Barbun’da artılar eksiler…

Alaçatı’nın son dönemdeki gözde restoranlarından Barbun’dayız. Restoranın hem sahibi hem de şefi olan Kemal Demirasal önceleri sörfle uğraşan ve sörf yarışmalarında şampiyonluklar kazanan birisi. Yemeğe olan tutkusu ve merakı kendisini bu işe yönlendirmiş ve ardından Barbun’u yaratmış.

Restoranlarda sevdiğim özelliklerden olan “açık mutfağa” sahip, dekorasyon olarak sade ama zevkli tasarlanmış bir restoran olan Barbun’un menüsü genel olarak bölgesel yemeklerin daha çok global çapta tasarlanışlarını ve alternatif olarak sunuluşlarını yansıtıyor. Menüde tadım menüsü de mevcut. Hatta bazı restoranlarda gördüğümüz gibi güzel bir uygulama yaparak tadım menüsüne uygun şarap eşleştirmeleri de yapmışlar; ancak biz tadım menüsü yerine yemekleri direk menüden seçmeyi tercih ettik.

Şarap menüsü de oldukça geniş Barbun’un, velhasıl yemeğin ilerleyen saatlerinde menüde şarapların çoğunun bulunmadığını öğrenmek beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu arada şarap menüsünde kadehte sadece tek şarap verildiğini görmek de üzücü. Hoş yemek sonunda şef garson daha fazla şarabı kadehte sunduklarını söylese de bunları menüye yansıtmak gerekli diye düşünüyorum.

Yine menüyle ilgili olarak beni şaşırtan durumlardan birisi de masamıza gelen menülerde aynı yemek için farklı fiyatlar görmek oldu. Önce hata bizde galiba diye düşündüm sonra baktığımda menülerdeki fiyatlar birbirinden farklıydı, masamıza bakan şef garsonu çağırıp durumu anlattım. Kendisi menülerden birinin hatalı basıldığını kabul etti ve hatalı menüyü alarak yeni menü getireceğini söyledi ancak masamıza yeni menü gelmedi, biz de elimizdeki tek menü ile idare etmeye çalıştık.

Yukarıda da yazdığım gibi şarap menüsünü getiren ve şaraplara bakan genç servis elemanına menüde sorduğum şarapların yarısı için de “yok” cevabı aldım. Neden yok diye sorduğumda sebep olarak “sezon daha yeni açılıyor” cevabı aldım. Restoranı açarken “Fine dining” adı ile yola çıkıyorsanız, menünüzü ve fiyatlarınızı bu yönde belli bir çıtada tutuyorsanız restoranın işleyişinde bazı temel unsurları “mükemmel” seviyede yapmanız şart. Bizdeki restoranlarda belli başlı problemlerden biri de genelde bu oluyor ve maalesef “Barbun”da da işleyişle ilgili bu sorunlar yemekler gelmeden karşımıza çıktı.

Barbun’da bir yandan yukarıda anlattığım gibi işlevsel sorunlar varken öte yandan gastronomik açıdan keyifli işler de yapılıyor elbet. Öncelikle sipariş ettiğiniz yemeklerden önce şefin damak hoşluklarından bahsetmek lazım sanırım. Masanıza ilk olarak oldukça ince bir düşünceyle cajun fıstıklı ballı sosta yenilebilir çiçekler gelirken ardından taze sıcak ekmek ve Gümüşhane tereyağı teşrif ediyor. En son küçük bir çocukken yazları Toroslar’daki Namrun yaylasında (Çamlıyayla da derler) çiçek yediğimi hatırlıyorum, fıstıklı ballı sos haricinde çiçekleri ayrı ayrı sos olmadan tatmak da keyifli bence.

Çiçeklerin ardından gelen ekmek de tereyağı da muazzam… Fava, rezene ve yonca çiçeğinden oluşan damak hoşluğu damakta baharatsı ve tazelik bırakıyor… Tütsülