki büyük otoparka bıraktıktan sonra adeta sağanak yağmur altında Bra sokaklarında yürümeye başladık. Gri gökyüzü Bra’nın daracık sokaklarının ve rengarenk evlerinin güzelliğine tuval olurken, yağan yağmur şehrin sessizliğinin sesi gibiydi adeta. Meydanı bırakıp arkalara doğru ilerledikçe terkedilmişlik değil ama iyiden iyiye bir dinginlik hakim oldu şehre; dükkanların çoğu kapalı, bomboş sokaklar ve kaldırımlar… Nihayet bir kemerin altında geçilerek ulaşılan iç avludaki Bocondivino’ya ulaştık. Trüflü yumurta, adaçayı soslu tajarin ve av etine Malvira’nın zarif 2012 Roero Nebbiolosu eşlik etti. Taze, mevsimsel, menşei belli ve iyi tarım uygulaması ürünlerle yapılmış çok lezzetli yemekler sunan bir lokanta burası. Buralara yolu düşen herkesin mutlaka tecrübe etmesi gereken bir yer. Kahvelerimizi de içtikten sonra, Grappa Marolo için yola koyulma vakti gelmişti lakin, ikimizde de bir isteksizlik vardı. Şarap, yemek, bağlar vs. güzel de, bir yere kadar; ikimiz de çocuklarımızı özlemiş olsak gerek ki, “Grappa Marolo’ya gitmesek mi” diye konuşmaya başladık. Ancak sonra “çok ayıp olur” endişesi ile gitmeye karar verdik. Dedik ki “yarım saat takılır günü tamamlarız”. Nereden bilebilirdik ki grappa konusunda deneyimsizliğimizle gezimizin en önemli , hani İngilizce deyişle “last but not least” ziyaretlerinden birini gerçekleştireceğimizi…

Grappa Marolo: O ana kadar gezi boyunca bütün randevulara dakikayla riayet etmemize rağmen, Grappa Marolo’ya 45 dakika erken varmamızı hiç umursamayarak , adeta “sorun ederlerse biz de geri döneriz” serkeşliği içerisinde çaldık bu küçük damıtımevinin kapısını. Lorenzo Marolo karşıladı bizi ve erkenciliğimizi hiç sorun etmeden tesisi gezdirmeye başladı. Grappa, üzüm cibresinden damıtılan, İtalyan’ların hazmettirici olarak tükettikleri bir içki. Büyük grappa üreticileri, hasattan hemen sonra şaraphanelerden cibreleri alıp, depolayıp, yıl boyunca damıtım yapıyorlarmış. Ancak Marolo gibi butik üreticiler, sadece hasat zamanı damıtım yapıyorlarmış, yani bekletilmiş cibreden damıtım yapmıyorlarmış. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için grappa uzmanı olmaya gerek yok ama, orada gözümüzle de gördük, birkaç hafta önce hasat edilmiş, preslenlenip şırası şarap yapılmak üzere alınmış moscato cibreleri, damıtılmak üzere beklemekteydiler ve varyetelin aroması buram buram hissediliyordu. Damıtım prosesini , imbikleri vs. gördükten sonra, prosesten geçen sıcak cibrelerin olduğu bölüme geçtik. Artık cibrenin bu haline ne isim vermek gerekir bilmiyorum ama, damıtımdan geri kalanların çekirdekleri öncelikle kozmetik sektöründe kullanılmak üzere işlemden geçiriliyormuş ve nihayet en son geriye kalanlar da biyolojik yakıt olarak değerlendiriliyormuş… Ürünün çevrimini görebiliyor musunuz?.. İmbiklerin cibrelerin arasından ayrılıp mahzene doğru ilerledik. İki katlı mahzenin her iki katında da onlarca farklı fıçı içerisinde türlü çeşit grappa dinlenmekteydi. İtalyan yasalarına göre, üzüm cibresinden damıtılan alkolün en az 2 yıl fıçıda dinlenmesi gerekiyor. Eğer etiketinize bu onayı basmak istiyorsanız, mutlaka sadece devlet görevlileri tarafından açılabilen, mühürlü tek kapısı olan kapalı bir mahzene sahip olmalısınız. Bu mahzeni ve demir parmaklıklı kapıdaki mühürü gördük. Üretici olarak, herhangi bir sebeple bu mahzene girmeniz icap ederse, para ödeyip, randevu alıp, eksper gözetiminde mührü kırıp içeri girebiliyorsunuz. Hani bunu bana sadece anlatsalar ve gözümle mühürlü kapıyı görmesem asla inanmazdım. Elbette yönetmeliklere uymadan da grappa şişeleyebilirsiniz. Nasıl ki şarap dünyasında apelasyon dışı çok iyi şaraplar şişelenebiliyorsa (özellikle İtalya’da) ya da nasıl ki viskide yaş belirtmeden (NAS) çok iyi viskiler şişelenebiliyorsa, grappada da etiketinize kurum onayı basmassanız istediğinizi yapabilirsiniz ve bu tür fıçıların olduğu mahzen devlet tarafından denetlenmiyor. Biz de Marolo’nun bu “halka açık” mahzenini gezdik. Baş döndürücü bir bilgi sağanağına tutulmaya devam ediyorduk Lorenzo tarafından. Bütün damıtılmış içkiler, damıtıldıkları bitki ya da meyvenin karakterini en iyi, imbikten çıktıkları halleri ile yansıtıyorlar. Birkaç yıl dinlendirme alkolün agresifliğini gidermek için faydalı ancak daha uzun dinlendirme, hele ki farklı aromalar içeren haznelerde dinlendirme (burbon fıçısı, sherry fıçısı vs.) içkinin damıtıldığı şeyin koku ve aromalarını büyük ölçüde kaybetmesine ama çok zarif bir içim olgunluğuna ulaşıp farklı aromalar kazanmasına sebep oluyor. Örneğin damıttığınız şey viski ise ve proseste turbada kurutma vs. gibi malta farklı aromalar veren birşeyler yok ise, damıtımdan sonra ilk elde edeceğiniz alkol, aromatik karakteri olmayan bir içki olacaktır. Ancak farklı karakterdeki fıçılar içerisinde yıllandıkça damıtımevinin belirlediği karaktere ulaşır viski. Yani bir anlamda yıllandırılmaya ihtiyaç duyar. Fakat grappa ya da anason ilavesi ile olsa bile rakı gibi üzümden damıtılan içkilerin zaten öne çıkan bir koku ve aroma profili oluyor. Bunları fıçılarda yıllandırıp yıllandırmamak tamamen üreticinin ve dolayısı ile tüketicinin kişisel tercihi ile ilgili. Lorenzo’nun dediğine göre, gerçek bir İtalyan, yemeklerden sonra hazmettirici olarak beyaz (yıllandırılmamış) grappa içer. Ama gerçek bir grappasever, yıllandırılmış çeşitler ile içki keyfi yapmayı da ihmal etmez. Mahzeni ve fıçıları geride bırakıp, üst kata tadım salonuna doğru ilerledik. Yağmurlu puslu havaya rağmen üç tarafı camekan olması sebebiyle aydınlık salonda en az 40 çeşit grappa şişesi tadılmayı beklemekteydi. Elbette bizim bu kadar çeşidi tatmamız mümkün değildi ama Lorenzo mükemmel bir line-up sundu bize. Önce 3 adet beyaz grappa; dolcetto, Bussia Barolo ve Barbaresco. Sonra yaşları 5 ile 30 arasında değişen 5 çeşit yıllandırılmış grappa tattık. 30 yıllık olanı tattıktan sonra, manevi hazdan dağılmıştık diyebilirim… Marolo’nun önünde sonsuz kombinasyon var damıtım veya yıllandırma yapmak için. Farklı tek varyeteller, farklı bölgeler hatta farklı bağlar ve bütün bunların çok farklı fıçılarda dinlendirilmesi… Yakında üretici belirterek de grappa şişeleyeceklermiş. Mesela Vajra’nın cibrelerinden damıtılmış grappa gibi. Bu arada tadım devam ederken Lorenzo sadece grappadan bahsetmedi, bazılarını yukarıda anlattığım yöreye dair çok ilginç hikayeler nakletti bize. Örneğin bölgedeki hemen her şarap üreticisinin genç yaşlarda çocukları varmış (Lorenzo gibi) ve bunlar sık sık bir araya gelip, birlikte yemek yiyip , gerek iş, gerekse özel sohbetler yapıyorlarmış. Marolo’da armut erik vs gibi meyvelerden de damıtılmış içkiler var ama biz onları tatmaya hiç niyet etmedik. Zira buraya gelmemeyi aklımızdan geçirdiğimiz için duyduğumuz pişmanlık, tutulduğumuz çok öğretici bilgi bombardumanı, muhteşem artizanal ve kesinlikle teruar ürünü tattığımız grappalar ve karşı tepelere çöken akşam, bize 2,5 saat civarı kaldığımız bu tesisten ayrılmamız gerektiğini söylüyordu. Hiç niyetimiz yok iken, işine duyduğu heyecana ve iş yaptığı teruara duyduğu saygıya şapka çıkardığımız bu üreticiden birer şişe hatıra grappa aldık ve hayalini kurduğumuz pizza gecesi öncesi biraz dinlenmek için Cascina Giardini’ye doğru yola koyulduk.

Alba gibi bir yeme içme mabedinde, trüf mevsiminin başında bu pizza merakı da nereden çıktı diye düşünülebilir. Bu biraz derin bir konu benim için. Aslında Murat için de öyle. Pizzanızı nasıl seversiniz? Salamlı, sucuklu, sebzeli? Ya da kaburga fümeli, 4 peynirli? Bence gerçek pizzanın kalitesi margaritadan anlaşılır, yani çok kaliteli buğdaydan elde edilmiş asla ince olmayan, doğru ısıda pişirilmiş bir hamur, çok lezzetli domates kekik ve kaliteli zeytinyağından elde edilmiş sos ve iyi bir mozzarella peyniri. Pizza budur; gerisi keyfinize keyif katabilir ama dünyanın en kaliteli şarküteri ürünlerini de üstüne dizseniz, hamur, domates sos ve peynir iyi değilse, nafile, iyi bir pizza yemiş olmazsınız. Ülkemizde “ince hamur” diye bir hastalık var. İnce hamurdan pizza olmaz; olsa olsa lahmacun olur. Gerçek pizza hamurunun kenarları kalın olur ancak içinde bol miktarda hava kabarcığı olan havalı, pofur pofur bir kalınlıktır bu, yerken sizi rahatsız etmez, midenizde şişkinlik yapmaz. Ortası ise incedir ama pizzanızı yediğiniz süre boyunca, diyelim ki yarım saat, çıtırlığını muhafaza edecek kadar, yumuşamadan kalabilecek kadar da kalınlığı vardır. İşte böyle 30 cm çapındaki nefis bir hamurun üzerine çok lezzetli domates sos ve kaliteli mozzarella peynirini koyarlar, kenarları hafifçe kahverengileşene kadar taş fırında pişirirler ve masanıza getirirler, üzerine değirmenden karabiber çekersiniz ve biraz da sızma zeytinyağı gezdirirsiniz. Sonra o 30 santimden geriye bir lokma bırakmadan büyük bir keyifle yersiniz. Hele bir de yanında bizim yaptığımız gibi artizanal bira yudumlarsanız… Türkiye’de ben gerçek pizza deneyimi yaşamadım. Tamam pekçok sorun var; kaliteli buğday yok, şieşelenmiş domatesler çok lezzetli değil, kiraları çok yüksek dükkanlara iyi bir fırın kurmak zor vs… Ama sonuçta iyi pizza yok. Vasat üstü yerler var tabii; ama mükemmel başka bir şey… Hani o iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde kalabalık çok meşhur (instagram fenomeni) pizza dükkanlarımız var ya; zaman zaman oğlumu götürmek durumunda kalmasam önlerinden bile geçmem. Pizza fırından çıkıp masama gelinceye kadar ortası yumuşamış oluyor. O kadar ince ki, bıçakla kesmek mümkün olmuyor; dürüm yapıp yeseniz daha iyi. Hal böyle olunca sadece İtalya’da değil, Avrupa’da nerede iyi pizza bulsam, mutlaka yerim. İşte böyle, yani yukarıda anlattığım gibi Alba’da da sadece akşam yemeği için 3 saat boyunca açık olan Pizzeria La Duchessa’da kendimizi mutlu ettik ve Piemonte’deki son gecemizi de noktalamış olduk.

Ertesi gün rahat bir kahvaltı sonrası, Andrea ve annnesi ile vedalaşarak Torino’ya doğru yola koyulduk. Ha bu arada Andrea’nın annesi ayrılırken bize, tıpkı onun yaşındaki Türk anneleri gibi hediye verdi; birer küçük kavanoz kendi yapımı incir marmeladı. Kavanozların kapağının üstüne ekose desenli, sülfile makası ile (zik zak) dairesel kesilmiş bezler geçirilmişti; o kadar bizden yani!… Torino’da havaalanına gitmeden önce , hem biraz vakit geçirmek, hem öğle yemeği yemek, hem de Murat’a biraz Jamon Iberico almak için ilk açılan Eataly’ye uğradık. Yeme içmeye gönülden bağlı insanlar için burası adeta bir cennet. Çok büyük tesadüf, Eataly’de Barolo şarapları haftasıymış ve biz tadım defterini kapattık derken, burada da 5 çeşit şarap tattık. Nefis makarnalarla bir öğle yemeği, arkasından birkaç artizanal bira deneyimi derken uçak saati yaklaştı. Uçak havalandığında kafamızda onlarca unutulmaz hatıra ve damağımızda toplamda 100’e yakın şarap bira ve grappanın lezzeti vardı…

Gezi notları bu kadar. Baştan da dediğim gibi, sadece benim için önemli olan anları yazmaya çalışsam da çok kısa olmadı. Torino’dan İstanbul’a uçarken beynimde düşünceler birbirine girmiş savruluyordu. Örneğin şu Cascina Giardini: Andrea bu küçük pansiyonu büyük bir hotele dönüştürmeyi düşünüyor mudur acaba? Şöyle her şey dahil konseptini uygulayabileceği havuzlu kaydıraklı modern bir tesis… Öyle ya, kasım geldi işte, dünyanın her yerinden zengin turist yağacak trüf için. 3-5 odalı bir pansiyon ile nereye kadar? Teşvik kredisi derken neden olmasın, zaten arazi zebil gibi geniş. Böyle düşündüğünü hiç sanmıyorum Andrea’nın, zira işi büyütmekten, gelişmekten anladıkları bu değil. Ya da rant kavramı lugatlarında yok diyelim. Akşamları sadece birkaç saat açılan Vogli Di Vino’yu işleten aileye ne demeli? “Mekanı niye 18:00’de açıyoruz ki, sabah 07:00’de açalım, kahvaltı verelim, öğlen servisimiz de olsun, sonra yandaki dükkanı da alıp aradaki duvarı kaldıralım vs…” gibi bir iş planları belli ki yok. Niye yok? Ya da bizde mutlaka niye var? Neyse, biz kültürümüzü, tarihsel değerlerimizi kaybedip her geçen gün daha yozlaşmış bir toplum haline gelmeyi görmezden gelerek, garabet beton yığınlarımız ile övünerek geliştiğimizi düşünmeye devam edelim. Alba’nın “köylüleri” , yüzyıllardır aynı doğallıkla yaşıyor, üretiyor ve tüketiyor olmaktan ve bu şekilde “gelişememişliğe (!)” mahkum kalmaktan mutlu görünüyorlar, varsın onlar da öyle devam etsinler…

Barbaresco, barolo, Cadel Baio, Cascina Chicco, Conterno, Deltetto, Freisa, Gaja, Giuseppe Cortese, Grappa Marolo, Nebbiolo, Piemonte, Restoranlar, Rinaldi, Roero, şarap bar, şarap gezileri, şarap turizmi, İtalya, İtalyan şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

La Cité du Vin…

20160624_092121Garonne nehri Bordeaux’nun içinden geçerken adeta bir hilal şeklinde kıvrılır ve bu yüzden Fransızlar Bordeaux limanına aynı zamanda “Ay Limanı” (Port de la Lune) adını vermiş… Bu hilal şeklinin bittiği yerde adı 48 yıl Bordeaux Belediye Başkanlığı da yapan ünlü Fransız siyasetçi Chaban-Delmas’ya adanan modern stilde bir köprü yer alır… Bu hem Bordeaux’nun ünlü mahallesi Chartrons’un hem de bir anlamda da Bordeaux merkezinin bittiği yer olarak da görülebilir aslında…

Şarap dünyasında muhtemelen son zamanlarda yapılan en büyük yatırım olan “La Cité du Vin” yukarıda bahsettiğimChaban-Delmas köprüsünü hemen geçince Garonne nehri kenarında yer alıyor. Açılışı Haziran başında yapılan ve bir nevi dünya şarapçılığını tek bir çatı altında birleştiren “La Cité du Vin” için Bordeaux Belediyesi “B” tramvay hattında önceden adı “Bassins a Flot” olan tramvay durağının adını “La Cité du Vin” olarak değiştirmiş. B hattına binip La Cité du Vin durağında inince yaklaşık 200 metre kadar yürüyüp La Cité du Vin’e varıyorsunuz…

Mayıs 2011’de La Cité du Vin’in mimari tasarımı için Anouk Legendre ve Nicolas Desmaziere’in sahibi olduğu Fransız mimarlık ofisi “XTU” ile anlaşmaya varılmış ve hemen ardından Bordeaux’ya belki de yeni bir Guggenheim efekti yaratması beklenen binanın konsept tasarım çalışmalarına başlanmış. Yorumlarını okuduğum bazı Fransızlar binanın şeklini daha çok “katedral” veya karafa benzetirlerken (ben hayalgücümü kullanarak biraz da Converse ayakkabıya benzettim) Terre de Vins dergisine konuyla ilgili bir röportaj veren Anouk Legendre buna kesinlikle karşı çıkıyor ve binanın herhangi bir dini simgeyi veya karaf şeklini referans almadığını belirtiyor. Legendre röportajda binayı tasarlarken figuratif herhangi bir objeyi baz almadıklarını ve herhangi bir form yerine daha çok ‘haraketi, yansımayı, nehrin ve şarabın dehasını’ yansıtmaya çalıştıklarını açıklıyor…

Yapımına 2009 yılında karar verilen ve inşaatına yaklaşık 3 yıl önce başlanan ve bu Haziran başı kapılarını açan La Cité du Vin, toplamda 13.350 m2’lik bir alanda kurulmuş ve 55 metre yüksekliğe sahip. İnşaatı sırasında 50 farklı firmanın çalıştığı ve Mayıs 2016 itibariyle sponsor olan kurum, kuruluş, şaraphane vs sayısının 83 olduğu La Cité du Vin toplamda 81 milyon Euro’ya mal olmuş.

Söz konusu 81 milyon Euro’luk maliyetin 15 milyonu çoğunluğu şarap sektöründeki sponsorlar tarafından karşılanmış. Kimine göre katedral, kimine göre karaf ve hatta kimine göre de kadehte çevrilen şarabı andıran binanın dışı 3 farklı renkten (şeffaf, gri ve altın) oluşan cam pano ve farklı ölçülerde alüminyum panolar ile kaplanmış. Yıllık beklenen ziyaretçi sayısı 450.000 kişi ve açılışı takip eden Haziran ayı boyunca 40.000 kişi burayı ziyaret etmiş… La Cité du Vin’in yıllık gelir beklentisi 40 milyon Euro… Bu arada açılışı Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ile Bordeaux Belediye Başkanı Alain Juppé’nin yaptığını da hatırlatayım…

La Cité du Vin’in giriş ücreti 20 € olarak belirlenmiş. Bu ücrete kalıcı sergi alanına (parcours permanent) giriş ile 8. katta ‘Belvedere’ olarak adlandırılan ve dünyadan farklı şarapların örneklerinin sunulduğu şarap tadım ve seyir terasında 1 şarap tadımı dahil. Ayrıca yıllık olarak da buraya 48 € karşılığında abone olabiliyorsunuz. Bu şekilde kalıcı sergi alanını, geçici sergileri ve 8. kattaki şarap tadım alanında 5 çeşit şarabın tadımı da ücrete dahil oluyor… Yine aile indirimleri de yıllık biletlerde düşünülmüş…

Öncelikle La Cité du Vin’i sadece bir “şarap müzesi” gibi adlandırmamak gerektiğini belirtmek isterim. Burası bir müzeden çok şarap dünyası üzerine birçok farklı olguyu tek bir çatı altında buluşturan bir “şarap merkezi” olarak da konumlandırılabilir…

Biletimi önceden ziyaret edeceğim gün ve saati belirleyerek internetten satın aldım ve bu şekilde direk rezervasyonlu bir sistemle biletin çıktısını yanıma alarak binaya giriş yaptım. Onun dışında tıpkı bir müzeye gidermiş gibi de gidebilirsiniz ancak bilet gişesinde yığılmalar olduğunda veya içerideki ziyaretçi sayısı belli bir sayıya ulaştığında kalıcı sergi alanına giriş yapamayabilirsiniz. Bu yüzden internetten satın almak her zaman daha doğru bir çözüm kanımca ve böylece hiç sıra beklemeden doğrudan ikinci kattaki kalıcı sergi alanına girebilirsiniz.

Bina toplamda 8 kattan oluşuyor. Giriş katında karşılama ve bilet alanı ile şaraba dahil ilginç aksesuarların ve 20160624_113336alternatif ürünlerin bulunabileceği bir butik, Lattitude 20 isminde bir bistro/şarap barı ile yine aynı yere bağlı olan bir şarap mağazası var. Bu şarap mağazası bu arada öyle böyle bir mağaza değil, dünyada 70’in üzerinde ülkeden referansların olduğu 14binin üzerine şişenin bulunduğu bir mağaza burası. Ülkemizden Suvla ve Kavaklıdere şaraplarının bulunduğu mağazada Suriye’den Etiyopya’ya, Namibya’dan Peru’ya, Tahiti’den Bali’ye, Kolombiya’dan Danimarka’ya farklı ülkelerden şaraplar bulabilirsiniz… Bu arada buraya Latitude 20 (yani 20. paralel) denilmesini sebebi ise dünyadaki bağ alanlarının çok büyük bir bölümünün (hatta neredeyse tamamına yakınının) her iki yarı-kürede de 20. paralelin üzerinde yer almasından kaynaklanıyor. Ancak 20. paralelin altında kalan alternatif ‘extreme’ bağ alanlarına da atıfta bulunarak buradaki şarap mağazasında bu bölgelerden gelen şarapları da bulabiliyorsunuz…

20160624_113250Binanın 1. katında ise geçici sergi salonu, profesyonel degustasyon ve eğitim salonları, kütüphane ve adı Thomas Jefferson’a adanmış olan 250 kişilik bir oditoryum bulunuyor…

Binanın 2. katında aşağıdaki satırlarda detaylarını okuyabileceğiniz ve sanırım şarap dünyasında bundan sonra adını sıkça duyuracak olan kalıcı sergi alanı bulunuyor… 2. kat ile 7. kat arası tamamen idari ofislere vs ayrılmış. 7. katın tamamında ise “Le 7” isminde 360 derecelik panoramik bir restoran yer almakta. Yukarıda da belirttiğim gibi 8. ve son kat seyir terasına ve farklı ülkelerden gelen şarapların tadıldığı bir şarap tadım alanına ayrılmış.

Toplamda 3000 m2’lik bir alan üzerine kurulmuş olan 2. kattaki “Kalıcı Sergi” alanı 20 farklı modülden oluşan tamamı interaktif bir sergi alanı… Buraya girişte size iphone benzeri Alman Tonwelt firmasının ürünü bir audioguide ve kulaklık veriyorlar (bilete dahil) ve tüm sergi alanını bu cihaz ile geziyorsunuz. Bu noktada bu audioguide’ın üzerinde durmam gerekli zira sonradan öğrendiğim kadarıyla Tonwelt Almanya’da yaşayan bir Türk (Gürsan Acar) tarafından kurulmuş çok dilli ses kayıt sistemleri üzerine uzmanlaşmış bir firma. La Cité du Vin’in Kalıcı Sergi alanı tamamen Tonwelt’in yarattığı sistem ile bütünleşmiş ve bu sistem sayesinde istenilen interaktif seviyeye ulaşılabilmiş. Söz konusu audioguide olmadan burayı gezmeniz çok zor zira çoğunlukla cihaz otomatik olarak sergi alanındaki modüllerle interaktif iletişime giriyor ve seçtiğiniz dile göre (8 ayrı dil var ancak Türkçe yok) kulaklıktan o modülle ilgili bilgileri dinleyebiliyorsunuz. Ayrıca bazı modüllerde cihaz okuyucu işaretler var ve audiogude’ı uzaktan okutarak modülleri çalıştırabiliyor ve içindeki seçeneklerden herhangi birini veya tamamını keşfedebiliyorsunuz. Bu inovatif ürün sayesinde aleti personalize ederek sergi alanını gezmeniz de mümkün…

Tonwelt’in audioguide’ını ve kulaklığı alıp kalıcı sergi alanının içine giriş yapıyorum… Karşıma ilk çıkan alanın20160624_093437 adı “Dünya Bağları” (Les Vignobles du Monde) ve öncelikle devasa boyutta 3 büyük ekran geliyor önüme… İnsana ilk bakışta direk olarak “vay anasını” dedirtecek güzellikte bağ alanlarının helikopterden çekilmiş görüntülerini izliyorum… Toplamda 17 ülkeden 22 farklı bağ alanının görüntüsünü sırayla ekranlardan izlemeye koyuluyorum. Bir ekranı seçip ahşap sıralardan birine oturuyorum ve dünya bağlarını gezmeye başlıyorum… Fransa’dan Medoc, St Emilion, Alsace, Champagne, Banyuls ve Chateaunuef-du-Pape bağları, Almanya’dan Ren Vadisi, İtalya’dan ConeglianoValdobbiadene, Portekiz’den Alto Duoro, Arjantin’den Mendoza, İspanya’dan Lanzarote Adası, İsviçre’den Lavaux, Yunanistan’dan Santorini Adası, Macaristan’dan Tokaji, ABD’den Washington Eyaleti, Şili’den Elqui Vadisi, Güney Afrika’dan Stellenbosch, Avustralya’dan Adelaide Hills, Fransız Polynezyası’ndan Rangiroa, Yeni Zelanda’dan Marlborough, Kanada’dan Okanagan Vadisi ve Japonya’dan Yamanashi bağları teker teker önümden geçiyor… Farklı bölgelerden ve iklimlerden gelen bu görüntüler bambaşka bir görsel şölen aslında, bir yerde hiç bitmesin istiyorsunuz ama sergi alanında deneyimlenecek onlarca farklı şey var ki bu yüzden görüntüler bitince yerimden kalkıyorum ve yavaştan diğer modüle geçiyorum…

20160624_093825Tahmini 1 metre çapında olduğunu düşündüğüm 5 büyük kürenin olduğu “şarap gezegenleri” (planetes du vin) modülüne geliyorum. Her bir küre, ön tarafında büyükçe birer ekrana bağlı ve audioguide’ı okutup elinizle kürenizi çevirdiğinizde interaktif olarak ekranlardan o modüle ilişkin görüntüler ve bilgiler gelmeye başlıyor. Kürelerin herbirinin ayrı bir teması var: İklim, tarih, üzüm çeşitleri, şarap ekonomisi, bağlar ve miras (UNESCO tarafından listelenmiş bağ alanları). Modüller içerisinde küreyi hareket ettirerek o modüle ilişkin konuyla ilgili ekrandan istediğim bilgiye ulaşıyorum… Burası şarap dünyasını tüm yönleriyle anlatmayı hedefleyen bir yer olduğundan hemen Türkiye ile ilgili acaba ne var diye bakınmaya başlıyorum.. Örneğin az bilinen üzüm çeşitlerini anlatan küreye geldiğimde küreyi Türkiye’ye getiriyorum ve ekranda karşıma ülkemizden tek bir üzüm çeşidi çıkıyor: Sultaniye. Önce biraz hayal kırıklığına uğruyorum ve sonrasında Yunanistan’dan da sadece Assyrtiko’nun olduğunu görünce bu konuyu Fransızların biraz fazla özet geçtiğini düşünüyorum… Şarabın tarihine ilişkin bilgilerin anlatıldığı kürede ise şarabın doğduğu topraklar olan Kafkaslardan başlayıp Anadolu’ya geçişi ve sonrasında Batı uygarlıklarına ulaşmasının hikayelerini dinliyorum… Şarap ekonomisi ile ilgili bölümde ise ülkemizin esamesinin okunmadığını görmek beni hiç şaşırtmıyor nedense…

Kürelerin hemen önünde interaktif köşegen tabloların olduğu “teruarlar tablosu” (la table des terroirs) modulüne20160624_095459 geçiyorum… Teruarı oluşturan faktörlerden ‘toprak, iklim ve insan’ faktörlerinin dokunmatik tablolar vasıtasıyla anlatıldığı modülde Fransa’dan Bordeaux ve Burgonya, Almanya’dan Mosel, İspanya’dan Rioja, Arjantin’den Mendoza, Kaliforniya’dan Napa Vadisi, Avustralya’dan Barossa, Yeni Zelanda’dan Marlborough, İtalya’dan Chianti Classico ile Gürcistan yer alıyor. Burası sergi alanının en özel yerlerinden biri kanımca zira direk olarak şarap üreticilerinin, bağcıların, önologların ve bahsettiğim bölgelerde şarapla ilgili çalışan önemli kişilerin karşısında durup onlardan teruarlarını, şarap yapım tekniklerini, bağlarını dinleyebiliyorsunuz. Örneğin Gürcistan’dan bir üreticiden qvevri tekniğini dinliyor ve izliyorum…

20160624_100458“Dünya Bağları” alanından çıkıp, “Bağdan kadehe” (de la vigne au verre) isimli alana giriş yapıyorum… Bu alan ilk olarak Teruarlar Tablosu modülünün hemen arkasında yer alan “E-Vigne” modulü ile başlıyor aslında… Toplamda 18 dokunmatik tablodan oluşan “e-vigne” modulü ile bir nevi interaktif bağ yaratılmış… Tabletler adeta bir bağdaki üzümler gibi ahşaptan asmalar üzerinde konumlandırılmış ve aralarına interaktif yapraklar yerleştirilmiş. Her bir tablet bağ ile ilgili bir konuyu anlatıyor. Audioguide sayesinde interaktif olarak tabletlerdeki filmleri izleyebiliyor ve ilgili bilgileri görüp dinliyorum…

E-vigne’ı geçip “Şarabın Başkalaşımı” (Les Métamorphoses du Vin) isimli modüle geçiyorum… Paslanmaz çelik, ahşap20160624_102717 ve camdan yapılan ve herbirinde interaktif ekranlar bulunan 3 büyük yapı çarpıyor gözüme… Önce tankta şarabın oluşmasının anlatıldığı yapıya bakıyorum. Hasat zamanı ile başladıktan sonra fermantasyon sürecinin çok keyifli anlatıldığı ve şarabın nasıl yapıldığı hakkında eğlenceli interaktif oyunların olduğu bir modül bu. Sonrasında şaraphanede neler dönüyor onu anlatan bir modül ve en sonda da mahzende neler olup bittiği ve hatta şarabın yıllanmasına kadar uzanan bilgilerin ve süreçlerin aktarıldığı bir başka interaktif modülü keşfediyorum.

20160624_103341“Bağdan kadehe” alanında son olarak karşıma 6 tane büyükçe ahşap şişe çıkıyor. Her bir şişe ortadan ikiye ayrılmış ve içine genişçe yuvarlak yapıda dokunmatik ekran yerleştirilmiş. Her bir şişenin ayrı bir şarap stilini temsil ettiğini görüyorum: Beyaz, Kırmızı, Roze, Tatlı, Köpüklü ve Fortifiye Şarap… Burası “Şarapların Portresi” (Portraits des Vins) olarak adlandırılmış ve audiguide’dan teker teker her bir şişenin önündeki ekrandan şarap stillerine ilişkin bilgileri, tarihçesini, çeşitli görselleri ve videoları izlemeye koyuluyorum… Bu arada Tonwelt oldukça akıllı bir sistem yarattığından yanınıza bir başkası geldiğinde kendi seçtiği dilden aynı şeyi dinleyip izleyebiliyor…

“Bağdan kadehe” isimli süper interaktif modülden çıkıp daha düşük bir interaktiviteye sahip ve biraz da insanı (az20160624_095933 da olsa) klasik bir müzedeymiş gibi hissettirecek bir modüle giriyorum: “Medeniyetlerin merkezi” (Au Cœur des Civilisations)… Burası tahmin edebileceğiniz gibi şarabın doğumundan günümüze kadar gelen, kısacası şarabın tarihçesini anlatan bir modül… Oda oda dolaşarak Kafkaslardan Eski Mısır’a, Antik Yunan’dan Orta Çağ Avrupası’na ve oradan da modern çağlara kadar gelen süreci keşfediyorum… Her bir oda kendi dönemini temsil eden figürler ve resimler ile donatılmış… Buradan çıkıp kendimi adeta bir geminin bordasında hissettiğim ve tahminim 200 derece civarında geniş bir ekrana bakarak eski dönemlerde gemi ile nasıl şarap ticaretinin yapıldığını anlatan çok güzel bir animasyon film salonuna giriyorum… 18. yüzyılda Madeira şarabı ticareti yapan bir İngiliz gemisinin hikayesini anlatan keyifli bir animasyon seyrediyorum… Bunun yanında ayrıca audioguide desteğiyle izlenebilen tarihsel olarak şarap ticareti yapılan 6 farklı nehir (Loire, Seine, Duoro, Ren, Rhone, Garonne) ile ilgili animasyonlar da var…

Buradan çıkıp bir duvarın önünde sırayla dizilmiş şişelerin içinde günümüz şarap dünyasındaki trendleri simgeleyen20160624_102818 küçük objeler görüyorum. Her bir şişe ayrı bir trendi işaret ediyor (inovasyon, pazarlama, paketleme, önoturizm, tasarım, mimari vb) ve audoguide’den bunu seçip direk olarak audioguide üzerinden bir kısa film izliyorum…

“Şarap ve Siz” (Le Vin et Vous) başlıklı alana geçdiğimde ise artık şarabın direk olarak insanla bütünleşmesini işleyen modüllerin olduğunu farkediyorum. Burada şarabın bir ‘yaşam sanatı’ olmasından yola çıkarak bunu paylaşmak, keşfedip keyif almak ve doğru şekilde tüketmek üzere kurgulu 5 farklı bir modül yer alıyor. Modüllerden birinde “Ünlülerin Banketi” olarak da çevirebileceğim (Le Banquet des Hommes Illustres) tarihte şarapsever olarak da bilinen ve aralarında Napolon, Jefferson, Voltaire, Rabelais, Maria Callas’ın da bulunduğu 12 ünlü kişilik animatif bir şekilde tiyatro ambiyansında kendi dönemlerindeki şarapları anlatıyor.

20160624_110849Animatif bir tiyatro edasındaki bu modülden çıkıp “5 Duyu Büfesi” isimli (Le Buffet des Cinq Sens) modüle geçiyorum… Şarabın tüm duyular ile olan etkileşiminden yola çıkarak hazırlanan bu modülde şimdiye kadar gördüğüm en muhteşem koku fanusları var… Oldukça geniş ve eğlenceli olarak La Cité du Vin’e özel olarak tasarlanmış koku fanuslarının yanında şarabın rengine ilişkin görsel duyulara hitap eden ekranlar (ki bunları da interaktif oyunlarla bir anlamda pedagojik bir yapıya kavuşturmuşlar) ve şarap terminolojisinden yola çıkarak diğer duyuların keşfedilmesini sağlayan belli başlı görseller var (örneğin kadifemsi şarap terimi için bir şişenin içine kadife kumaş konmuş vb…).

Şarabın sanat ile içiçe olduğu modül olan “Bachhus ve Venus”te ise yarı uzanarak oturduğunuz koltuklardan yukarıda asılı olan resimleri izliyorum… Hatta bu modülde şarap ve sinemaya ilişkin ilginç bir alan da keşfediyorum…

Burayı da geçerek kalıcı Sergi alanının en keyifli ve öğretici modüllerinden biri olduğunu düşündüğüm “Uzmanlarla20160624_105324 buluşma” (Tête-a-tête avec les experts) modülüne geçiyorum… Burada yaklaşık 1×0,5 m büyüklüğündeki ekranların karşısına geçip audioguide aracılığıyla dinlemek/izlemek istediğim konuyu ve uzmanı seçiyorum. Uzmanların hemen hemen hepsi Fransız. Aralarında ünlü önolog Michel Rolland ile 2000 Dünya Sommelier şampiyonu Olivier Poussier ve Michelin yıldızlı şef Helene Darroze gibi uzmanların yer aldığı kişilerin karşısında oturup şarap ticareti, bazı şarapların neden daha pahalı olduğu, şarap seçimi, yemek-şarap uyumu, sahte şaraplar, şarap ve sağlık gibi birçok farklı konuyu yorumlamalarını dinliyorum…

20160624_110615Uzmanlarla buluştuktan sonra şarabın bir “yaşam sanatı” ( Tout un art de vivre) olarak anlatıldığı modüle geçtiğimde oldukça keyifli bir ‘artırılmış gerçeklik’ modülü ile karşılaşıyorum. Burada genişçe 3 ayrı yemek(!) masası var ve herbir masada belirli bir konuyla ilgili birkaç uzman ekranda yer alırken ben de karşılarına kurulup masaya oturuyorum ve sanki beraber aynı masada sohbet edermiş gibi onların şarap hakkındaki aktarımlarını keşfetmeye çalışıyorum… Örneğin Helene Darroze Fransız gastronomisinde şarabın yerini yeniden tanımlarken tarihçi Franck Ferrand şarabın tarihte nasıl servis edildiği konusunda bilgiler anlatıyor… Masada ayrıca dokunmatik kitaplar da var ve oradan da konuşulan konularla ilgili ek bilgiler öğrenebiliyorum…

La Cité du Vin’in Kalıcı Sergi alanında sona doğru yaklaşmışken artık son 2 modülü keşfetme zamanı geliyor… Bu her iki modül de doğal olarak Bordeaux ile ilgili… Birisi Bordeaux’da 2000 yıldır süregelen şarap olgusunun varlığını günümüze kadar anlatan interaktif bir modül ve diğeri yani sergi alanının son modülü Bordeaux’nun şaraba dair destansı masalını anlatan müthiş bir illustrasyon…

Yaklaşık 3 saati geçen bir gezinin sonunda kalıcı sergi alanından Bordeaux modüllerini de keşfedip yavaş yavaş20160624_114935 çıkıyorum. Çıkarken audioguide ve kulaklığımı geri alıyorlar… Teşekkür edip tekrardan giriş katına yöneliyor ve asansöre binip 8. kattaki şarap tadım salonuna ve seyir terasına çıkıyorum. Yaklaşık 20 farklı ülkeden onlarca şarap burada sergileniyor ve bilete dahil olarak 5cl ölçüde 1 kadeh tadabiliyorum… Farklı bir ülkeden şimdiye kadar hiç denemediğim bir şarap tatmak istiyorum ve son yıllarda şarap dünyasında adını sıkça duyuran Çin’den bir kırmızı şarap seçiyorum. İşin komik tarafı servis yapan Fransız kıza şarabın Çin’in hangi bölgesinden geldiğini, sepajını vs sorduğumda, kız etiketin orasını burasını çeviriyor ancak tabi etiket komple Çince olduğu için o da bir şey anlamıyor, klasik bir Fransız paradoksu sonucunda ellerinde bu şarapla ilgili bir bilgi de olmadığını öğreniyorum velhasıl kadehte şarabın bağıra çağıra bana “Ben bir Bordeaux blendiyim” demesiyle kıza “bilgin olsun bu bir Bordeaux blendi gibi görünüyor, hani soran olursa…” diye anlatıyorum…

20160624_115504Normalde “seyir terasına elinizde kadehle geçmeyin” diye yazan etiketlere kimsenin aldırış etmediğini görünce ben de kadehimle dışarıya çıkıyorum ve uzaktan Bordeaux’yu süzüyor ve usulca akan Garonne nehrine karşı ilk kez tattığım Çin şarabımı keşfetmeye çalışıyorum… Şarabı sorarsanız kör tadımda birçok şarabı geride bırakabilecek nitelikte sağlam yapılı, konsantre ve gövdeli…

Fransızlar’ın muhtemelen “Dünya şarabının merkezi Fransa’dır ve Fransa’da şarabın kalbi Bordeaux’da atar” edasıyla çıktığı ve yaptıkları yatırımın ardından bunu iyi de anlattıklarını düşündüğüm La Cité du Vin’deki maceram burada sona eriyor… Geri dönüş için binadan ayrılıp B tramvayına doğru yürürken ve hatta tramvayda yol boyunca kendi kendime bir taraftan Bordeaux şehri La Cité du Vin sayesinde kendi “Bilbao efektini” yaratabilecek ve daha fazla turisti bu sayede şehirlerine çekebilecek mi diye düşünürken diğer taraftan şarabın doğduğu ve yayıldığı toprakların bugünkü halini düşünüyorum…

Bordeaux, Fransa, Fransız şarapları, şarap bar, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bordeaux Fete le Vin 2016…

20160623_114601Türk Hava Yolları’nın TK1391 sefer sayılı uçağı Bordeaux’nun orta halli Merignac Havalimanı’na inişe geçerken, uçağın sağ tarafından Garonne nehrinin Dordogne nehri ile buluştuğu ve “La Gironde” adını aldığı haliç ve hemen sonrasında Medoc bağlarına şöyle bir bakıyorum… Havanın az bulutlu ve açık olması sayesinde geniş bağ alanları daha net görünüyor, bağların yanında başlayan ormanların yeşil rengi ile Gironde’un çamurumsu rengi ayrı bir bütünleşiyor… Bordeaux’ya indiğinizde ise B terminalinin hemen yanında minik bir üzüm bağı karşılar misafirleri, pek çok insan terminal önünden kalkan otobüsleri beklerken farkında olmaz aslında ama muhtemelen dünyada içinde bağ bulunduran tek havalimanıdır Bordeaux…

Daha evvel bu blogda birkaç kez daha Bordeaux ve çevresi ile ilgili yazılar yazmıştım ancak bu kez ayrı bir heyecanı taşıyan bir etkinlik için bu yazıyı kaleme almaya karar verdim…

23-26 Haziran tarihleri arasında bu yıl 10.su düzenlenen Bordeaux Şarap Festivali’nin atmosferini yaşamak için Bordeaux’dayım. Festival her iki yılda bir yapıldığından şarap severler bu ünlü festivali hasretle bekliyorlar diyebilirim. Bu yılki festival için Bordeaux Belediyesi başta olmak üzere organizatörler çok ciddi bir çalışma ve bolca aktivite oluşturmuş ve festival programını geniş tutmuş.

Önce biraz festival biletinden bahsedeyim. Festival açılışından 3 gün öncesine kadar online olarak 16 €’dan20160623_114416 satılan festival bileti sonrasında 21 €’dan satıldı. Festivalde aldığınız online biletinizi festival bilet gişelerinden manyetik okuyuculu bir kart ve yanında verilen festival kadehi ve özel kılıfı ile değiştiriyorsunuz. Ayrıca pakete dahil olarak minik bilgilendirme broşürleri, kavında sadece Bordeaux şarapları yer alan onlarca Bordeaux restoranın listesini içeren küçük bir kitapçık ve 1 günlük toplu taşıma bileti de festival biletine dahil edilmişti. Biletle ilgili güzel olan şeylerden biri biletin tüm festival boyunca geçerli olmasıydı. Yani ilk gün aldığınız bileti son güne kadar rahatlıkla kullanabiliyordunuz.

Festival şarap kadehinde 5 cl limit çizgisi oluşturulmuştu ki bu önceki katıldığım festivallere göre ziyadesiyle iyi bir limitti aslında. Festivalde oluşturulan 11 büyük şarap standından birer adet şarap ve en beğendiğiniz 2 şarapla beraber toplamda 13 şarap tadımı bilet kapsamındaydı. Tadımlar için standlardaki manyetik okuyucudan kartınızı okutup istediğiniz yerden şarabınızı tadabiliyordunuz.

20160623_123507Şarap tadımlarının dışında bilete dahil farklı aktiviteler de vardı. Bordeaux Şarap Okulu “Ecole du Vin”in standında yer alan çeşitli şarap atölyelerinden birine katılmak, Bordeaux’nun en büyük negosiyanlarından ve şarap mahzenlerinden birisi olan Millesima mahzenlerine gezi, Ulusal Gümrük Müzesine ücretsiz giriş gibi farklı aktiviteler de bilete dahildi. Ayrıca festival boyunca çeşitli inidirimler ve hatta bir kadeh köpüklü şarap eşliğinde sınırlı sayıda Theatre Barriere Kumarhane jetonu dahi festival kapsamında bilete dahil edilmişti… Kısacası Bordeaux Şarap Festivali’nin şehirde farklı sektörlerin katılımıyla geniş bir ekonomiye hitap etmesi amaçlanmıştı…

Festival alanında toplamda 80 apelasyonun dahil olduğu 11 farklı şarap standı vardı ve bu standlar Bordeaux’ya20160623_115300 hayat veren Garonne nehri boyunca yaklaşık 2 km uzunluğunda “köy (village)” olarak adlandırılan 3 ayrı alanda yer alıyordu. Gündüz saat 11den gece yarısına kadar açık olan festival alanına giriş serbest ancak aktiviteler ve şarap tadımları için bilet kullanılması zorunluydu. Şarap tadımlarının yapıldığı standların bölge/üretici veya stil bazlı ayrıştırılmış olması güzel düşünülmüş bir uygulamaydı. Bordeaux apelasyonları Medoc/Graves, Rosé/Blanc/Crémant de Bordeaux/Entre deux Mers, Bordeaux/Bordeaux Superieur Rouge, Cotes de Bordeaux, St Emilion/Pomerol/Fronsac ile Sweet Bordeaux standlarına dağılmış iken Güney Batı Fransa’da yer alan Madiran, Pacherenc du Vic Bilh, Jurançon, Irouleguy vb apelasyonlar için de ayrı bir stand kurulmuştu. Ayrıca Mouton Cadet, Cordier ve Baron de Lestac gibi büyük üreticilerin de olduça büyük ayrı ayrı standları vardı.

Festivalin “Village 3” olarak adlandırılan alanında yemek standları yer alıyordu. Yemek standı derken tabi bu20160623_132352 festivalin Fransa’da özellikle de Güney Batı Fransa’da olmasından yola çıkarak doğal olarak bölge mutfağının önemli örneklerinin yer aldığı (başta kaz ciğeri, yöresel şarküteri ve peynirler ile tabi ki istiridye) yemek standları mini restoran havasını yaşatıyordu. Bu noktada önemli gördüğüm bir eksiklik yemek alanlarında hiç gölgelik vb bir alan yaratılmamış olmasıydı zira festivalin ilk iki günü oldukça sıcak ve üçüncü günü de hafif yağmurlu bir havada geçti. Bu anlamda yemek alanında yemek yerken direk olarak hava şartlarına maruz kalıyordunuz…

20160623_115650Festivalde en dikkat çekici standlardan birisi “Ecole du Vin”in kurduğu standtı diyebilirim. Festival alanının tam ortasında Village 2’de yer alan bu standta hem Bordeaux şarapları hakkında genel bilgilerin olduğu görseller, hem Bordeaux şaraplarına özgü aroma profillerini anlatan büyük koku fanusları hem de çeşitli şarap atölyelerinin yapıldığı farklı alanlar yer alıyordu. Yukarıda da yazdığım gibi festival biletine dahil olan aktiviteler arasında Ecole du Vin’in yaptığı farklı tadım atölyelerinden herhangi birine bir seferliğine katılmak ücretsizdi. Ayrıca standta beğendiğim aktivitelerden birisi de standın üstüne kurulan yapay bir teleskopla Bordeaux çevresindeki bağ alanlarının dahil olduğu 6 farklı kısa filmin izlenebilmesiydi.

Festivalin sponsorlarından olan Nadalié fıçıları hem fıçıdan yapılmış aksesuarların sergilendiği kendi standını20160623_121000 kurmuş hem de tüm festival alanına bolca fıçı koyarak alanda güzel bir görsellik kazandırmasının yanında ziyaretçiler için de bir nevi masalar oluşturmuştu…

Tüm bunlar olup biterken Bordeaux Şarap Festivali tabi ki sadece festival alanıyla sınırlı değildi. Festivalden aylar öncesinde açıklanan programda festival kapsamında farklı tadım etkinlikleri ile şaraphane ve bağ gezilerinin de olacağı açıklanmıştı. Tadım etkinlikleri festival alanına çok yakın konumda olan ünlü “Palais de la Bourse”ta yer alıyordu ve etkinliklere giriş için internetten ayrı bir bilet almak gerekiyordu. Benim de önceden online olarak rezervasyon yaptırıp bilet aldığım “1855 Grands Crus Classés” tadımında Palais de la Bourse’un tarihi “Tourny” salonunda ağırlandık. 1855 Grands Crus Classés klasmanında yer alan ve Haut-Medoc, Margaux, Saint-Julien, Pauillac, St Estephe ile Barsac ve Sauternes apelasyonlarından birer önemli temsilcisi Tourny salonunda küçük birer stand kurmuşlar ve tadım için yerlerini almışlardı.

20160623_181431Haut-Medoc’u temsilen Chateau de Camensac 2006 ve 2009 rekolteleriyle, Margaux’yu temsilen Chateau Boyd Cantenac 2005 ve 2013 rekolteleriyle, Saint-Julien’i temsilen Chateau Langoa Barton 2006 ve 2012 rekolteleriyle, Pauillac’ı temsilen Chateau Lynch Bages 2007 ve 2011 rekolteleriyle, Saint Estephe’i temsilen Chateau Lafon Rochet 2006 ve 2012 rekolteleriyle, Barsac’ı temsilen Chateau Coutet 2009 ve 2011 rekolteleriyle ve Sauternes’i temsilen de Chateau d’Yquem 2008 rekoltesiyle etkinlikte yer almıştı. Tadım etkinliğinde başta Amerikalılar olmak üzere yabancıların ilgisi bir hayli fazlaydı diyebilirim.

Bordeaux Turizm Ofisi, festival kapsamında “Pass Vignobles” isminde Bordeaux çevresindeki bağlara ve şatolara özel tur programları düzenledi. Hatta bu programlar arasında teknede özel bir nehir turu ile St Emilion turu da yer alıyordu. Turlar bilet ücretine dahil değildi ve ekstra olarak internet üzerinden satılıyordu.

Bu yılki festivale dünya şarapçılığında önemli yeri olan 7 farklı şehir/bölge davet edilmişti. Bu bölgeler Bilbao-20160623_121433 Rioja, Cape Town – Cape winelands, Mainz – Rheinhessen, Mendoza, Porto, San Francisco – Napa Valley ve Valparaiso – Casablanca valle idi… Ayrıca Bordeaux şarapları üzerine festival düzenleyen Quebec, Brüksel ve Hong-Kong da festivale davet edilen şehirler arasındaydı. Beni biraz hayal kırıklığına uğratan durumlardan birisi özellikle yukarıda bahsettiğim dünyanın farklı yerlerinden davet edilen 7 farklı şarap bölgesi için festival alanında tek bir stand kurulması ve o standın da basit bir tanıtım standı olmaktan öteye geçememesi oldu. Bu bölgelerin şarap tadımları tıpkı 1855 Grands Crus Classés tadımında olduğu gibi Palais de la Bourse’ta ekstra bilet satılarak yapıldı.

20160625_112614Festival kapsamında yapılan alternatif aktivitelerin belki de en güzellerinden birisi de sokak sanatçılarına ayrılan özel bir bölümdü ve sanatçılar burada kendilerine ayrılan alanlara gelip kendi tarzlarında resimlerini festival boyunca yaparak sergilediler. Bunun yanında 1896 yılında Fransa’nın Nantes şehrinde transatlantik kakao ticareti için yapılan Belem yelkenlisi de festival için özel olarak festival alanında Village 1 içindeki rıhtıma yanaşarak festival boyunca ziyaretçilere açık tutuldu. Yine eğlenceli aktivitelerden biri de Lussac Saint-Emilion’da yer alan “Fıçı Çevirenler Kulübünün” (Le Club des Rouleurs de Barriques de Lussac Saint-Emilion) yaptığı fıçı çevirme gösterileri idi. Fıçı çevirme aktivitesinin sadece Fransa’da değil muhtemelen dünyadaki son temsilcileri olan bu arkadaşlar arasında küçüklerin de yer almasına nedense hiç şaşırmadım… Festivalde müzikten dansa, sinemadan plastik sanatlara kadar sanatın farklı dallarının da şarapla buluşturulduğu ve festival etkinlikleri kapsamına alındığı Bordeaux Şarap Festivali güneş battıktan ve hava artık karardıktan sonra bambaşka bir ambiyansa dönüşüyordu…

20160625_164147

Festival boyunca hergün akşam saat 23:00’te Palais de la Bourse’un 200 metre uzunluğunda ve 30 metre20160625_230630 yüksekliğindeki ön cephesi muhteşem bir ses/ışık şovuyla festivali bambaşka bir ortama sokuyordu. Belçikalı Dirty Monitor sanatçıları ve ünlü ışıkçı Bruno Corsini ve Dushow’un yarattığı “Racines” (Kökler) ismindeki multimedia gösterisi Bordeaux, bağlar, şarap, dünya ve insanın kendisiyle ilgili bir yolculuğa uzanıyordu… Festival alanından Palais de la Bourse’a kadar olan geniş alan boyunca toplanan binlerce kişi her gece ellerinde birer kadeh şarap eşliğinde bu eşsiz gösteriyi izleme fırsatı buldular…

20160625_233315Festival ise her gün akşam saat 23:30’da Garonne nehri üzerindeki bir tekneden atılan yüzlerce havai fişeğin dakikalarca Bordeaux semalarını aydınlatmasıyla son buldu. Her akşam şarabın renklerini temsilen mavi (hava ve su), beyaz (teruar ve beyaz şarap) ve kırmızı (kırmızı şarap) renkten biri ana tema olarak seçilmişti. Fişekler atılırken arka planda 70lerden günümüze Fransız şarkılarının çaldığı ve çoluk çocuk herkesin dansederek izlediği süper keyifli havai fişek gösterileri her akşam festivalin kapanışını temsil ediyordu.

Biraz da rakamlardan bahsedeyim… Festival sonunda açıklanan raporlara göre festivali yaklaşık 650.000 kişi ziyaret etmiş. Toplamda 57.000 festival bileti satılmış (Bu rakamlar bir önceki festivale göre %11’lik bir artış demek bu arada). Yine, benim de katıldığım 1855 Grands Crus Classés tadım etkinliği 15 gün öncesinden tamamen tükenmiş (toplamda 720 kişilik bir etkinlikti bu). 600 ziyaretçi de bağ gezilerine katılmış. Dünya şarapları tadımında sayı biraz daha düşük sadece 161 kişi bu tadımlarda yer almış. Buna karşın Bordeaux Şarap Okulu (Ecole du Vin) standındaki aktivitelere tam 6567 kişi katılmış…

23-26 Haziran tarihleri arasında 4 gün boyunca devam eden festivalin bütçesi 2.475.000 Euro olmuş ve toplamda 1000’in üzerinde şarap üreticisi ve negosiyan ile 320 akredite gazeteci (Fransız ve yabancı) festivalde hazır bulunmuş.

Rakamların ciddiyeti sanırım 25 Haziran Cumartesi günü için verilen rakamlardan daha iyi anlaşılır zira Cumartesi20160623_214011 günü boyunca standlarda toplamda 150.000 adet şarap degustasyon için servis edilmiş ve akşam saat 22:45 – 23:00 arasındaki 15 dakikalık süre boyunca (ki o dakikalarda ben de oradaydım mahşeri kalabalığı gayet iyi yaşadım…) tüm standlarda tam 5018 degustasyonu servisi yapılmış ki bu rakam her 6 saniyeye bir şarap servisi demek !

Bir başka ilginç olay ise, festival sırasında hamile bir kadının festival alanında sancılanıp suyunun gelmesi üzerine hastaneye kaldırılmasının ardından bebeğini doğurması ve yeni doğan bebeğe Bordeaux Şarap Festivali’ni düzenleyen organizatörlerin “ömür boyu” giriş bileti vermesi…

Ne diyelim… bizim açımızdan üzerine konuşulacak ve yazacak o kadar çok şey var ki…

Bordeaux, Fransa, Fransız şarapları, Şarap festivalleri, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim İspanyam… (-3- Santiago de Compostela, A Coruña, Cambados)

Santiago de Compostela:

Kutsal hac yolu olan “Camino de Santiago”nun resmi olarak son durağı olan Santiago de Compostela’da hayatgalicia-santiago2 belki de bir nevi Praza do Obradorio’ya açılan sokaklardan ibarettir. Özellikle birbirine paralel iki sokak olan Rua do Franco ile Rua Raiña üzerinde bolca tapas bar ve restoran bulunur. Buradaki barlardan herhangi biri size Padron Biberi’nden Galicia usulü Empanada’ya, bölgenin enfes kabuklu deniz ürünlerinden Albariño şaraplarına sayısız seçenek sunar… Benim burada girip beğenmediğim bir yer olmadı ancak bu bölgede farklı bir yerden bahsedecektim, o da süper keyifli bir şarap barı/şarap mağazası olacaktı ancak bu yazıyı hazırladığım sırada üzüntüyle öğrendim ki 85 yıllık tarihinin ardından Rua Raiña 3 numaradaki “Vinoteca O Beiro” kapanmış ki umarım bu geçici bir durumdur ve O Beiro kapılarını tekrardan açar…

galicia-santiago4Restaurante O’42 (Rua do Franco, 42): Burası Compostela’daki diğer birçok yer gibi Galicia’ya özgü deniz mahsullü yemekleri çok iyi yapan yerlerden biri. Ayrıca et severler için de güzel seçenekler var. Ama yine de Galicia’ya özgü pardon biberinden Empanada’ya, deniz tarağından, midye türevlerine, karideslerden, ahtapota muhteşem bir ziyafet sizleri bekliyor diyebilirim. Tabi ki tüm bunların yanında bölgeye özgü güzel bir Albariño çok ama çok iyi gider. Albariño’ya alternatif olarak da Godello öneririm… Kırmızılar içinse Bierzo, Ribeira Sacra ve Monterrei bölgeleri mutlaka denenmeli…

A Coruña:

San Sebastian’da La Concha plajına benzer nitelikteki Riazor Plajı ile A Coruña için doğal bir deniz mahsulleri cenneti denilebilir. Buradan Pontevedra ve sonrasında Vigo’ya kadar uzanan hat boyunca kabuklu deniz ürünleri zirve yapar ve İspanya’nın bu bölgesinin en ilginç deniz ürünü Percebes de burada gurme sofralarındaki yerini alır… Şehir merkezinde Rua Esterella ve çevresi keyifli barların bulunduğu güzel bir alternatif.. Daha turistik diyebileceğim Maria Pita meydanı civarlarında da güzel restoranlar ve barlar var..

A Taberna de Cunqueiro (Rua Esterella 22): Burası Rua Esterella’da yer alangalicia-santiago3 tapas barlardan biri… Burada benim hoşuma giden şeylerden biri güzel ve geniş sayılabilecek bir şarap menüsü bulunması ve fiyatların da oldukça uygun olmasıydı… Bu anlamda bol şarap içmek ve yanında da lezzetli tapaslar yemek isteyenler için birebir… Kalabalık bir grupsanız güzel bir magnum şişe de açtırabilirsiniz…

Casa Claudio (Calle de San Andrés, 113): Coruña’ya gelip şarap ve gurme ürünleri almak isteyenler için önerebileceğim güzel bir adres Casa Claudio. Burada İspanya’nın tüm bölgelerinden çok iyi şarap örnekleri olmasının yanında yöresel likörler ve diğer alkollü içkiler de raflarda sıralanmış. Ayrıca burada esas bakıp alın diyeceğim ürünler ise konserve kabuklu deniz ürünleri… Özellikle Bask bölgesinden Galicia’ya uzanan Atlantik hattında çok iyi deniz mahsulü konserveleri var ve bunlar bizdeki gibi değil çok daha gastronomik boyutta hazırlanıp kullanılıyor…

Cambados:

Rias Baixas’ın göbeğinde Pontevedra’ya doğru inerken batıya yönelip süper sevimli balıkçı kasabası Cambados’a uğrarsanız eğer, önce kasabanın girişine yakın Martin Codax şaraphanesinde bolca Albariño tadın ve bölge teruarı hakkında şaraphaneden bilgi alın, sonrasında da Cambados’taki sevimli Casa Pintos’ta kendinize bir ziyafet çekin…

20130902_144540Casa Pintos (Calle de Montiño de Abaixo, 13): “Spain on the Road Again” herhalde bir ülke gastronomisi hakkında yapılmış en güzel programlardan biridir. New York Times yazarı Mark Bittman, Oscar ödüllü yıldız Gwenyth Paltrow, Claudia Bassols ve ünlü İtalyan şef Mario Batali’nin yer aldığı programın Galicia ile ilgili bölümünde gittikleri yerlerden biri olan Cambados’daki Casa Pintos açıkçası bizi de mest etti. Deniz ürünlerini bir yana bırakıyorum buraya sadece mekanın sahiplerinden Maria Teresa’nın yaptığı peynirli tatlı için bile gidilir. Şarap olarak kendi yaptıkları Albariño’larını getiriyorlar. Öncelikle okyanustan taze çıkmış çiğ istiridye ile başlayın ve ardından mutlaka Navajas (sülünes), deniz tarağı, kum midyesi ve pimientos de padron ile devam edin. Bunlardan başka kabuklu olarak taze ne varsa deneyin derim… Süper bir final için mutlaka Maria Teresa’nın peynirli tatlısını sorun…

Albarino, Bierzo, Galicia, gastronomi, gastroturizm, Restoranlar, Rias Baixas, yemek-şarap uyumu, şarap bar, şarap dünyası, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | 2 Yorum

Benim İspanyam… (-2- San Sebastian/Getaria/Bilbao/Pamplona/Logroño)

San Sebastian/Donostia:

SONY DSC

SONY DSC

Üzerinde fazla konuşmaya gerek olmayan bir memlekettir San Sebastian veya Bask diliyle Donostia… İspanya’nın çok kültürlü yapısını yansıtan en güzel yerlerden biri olan Bask Ülkesi’nde (Pais Vasco) muazzam güzellikte bir şehirdir kendileri… Bana “nerede yaşamak istersin?” diye sorsalar hiç düşünmeden ilk üçe koyacağım güzeller güzeli San Sebastian’da Bask mutfağının doruk yaptığını, dünyada kişi başına en fazla Michelin yıldızlı restoranın düştüğünü, inanılmaz güzel pintxo barlarda deniz mahsullerinin envai çeşidinin bulunduğunu anlatmak burada olup bitenin çok çok küçük bir porsiyonu olur sadece… Özellikle eski şehir (Parte Vieja) tarafındaki Pintxo Bar’ların tamamı iyidir, bazıları çok iyidir ve bu böyle gider… Burada yazacaklarım benim çok iyi bulduklarım arasında olmakla birlikte bana göre bunların da üzerinde olan ve gerçekten şimdiye kadar gittiğim en iyi Pintxo Bar olan Aloña Berri (üstelik eski şehir bölgesinde değil, nehrin karşı tarafındaki mahalledeydi) ne yazık ki kapanmış ve bu yazıya dahil edememenin üzüntüsünü yaşıyorum… Bunun dışında Michelin yıldızlı restoranların hepsine gidebilirsiniz tabi ki, bunlara saygım sonsuz…

Garbola (Paseo de Colon, 11): Listenin başına klasik bir pintxo bar bekleyenler azgarbola2 biraz sabretsin ben öncelikle Paseo de Colon üzerinde yer alan ve bana göre San Sebastian’ın en keyifli barı Garbola’dan bahsedeyim… Gregorio Martinez (kısa adıyla Goyo) yıllardır bu barın değişmeyen yüzü olarak en klasik Cin-tonik’ten çok iyi Mojito’lara ve kendine özgü kokteyllere kadar müthiş kokteyller yapıyor… Ben Mojito hayranı birisi olarak burada içtiğim Mojito’yu halen unutmuyorum… Daha da ötesi kıtır ekmek üstünde enfes pintxo’lar yapıyorlar ve kokteyllerle birlikte çok iyi gidiyor…

SONY DSC

SONY DSC

La Muralla (Calle Embeltran, 3): San Sebastian’ın eski şehrinin (Parte Vieja) içinde yer alan La Muralla Michelin rehberinde yer alan restoranlardan. Şarap dahil fiyat-kalite dengesi oldukça iyi klasik Bask mutfağından örneklerinin belki bir seviye daha modern stilde sunulduğu (Txipirones veya ‘Bacalao al pil pil’ gibi) set menüleri var ve gerek deniz mahsulleri gerekse de et yemekleri çok iyi seviyede diyebilirim. İspanya’da Michelin rehberine girmiş ve yıldız alabilecek kadar iyi ayarda o kadar çok restoran var ki… La Muralla da benim için bunlardan biri. La Muralla’yı keşfetmemiz esas olarak kardeş restoranı La Fabrica’da yer olmamasıyla oldu. La Fabrica’ya gidip yer bulamayınca La Muralla’da yer bulduk ve iyi ki de burada bulunmuşuz diyorum…

Ganbara (San Jeronimo, 21): Burası şehrin belki de en meşhur tapas bar/restoranlarından biri. Sadece pintxo usulü tapaslar değil aynı zamanda klasik Bask mutfağından seçkilerin de olduğu oldukça iyi bir restoranı da var. Eğer restoran tarafında oturmak isterseniz özellikle Txipirones en su tinta (kendi mürekkebinde pişmiş mürekkep balığı), Kokotxas de bacalao (Morina balığı yanağı) mutlaka deneyin.. 2 kişilik balık seçeneklerini de bakmakta fayda var…

La Cuchara de San Telmo (Calle 31 de Agosto, 28): Hola’ya gelen bazı müşterilerim bana San Sebastian’da bazı yerlerde hep ayakta yemek zorunda olduklarından hiç memnun olmadıklarını anlatmışlardı. İçimden onları Allah’a havale ettikten sonra aklıma La Cuchara de San Telmo geldi… Eğer siz de “ben oturmadan yemek yiyemem, burası çok kalabalık, ben siparişimin hızlı gelmesini isterim vs” gibilerindenseniz, bir alttaki yere geçin derim… La Cuchara de San Telmo’ya gitmek için Calle 31 Agosto’dan San Telmo müzesine dönüp sokağın sonuna kadar yürüyün, mekan hemen sağ köşede kalıyor. Bulunması biraz zor bir sokakta gibi görünse de burayı bulup içine bir kere girdikten sonra bir daha çıkmak istemiyor insan. Burada benim Hola’da da uyguladığım menü üzerinden pintxo sipariş etme yöntemi var… Ayrıca modern stil daha küçük porsiyonlu yaratıcı yemekler de menüde yerini almış durumda. Ayrıca menüde çok iyi ravioli ve risotto seçenekleri de var.

Gandarias Jatetxea (Calle 31 de Agosto, 23): Yukarıda da yazdığım gibi San

SONY DSC

SONY DSC

Sebastian’ın Eski Şehir bölgesinde özellikle hemen her sokakta hatırı sayılır derecede iyi pintxo barlar mevcut. Bazı barlar sadece pintxo servisi verirken bazıları hem pintxo hem de klasik restoran servisi de vermekte. Gandarias da bunlardan biri ve iyi olan taraflarından biri de şarap konusunda çok iyi seçenekleri olması. Hatta ciddi bir sherry listesi de var üstelik…

Borda Berri (Calle Fermin Calbeton, 12): Yine tıpkı La Cuchara de San Telmo gibi Türkiye’de uygulanması çok zor olabilecek yani oturma düzeni olmayan bir mekan da Calle Fermin Calbeton’daki Borda Berri… Stil ve kalite anlamında La Cuchara de San Telmo’ya çok benzeyen bu mekan ağırlıklı olarak küçük porsiyon tapas stili yemekleri ile ünlü. Bardaki tahta menüden siparişinizi verin ve müthiş lezzetleri bir kadeh Txakoli veya Sidra eşliğinde beklemeye koyulun…

Txepetxa (Calle Pescaderia, 5): Hola’da sunduğum en sevilen pintxo’lardan olan ton balıklı ançüezli ve sardalyalı pintxoların anavatanı diyebileceğim Txepetxa özellikle ançüez, sardalya vb pintxoları ile ünlü… Burada aksiyona gilda ile başlamanızı öneririm…

Getaria:

San Sebastian’dan arabayla yaklaşık 30 dakika uzaklıktaki balıkçı köyü Getaria çok iyi balık restoranlarıyla gastronomi dünyasında oldukça ünlü bir yer. Ülkemizde son yıllarda özellikle Vedat Milor’un yazılarında sıklıkla bahsettiği 1 Michelin yıldızlı balık restoranı Elkano da bulunuyor. San Sebastian’da pintxo barlarda sohbet ettiğim birçok kişi bana Elkano’nun çok iyi bir yer olduğunu ancak en az onun kadar iyi ve hatta fiyat kalitede ondan daha iyi bir yerden bahsettiler: Asador Astillero…

astilleroAsador Astillero (Muelle, 1): Getaria balıkçı limanına bakan Asador Astillero, Kuzey İspanya sularından çıkan en taze balıkların ve kabukluların muhtemelen yeryüzünde en iyi şekilde pişirildiği yerlerden biri olsa gerek… Yengeç, karides, midye türevlerinden, balık yanağına (kokotxa), Bask mutfağına ait en geleneksel morina balığı yemeklerinden efsane Atlantik Kalkan’ına her şeyin çok ama çok iyi yapıldığı gerçekten sağlam bir balık restoranı burası… Getaria’nın aynı zamanda iyi bir Txakoli şarabı apelasyonu olduğunu düşünürsek, yemeklerin yanında hangi şarabın içileceğini fazla düşünmemek gerek… Bu arada restoranın altında girişte çok güzel bir konserve ve şarap dükkanı var, yemekten sonra buraya mutlaka uğrayıp yerel konservelerden ve Getaria bölgesi Txakoli’lerden mutlaka alın derim…

Bilbao:

Şehircilikte Bilbao efekti olarak adlandırılan Guggenheim Müzesi’nin bulunduğu Bilbao bana genelde az biraz kasvetli bir şehir gelir. Yağmurun yağmadığı güneşli bir güne denk gelirseniz şanslısınız demektir. Böyle bir günde Bilbao’da bulunursanız mutlaka tadını çıkarın derim. Eski şehir sokaklarında (Casco Viejo) bolca bulunan pintxo barlara bir alternatif de Plaza Nueva üzerinde yer alanlardır. Ancak ben bu yazıda Bilbao’da bulunduğum sırada gittiğim üst segment bir restoranı ele aldım: Mina…

Mina (Muelle Marzana): Bilbao şehir merkezini ikiye bölen Nervion nehrinin sol

SONY DSC

SONY DSC

yakasında (eski şehrin karşısı) kalan Mina’ya ilk gittiğimde Michelin rehberinde değildi. Ancak burada yaşadığımız deneyim hem lezzet hem de servis adına öyle iyiydi ki masadaki herkese buranın çok rahat Michelin yıldızı alması gerektiğinden bahsettim… ve aldı da… Şu an Mina’nın 1 Michelin yıldızı var ve bunu 2’ye çıkarmak için uğraştıklarından eminim. Degüstasyon menulerinden gitmenizi tavsiye ederim, 10’lu veya 7’li degüstasyon menüleri var… Fiyat-kalite olarak İspanya’daki tek yıldızlı Michelin’ler içerisinde iyi olanlarından sayılabilir kanımca… Mutlaka rezervasyon yaptırın…

Pamplona:

Dünya’nın tartışmasız en ünlü ve en çılgın festivallerinden “San Fermin”in yapıldığı Pamplona’da tapas adına özellikle bir yer bu işlere meraklı tüm İspanyollar tarafından biliniyor: Bar Gaucho…

gaucho2Bar Gaucho (Calle de Espoz y Mina, 7): Hola’ya bazen Pamplonalı İspanyol müşteriler gelirdi, “Pamplona’da Bar Gaucho’ya gittim ve çok beğendim” dediğim zaman gözleri dolardı, zira Bar Gaucho en az San Fermin festivali kadar değerli bir varlık Pamplonalılar için… Burası bana göre İspanya’daki en iyi tapas barlardan biri… Yani bunu neye göre belirlediğimi gerçekten bilmiyorum desem yalan olmaz sadece İspanya’da bulunduğum onlarca tapas bar arasında bir seçmece yapsam kesinlikle ilk 5te olacak bir mekan Bar Gaucho… Kesinlikle sıcak stil tapaslarından ve bilhassa eğer varsa kaz/ördek ciğerli olanlardan deneyin derim… Muazzam bir sos dengesi var tapaslarda… Tapaslara konulan soslar ekstra olarak tapası üst düzey bir noktaya ulaştırıyor…

Bonus – Europa (Calle de Espoz y Mina, 11): Pamplona şehir merkezinde bulunan tek

SONY DSC

SONY DSC

Michelin yıldızlı iki restorandan biri olan Europa Bar Gaucho ile aynı sokakta yer alıyor ve Hotel Europa’ya bağlı bir restoran. Burası özellikle şarap dahil güzel ve uygun fiyatlı menü sunabilen iyi bir restoran diyebilirim. Degüstasyon menüsünde her bir yemekle şarap eşleşmesi dahil 80 Euro’nun altında bir bedel ödüyorsunuz ki bu rakam Michelin yıldızlı bir restoran için gerçekten çok iyi. Ayrıca tahmin edilebileceği üzere çok iyi bir şarap menüsü var ve fiyatlar da (özellikle de ülkemizle karşılaştırdığımda) inanılmaz komik kalıyor… Mutlaka rezervasyon yaptırın…

Logroño:

İspanya’nın en ünlü şarap bölgesi La Rioja’yı ziyaret edenler genelde Logroño’da kalır. Bu şehir aynı zamanda Camino de Santiago’nun en önemli duraklarından biri olduğundan şehrin tarihi merkezinde bolca hacıya ve yerlerde de Camino de Santiago’ya özgü deniz kabuğu işaretlerine rastlamak pekala mümkün. Burada iki yer benim için çok önemli. Birisi bir mekan değil, komple bir sokak; Calle Laurel ve diğeri de İspanya’da yiyebileceğiniz en iyi Chuleta (pirzola) mekanlarından birisi olan Taberna Herrerias…

SONY DSC

SONY DSC

Calle del Laurel: İspanya’daki birçok şehirde olduğu gibi Logroño’da da özellikle tapas barlara ve çeşitli restoranlara ayrılmış bir sokaklar grubu var ve merkezinde de Calle Laurel yer alıyor… Burası aslında Calle San Agustin, Calle Capitan Gallanza, Travesia del Laurel ile birleşince gayriresmi bir açıkhava gastronomi kompleksi oluşturan süper keyifli bir bölge. Laurel belki 3 metre genişliğinde uzunca bir sokak ancak sağlı sollu çok güzel tapas barlar, restoranlar ve şarap barları var… Burada tek bir mekanda takılmayın derim, bardan bara birkaç tapas atarak ve birer kadeh içerek farklı barları deneyin, çok daha keyifli olacaktır…

Taberna Herrerias: Hola’yı birgün ziyaret eden Amerikalı misafirlerimiz vardı.herrerias Onlardan bir tanesi salata tarzı bir şeyler istedi ve ben de ona Herrerias’ta gördüğüm usülde ve tesadüfen o gün taze olarak köyden gelen büyük boy domateslerden yaptığım bol zeytinyağlı ve deniz tuzlu en basitinden ve en lezzetlisinden bir domates salatası yaptım… Amerikalı misafirimiz bu kadar basit olan bir şey nasıl bu kadar lezzetli olabilir diye sorup duruyordu kendi kendine… Burada aslında işin özü “corazon de buey” olarak da adlandırılan büyük boy domatesleri dilimleyip üzerine çok kaliteli zeytinyağı ve deniz tuzu ile çeşnilendirmek… başka hiçbir şeye gerek yok, muazzam bir lezzet… Herrerias’ın spesiyalitesi olan ve İspanya’nın birçok yerinde İspanyolca chuletas olarak adlandırılan barbekü stil pirzola yemeklerinin yanında özellikle sebze yemekleri de çok başarılı… Sebzeleri mutlaka mevsim sebzelerinden ve organik olanlardan seçiyorlar.. et yemeyenler için tüm İspanya’da olduğu gibi menüde deniz mahsulleri de burada da mevcut tabi ama hazır Rioja bölgesindeyken ve sağlam kırmızı şaraplar varken benim tavsiyem güzel bir sebze başlangıcı yapıp arkadan leziz bir ızgara et söylemek yönünde…

Bilbao, gastronomi, gastroturizm, Logrono, Pamplona, Restoranlar, Rioja, san sebastian, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim İspanyam (-1- Barcelona & Madrid)

Hazır tatil ayları yaklaşıyorken şarap ve gastronomi severler için şöyle keyifli bir İspanya rehberi yazayım istedim. Tabi burada yazacaklarım tamamen İspanya’da benim bizzat deneyimlediğim ve en beğendiğim yerlerden oluşmakta. Burada yazdıklarımdan çok daha fazla yere gitmiş olmakla birlikte bunlar benim hep aklımda kalan ve bu şehirlere her gittiğimde de mutlaka tekrardan uğradığım yerler oldu… Kısacası bu yazı dizisi “benim İspanyamı” oluşturmakta…

Barcelona

Listeye Barcelona’dan başlayalım… Şüphesiz hemen herkesin İspanya denince ilk aklına gelen yerlerden birisi olmakla birlikte muhtemelen birçok Türk’ün de İspanya’daki ilk uğrak yeri… La Rambla’sından, Barceloneta plajına, Gaudi’den, La Boqueria pazarına yapılacak, görülecek ve tabi ki tadılacak çok şey var… Şurası bir gerçek ki yıllar geçtikçe Barcelona hem daha turistik bir yer olmaya başladı (belediye başkanı bile artık daha fazla turist istemiyoruz diye açıklama yapmıştı yanlış hatırlamıyorsam) hem de Katalan kimliğinin daha da öne çıkmasıyla İspanya’dan gittikçe uzaklaştı… Artık eskisine göre çok daha pahalı bir şehir olmakla birlikte özellikle gerek Katalan kültürü, gerekse de Akdeniz ve hatta kuzeydeki Bask kültürünü de içine alarak bütünsel ve süper lezzetli bir gastronomi varlığı mevcut şehirde…

20160119_123704Pinotxo (La Boqueria Pazarı): Bana “her gün nerede yemek istersin?” diye sorsalar muhtemelen listede ilk üçte yer alacak yerlerden biridir Pinotxo… Barcelona’ya her gidişimde mutlaka bir öğle yemeğini buraya ayırdığım Pinotxo, La Boqueria pazarındaki diğer birçok yer gibi en taze ürünleri kullanmanın yanında şehrin Katalan kimliğini de en iyi yansıtan yerlerden birisi hiç şüphesiz. Burada mekanın yıllardır değişmeyen yüzü olan, papyonu ve en sempatik tavırlarıyla Barcelona’nın en tanındık simalarından Juan’dan, Katalan mutfağına özgü günün tencere yemeklerinden ne varsa getirmelerini söylerim… Eğer varsa caracoles (salyangoz yahnisi), tripa (işkembe) ve garbanzos (Katalan usulü nohut) mutlaka isteyin derim. Deniz mahsullerinden berberechos (kum midyesi), navajas (sülünes) ve gambas (karides) mutlaka denenmesi gereken lezzetlerden… ve tabi ki hepsinin yanında da bir kadeh Cava…

Orio (Carrer Ferran, 38): Blogumda daha önce de bahsettiğim Orio’nun uzun adı aslında20160119_180632 “Orio Gastronomia Vasca” olarak geçmekte ve adından da anlaşıldığı üzere esas olarak Bask mutfağını temel alan bir restoran. Güzel ve uzun bir “pintxo” barı var ve buraya her geldiğimde önce pintxo bardaki taze pintxoları denemeye koyuluyorum.. Ardından taze istiridyelerden istedikten sonra menüde Bask mutfağına has lezzetleri sipariş ediyorum… Güzelce de bir şarap menüleri olmakla beraber farklı stilde şarapları kadehte alabiliyorsunuz… Ve tabi ki Txakoli buranın olmazsa olmazlarından…

20160120_202800Can Sole (Carrer de Sant Carles, 4): Bana “Barcelona’da nerede paella yiyebiliriz?” diye sorduklarında söyleyebileceğim tek adres olan Can Sole 1903’ten kalma Barceloneta bölgesinde bir deniz mahsulleri restoranı… Buranın esas yemeği paella ve türevleri tabi ki ancak çok da iyi “Fideua” (bir çeşit erişte) yapıyorlar… Restoranın girişindeki açık mutfak sadece Paella’ya ayrılmış durumda ve koca bir tencerede kaynayan deniz mahsulleri suyu paella’nın müthiş lezzetli temelini oluşturuyor… Pirinç olarak sadece “Bomba” pirinci kullanıyorlar ve porsiyonlar öyle böyle değil ciddi anlamda büyük… Birçok İspanyol restoranı gibi burası hakkını verecek nitelikte güzel bir şarap menüsü oluşturmuş ve şarap fiyatları son derece uygun… Buraya giderseniz tavsiye edeceğim şarap olan Ribeiro bölgesinden Cuñas Davia’yı (70% Treixadura, 20% Ribeiro, 5% Lourerira, 5% Lado e Torrente kupajı) mutlaka deneyin derim…

Can Culleretes (Carrer d’en Quintana, 5) : Eski restoranları severim; hele hele gerçek20160119_223845 anlamda tarih kokan eski restoranların kalbimdeki yeri başkadır. Genelde bu tarz yerlerde eskiye has özellikler ararım, önceleri neler yapıyorlarmış, nasıl bir değişime uğramışlar, burada kimler gelmiş yemiş… Az buz değil 1786’dan beri ayakta duran bir restoran Can Culleretes… Bu haliyle kendini Barcelona’nın en eski restoranı yapıyor doğal olarak. Burada modernlik vs aramak gereksiz. Klasik usul bir şehir lokantası ve doğal olarak esaslı Katalan mutfağı ögeleri hakim menüde. Bunların da başında bolca deniz mahsulü ve Katalan usulü yahni geliyor… Akşam yemeği için kapılarını saat tam 21:00’de yakınlardaki kilisenin çanlarını çalmasıyla açıyorlar, o saate kadar aç kalırız derseniz öncesinde hemen yakınlarında yer alan yukarıda yazdığım Orio’ya gidip birkaç pincho’yu mideye indirmenizi öneririm…

20160118_193230Ciudad Condal (Rambla de Catalunya, 18): Şehrin belki de en ünlü ve en büyük tapas barlarından biri. Büyük olması her ne kadar bir dezavantaj gibi görünse de taze malzeme, hızlı ve iyi bir servis sundukları için her daim popüler olan bir mekan burası. Burada önce “Montaditos” olarak adlandırılan aslında “Pintxo” stilinde tapaslar olan ekmek üzeri tapaslarla başlayıp sonrasında klasik deniz mahsullerinden tortilla’ya, mantardan enginara ve tabi ki İspanyol jambonlarından manchego peynirine kadar çeşit çeşit tapasın lezzetine bakabilirsiniz. Ayrıca küçük bir kağıtta “günün tapas menüsü” var oradan da mutlaka bir şeyler deneyin derim… Akşamları çoğunlukla sıra olur ama büyük bir mekan ve hızlı servisi olduğundan çok uzun beklenmiyor, biraz sabrederseniz kısa zamanda size masa ayarlarlar… Sıraya girmek istemezseniz önceden rezervasyon yaptırın derim. Açıkçası böyle büyük bir tapas barını ülkemizde açmak bana göre imkansız zira en basitinden malzeme olarak zaten bu kadar çeşidi bir arada bulundurmak mümkün değil (hele ki sülünesin (navajas) yem olarak satıldığı bir ülkedeyseniz…) o yüzden buraya gidip “keşke bizde de böyle yerler olsa” gibisinden muhabbet eden dostlara sesleniyorum, boşuna hayal etmeyin, olmaz, olamaz…

La Bodegueta del Poble Sec (Carrer de Bilai, 47): Barcelonalılar’dan aldığım bilgiye20160120_142726 göre şehir merkezinin yıl boyu aşırı turistik olmasıyla beraber son dönemlerde yerel halk farklı yerlerdeki mekanları tercih etmeye başlamış. Bunlardan biri olan “Poble Sec” bölgesindeki ‘Carrer de Bilai’ trafiğe kapalı uzunca bir sokak. Farklı stilde restoran ve barın olduğu sokağı son gittiğimde gündüz ziyaret ederken öğle yemeği için sevimli bir mekan keşfettim : La Bodegueta… Özellikle geleneksel Katalan mutfağının hakim olduğu menüde tipik “Cocina Casera” yani “Ev yemekleri” hakim… Sofra şarabıyla beraber keyifli menü seçenekleri var…

Vila Viniteca (Carrer Agullers, 9): Barri Gotic’in kuzeyine doğru Via Laietana’yı geçtikten sonra acayip güzel bir sokak olan Agullers’te yer alan Vila Viniteca’da sadece İspanya’dan değil aynı zamanda eski ve yeni dünyadan da çok iyi örneklerin olduğu 4500’den fazla çeşit şarap var. Şarap meraklıları için kesinlikle tavsiye ettiğim bir yer. Aynı zamanda farklı zamanlarda tadım etkinlikleri de düzenliyorlar. Web sitelerinden takip edebilirsiniz…

Madrid

Konuştuğum birçok Türk’ün sebebini hiçbir zaman anlayamadığım ve hiç katılmadığım bir şekilde Ankara’ya benzettiği Madrid, Araplar tarafından kurulmasının ardından her daim sadece İspanya’nın değil aynı zamanda Avrupa’nın en önemli yerleşim yerlerinden biri oldu… Tartışmasız olarak İspanyol kültürünün en iyi hissedildiği şehirlerden biri olan Madrid, son yıllarda gastronomi anlamında son derece ön plana çıktı ve hatta bence Barcelona’ya göre fiyat-kalitede daha da ileri gitti… Bardan bara gezme (bar hopping) modelinin en güzel ve en keyifli örneklerinin bulunduğu Madrid’de favori bölgem her zaman La Latina olmuştur… Hola’daki müşterilerim birçok kez bana “Barcelona mı Madrid mi?” diye sorduklarında cevabım her daim netti: “Madrid !”…

20160123_210024San Miguel Pazarı (Mercado de San Miguel): “Barcelona’da La Boqueria pazarı neyse Madrid’de San Miguel o…” gibisinden bir yaklaşım bence fazla basit kalır… Bir kere burada pazar tezgahları yok, sadece yeme-içme noktaları var ama öyle böyle değil tüm İspanya’yı temsil eden bir anlayış var. Yani burada İspanya’nın tamamına özgü gastronomik olguları bir arada yaşıyorsunuz. Bir köşede Galicia’dan gelen Percebes’ler dururken bir başka köşede Salamanca’nın Jamon Iberico’ları, bir diğer köşede Endülüs’ün Salmorejo’su yer alıyor… Burada sadece şarap servisi veren Pinkleton & Wine’da şaraplarınızı alıp farklı bir noktadan istediğiniz tapasla beraber şarabınızı içmeye devam edebilirsiniz… San Miguel, Madrid’e her geldiğimde özellikle öğleden sonra şarap içmeye ve birkaç tapas atmaya gittiğim bir yer … Akşam yemeğini de burada yiyebilirsiniz elbette…

La Cruzada (Calle de la Amnistia, 8): 1827’den beri ayakta duran Madrid’in eski barı20160121_185608 olan La Cruzada’da çok güzel bir şarap menüsü var ve mekanın arka tarafında da oturup klasik Madrid yemeklerini yiyebileceğiniz bir restoranı var. Ben buraya geldiğimde bar ortamında oturup menüden farklı şarapları kadehte alıp keşfetmeyi seviyorum.. tabi ki de barmen şarabın yanında tapasını da veriyor..

20160122_225630Taberna Palo Cortado (Calle Union, 8): La Cruzada’ya çok yakın olan Taberna Palo Cortado, Madrid’e son gittiğimde keşfettiğim süper keyifli bir mekan. Şarap severlerin adından da tahmin edebileceği üzere burası direk olarak Endülüs şaraplarına ve özellikle de Sherry üzerine yoğunlaşmış bir mekan. Girişte ön tarafta küçük bir barı var ve arkada da bir restoran alanı var… Burası son gidişimde Madrid’de bar hopping yaparken en sevdiğim mekanlardan biri oldu ve tüm sherry stili şarapları kadehte içme fırsatı buldum.. Sherry’leri keşfetmek ve stil farklılıklarını öğrenmek için birebir…

Taberna Almendro (Calle del Almendro): Yukarıda da yazdığım gibi La Latina benim20160121_205213 Madrid’de en sevdiğim bölge.. Sadece tarihi dokusundan değil aynı zamanda her sokağında acayip güzel barlar ve restoranlar olmasının da bunda büyük etkisi var tabi.. Almendro, kelime anlamıyla İspanyolca’da “badem ağacı” demek ve badem de İspanya’nın en önemli varlıklarından birisi (Dünya’nın en büyük ikinci badem üreticisinin İspanya olduğunu ayrıca hatırlatmak gerek sanırım)… Ülkenin birçok bölgesinde badem ve bademe özgü yemekler/tatlılar yapılır ve doğal olarak badem tapas barların ayrılmaz bir parçasıdır. Almendro, minik masalarda oturduğunuz oldukça keyifli bir tapas bar ve benim favorim burada bir kadeh manzanilla eşliğinde badem ve yeşil zeytin…

20160123_210024Restaurante Los Mariscos (Calle de la Nuestra Señora de las Mercedes, 5): Madrid’in biraz klasik merkezinden uzaklaşıp güneydoğu bölgesindeki Numancia mahallesine uzanalım. La Liga’da varlığını sürdüren orta direk Madrid takımı Rayo Vallecano’nu bilenler bilir, Los Mariscos Rayo Vallecano’nun stadı olan Vallecas’a yakın bir yerde konumlanıyor… Adından da anlaşılacağı üzere deniz mahsulleri üzerine çalışan bu restoran aslında İspanya’nın özellikle karides ve kabuklu deniz mahsulleri üzerine çeşitliliğinin ve aynı zamanda ülkemize kıyasla ne kadar ucuz olduğunun anlaşılması açısından mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Tamamen yerellerin gittiği bu mekanda şarap dahil 55 Euro’luk 2 kişilik fiks menü alıp kendinize aralarında büyükçe bir kabuklu deniz mahsulleri tabağı, ızgara etler, peynir ve şarküterinin de olduğu muazzam bir ziyafet çekebilirsiniz…

Botin (Calle Cuchilleros, 17): Tıpkı Barcelona’daki Can Culleretes gibi, Madrid’deki20160122_195605 Botin de şehrin en eski restoranı ama burası sadece Madrid için geçerli değil; Botin, 1725’te kurulmuş olan dünyanın en eski restoranı ve bu kategoride Guiness Dünya Rekorlar Kitabı’na girmiş… Bunu da gururla restoranın vitrininde sergiliyorlar… Tabi ki böyle bir mekan artık yerellikten çıkmış ve aşırı turistik olmuş durumda ancak neredeyse 300 yıllık bir tarihe sahip bir restoranda yemek yemek de her zaman denk gelecek bir şey değil, bu bakımdan Botin’e bir kere de olsa uğrayın derim. Benim tavsiyem paella vs istemeyin, direk olarak mekanın spesiyali olan fırında süt kuzusu (cordero asado) veya eğer yerseniz süt domuzu (cochinillo asado) söyleyin.. Yanında da güçlü bir İspanyol kırmızısı (Ribera, Toro, Somontano veya güzel bir Gran Reserva Rioja)… Ana yemek öncesi tavsiyelerim ise Segovia usulü mantar (Setas a la segoviana), Jamon Ibericolu sote enginar (alcachofas salteadas con jamon iberico) ve Morcilla de Burgos (Burgos’a özgü morcilla sucuğu)… Gitmeden önce mutlaka rezervasyon yaptırın…

Sidreria El Tigre (Calle de las Infantas, 23): Ünlü Cibeles çeşmesine yakın bir konumda olan ve klasik tapas kültürünü çok güzel bir şekilde hissettiren El Tigre’de sadece bira içerek karnınızı doyurabilirsiniz. Madridli gençlerin sıklıkla gittiği tapas barlardan biri olan El Tigre’ye gittiğinizde barmenden bir “caña” isteyin ve kendisinin size günün tapaslarından bir dolu tabak vermesini bekleyin… Ne kadar çok bira alırsanız o kadar çok tapas alırsınız bu arada… Ucuza tapas deneyimi yaşamak için birebir…

Casa de las Tostas (Calle de Argumosa, 29): Hola’yı açtığımda menüye koyduğum tostas stili tapas’ın dünya üzerindeki merkezi diyebileceğim Casa de las Tostas, Madrid’in belki de en kozmopolit mahallesi Lavapies’te yer alıyor. Burada 20 çeşit tostas var ve çoğunlukla fiyatlar hepsinde aynı… Burası Reina Sofia Sanat Galerisi’ne çok yakın ve öğlen müzeden çıktığınızda burada güzel bir öğle yemeği yiyebilirsiniz…

20160123_093323Los Artesanos 1902 (Calle San Martin, 2): Bazı rutinler hiç değişmez, yıllar boyu aynı kalır… Tıpkı Madrid’de klasik bir sabah kahvaltısı rutini gibi… Churros bizim halka tatlının uzunca ama normalde şekersiz olarak hazırlanmış versiyonu… Bunu yağda kızartıp üstüne toz şeker serperek veya çikolataya batırarak yemek ve yanında da cafe con leche (sütlü kahve) içmek sanırım bir Madridli için en klasik sabah kahvaltısı olsa gerek… Los Artesanos 1902, adından da anlaşıldığı üzere 1902’den beri Puerta del Sol meydanından Opera’ya uzanan Calle del Arenal’e çıkan sokaklardan birinde 100 yılı aşkın süredir faaliyet gösteren bir ‘Churreria’… Madrid’de birçok yerde bulabileceğiniz Churros mekanlarından birisi burası… Sabahları burada sadece Churros değil aynı zamanda taze domates rendesi, zeytinyağı ve kızarmış ekmek ile sunulan “barrita con tomate” yemek de müthiş keyifli…

Restaurante Vinoteca Garcia de la Navarra (Calle de Montalban, 3): Madrid’in meşhur20160122_122051 Postahane Binası’nın (Palacio de Cibeles) hemen arkasında kalan ‘Garcia de la Navarra’ bana göre şehirde şaraba adanmış en güzel mekanlardan birisi… Bar tarafında oturup farklı bölgelerden gelen iyi İspanyol şaraplarını kadehte içebilir veya arka taraftaki restoranda harika tapaslar yiyebilirsiniz… Domates tabağını kaçırmayın derim… Şarap severlerin mutlaka uğraması gereken bir yer… Gitmeden önce rezervasyon yaptırmanızı tavsiye ederim…

La Tintoreria Vinoteca (Calle Gurtubay, 4): Benim için Madrid’deki en özel yerlerden biri… Burası bir şarap mağazasından öte İspanyol şarapları üzerine küçük bir okul belki de… Buraya her gelişimde beni ağırlayan sevgili dostum Juan Luis’e “dükkana yeni neler geldi?” diye sorup sonrasında kendisinden az bilinen apelasyonlar, butik üreticiler, farklı üzüm çeşitleri hakkında bilgiler alırım… Burada sadece İspanyol şarapları değil aynı zamanda çok çok iyi bir Burgonya ve Şampanya seçenekleri de var.. Madrid’e gelip şarap satın almak isterseniz kesinlikle en başta önereceğim yerdir La Tintoreria… Buraya alternatif olarak önerebileceğim diğer şarap butikleri ise “Bodega Santa Cecilia” (Calle de Blasco de Garay, 74) ve “Lavinia” (Calle de José Ortega y Gasset, 16) diyebilirim…

El Brillante (Plaza Emperador Carlos V): Madrid’in ünlü barlarından olan El Brillante, Atocha tren istasyonunun karşısında yer alıyor… Buraya ister sabah saatlerinde uğrayıp churros veya barrita yiyebilirsiniz, isterseniz gün boyu servis edilen harika sandviçlerin (bocadillo) tadına bakabilirsiniz… Buranın klasiklerinden olan kalamarlı sandviç (bocadillo de calamares) Madrid’in iyilerinden olmakla beraber ben genelde öğle yemeği için buraya gittiğimde manchego- domates rendesi-jamon kombinasyonuyla güzel bir sandviç yaptırıp yanında da bir caña (su bardağında bira) sipariş ediyorum…

Museo del Jamon (herhangi biri): Benim gibi İspanyol jambonlarına meraklı olanlar için şehrin çeşitli yerlerinde konumlanmış olan ve “Jambon Müzesi” olarak adlandırılan “Museo del Jamon” barlarında ayaküstü bir şeyler atıştırıp yanında da bira içmek müthiş bir keyif… Sabahları giderseniz Madridlilerin bu barlarda yaptıkları eğlenceli sabah kahvaltılarını keşfedebilirsiniz de… veya öğleden sonra sadece biraya içmeye gidin, bardan önünüze birkaç tapas da vereceklerdir…

20160122_165057Jamones Husan de Salamanca (Calle de la Princesa, 25): Madrid’e gittiğinizde Plaza de España’daki Don Quijote ve Sancho Panza heykellerinin önünde fotoğraf çektirdikten sonra meydanın önündeki Calle de la Princesa’dan Moncloa yönüne doğru yürürseniz caddenin solunda kendini Salamanca’nın meşhur Jamon Iberico’larına adamış bir şarküteriye denk gelirsiniz: “Jamones Husan de Salamanca”… Meraklısı için gerçekten özel bir lezzet olan bellota jambonlarından kendinize güzel bir tabak hazırlatıp yanında da bir şeyler içmek isterseniz veya direk yol üstünde güzel bir sandviç yaptırmak isterseniz şiddetle tavsiye edebileceğim bir yerdir…

Sanlucar (Calle de San Isidro Labrador, 14): Tekrardan La Latina mahallesine dönüyoruz… Tıpkı Taberna Almendro gibi Sherry’e özgü bir mekan olan Sanlucar, belki de bir tık daha öteye giderek güneyin futbol takımlarının atkıları, flamenco ve boğa güreşine özgü malzemelerle, İspanya’nın güneyine has Endülüs kültürünü dekoruyla daha da hissettiriyor… Yaz sıcaklarında klasik ve güzel bir salmorejo ve bir kadeh Manzanilla için kesinlikle gidilmesi gereken bir mekan…

Taberna Tempranillo (Cava Baja, 38): Burası La Latina mahallesini neden sevdiğimi anlatan en güzel yerlerden biri… Adından da anlaşılacağı üzere konsept tamamen şarap üzerine kurulu müthiş sempatik, sıcak bir atmosfere sahip klasik bir Madrid tapas barı… Burada da tostas tipi ekmek üstü tapaslardan alıp yanına ister kadehte ister şişede onlarca çeşit İspanyol şarabını yudumlayabilirsiniz… Konseptte mekanın adına uygun olarak sadece İspanyol şarabı servis ediyorlar…

Melo’s Bar (Calle del Ave Maria, 44): Melo’s Lavapies mahallesinin en özel mekanlarından biri ve burayı özel yapan şey de hiç tartışmasız “Zapatilla” diye adlandırılan büyük kızarmış ekmek dilimleri arasında yaptıkları sandviçler… Burada bir şey yemeden önce aç olduğunuzdan emin olun derim zira ‘Zapatilla’ gerçekten iri bir sandviç (ayrıca yarım olarak da alabilirsiniz)… Zapatilla dışında burada mutlaka deneyin diyeceğim şeylerden biri de kroketler (croquetas)… Bir tapas barda olmazsa olmazlardan biri olan kroketleri Melo’s gerçekten iyi yapıyor…

Casa Gonzales (calle Leon, 12): Burası hep hayalini kurduğum işletmelerden biri… Anton Martin’in hemen kuzeyinde yer alan ve 1931’den beri faaliyette olan mekan hem şarküteri hem şarap butiği hem de tapas bar olarak faaliyet göstermekte… Mekanın spesiyalitesi aslında peynir ve şarap… Onlarca çeşit şarap ve peynirin yer aldığı Casa Gonzales’te güzel bir peynir – şarküteri tabağı yaptırıp ayrıca istediğiniz şişe şarabı açtırıp mekanda oturabilirsiniz.

Bonus: Gourmet Experience El Corte Ingles Callao : Avrupa’da diğer birçok şehirde olduğu 20160123_171718gibi Madrid’de de alışveriş merkezlerinde gastronomik merkez konsepti mevcut. Madrid’de alışveriş yapmak isteyenler için El Corte Ingles mağazalarını tercih edenlere önereceğim yer Plaza del Callao’daki El Corte Ingles olacak. Buranın en üst katında çok güzel bir gastronomi merkezi bulunmakta. Gran Via’yı içine alan çok hoş bir Madrid manzarası eşliğinde burada hamburgerden, Meksika mutfağına, Bask usulü pintxo’lardan istiridye barına ve hatta Marques de Riscal’in açtığı özel şarap barına kadar farklı çeşitte restoran ve bar deneyimi yaşayabilirsiniz.

barcelona, gastronomi, gastroturizm, Madrid, tapas, şarap bar, şarap gezileri, şarap turizmi, İspanya, İspanyol Şarapları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Muscadet’ye Colombard ekleyerek ruhunu şeytana satar mısın?

20160201_203354Loire şarapları fuarında Muscadet üreticilerinin en fazla konuştuğu konu şaraplarına Colombard ve/veya Chardonnay eklenip eklenmeyeceğiydi sanırım… Loire’ın Atlantik Okyanusu’nun havasını tamamen hissettirdiği bölgesi Pays Nantais’de Melon de Bourgogne üzümlerinden yapılan sek, süper canlı yapıda, yüksek asitli ve adeta okyanus suyu içiyormuş hissi veren tuzlumsu, mineral yoğunluktaki Muscadet’lerde pazarlamada zorluklar ve satışlarda düşüş olması sebebiyle bir süredir böyle bir tartışma var…

Özellikle “Apelasyon ve Ticareti Koruma Sendikası” olarak da çevirebileceğimiz “Syndicat de défense de l’appellation et le négoce” (SDAOC) bu konuda aktif rol alarak Muscadet’nin ‘reçetesini’ değiştirerek içerisine farklı bir sepaj daha katarak nihai tüketiciye farklı bir tat oluşturma fikrini öne sürmüş. 1937’den beri Muscadet apelasyonuna ait olan şartnamede yapılacak değişiklikle beraber daha aromatik bir şarap olması amaçlanmış. Bu fikir negosiyanlar tarafından da benimsenmiş durumda.

Bu arada satışlarda ve pazarlamadaki zorluklarla rağmen Muscadet bölgesindeki birçok bağcı özellikle yurtdışında tutulan ve aranan stilde denilebilecek türden “rezidüel şekeri daha fazla olan, daha aromatik” şarapları üretmeye yanaşmıyor. Birçoğu böyle bir şaraba “Muscadet” denilemeyeceğini söylüyor ve kendilerini negosiyanlara (şarap tüccarları) bağlayan sistem yerine kendilerinin ön plana çıkarılması ile birlikte çalışmalarının ve emeklerinin yani şaraplarının değerlenmesinin de fiyatlarını artırabileceği yönünde fikir beyan ediyorlar ve sistemde buna yönelik değişiklikler talep ediyorlar…

Yine geçen sene Le Parisien’de bu konuyla ilgili çıkan makalede kendisi hem bağcı hem de negosiyan olan Pierre-Jean Sauvion, çok az miktarda jenerik muscadet’nin piyasada pazarlandığından yakınarak, şaraba farklı bir sepaj eklenmesi taraftarı olduğunu bildirmiş ve “Muscadet’ye %10-15 oranında Colombard katılmasıyla ruhumuzu şeytana satmış sayılmayız, bu daha çok şarabı geliştirmeyi kabul etmektedir” diye konuşmuştu.

Konuştuğum bazı şarapsever Fransızlar Muscadet apelasyonunda kaliteye yönelik çalışmalar çerçevesinde bugün var olan 3 ayrı Cru oluşumunun da (Gorges, Le Pallet ve Clisson) buna bir çözüm olması gerektiğini söylüyorlar ancak belli ki bu yetmemiş olmalı zira Terre de Vins’de gördüğüm bir habere göre Muscadet için farklı Cru’lerin de gelmesi (Goulaine, Château-Thébaud, Monnières-Saint-Ficare ve Mouzillon-Tillières) çok büyük olasılık.

Colombard, Melon de Bourgogne, Muscadet içinde yayınlandı | Yorum bırakın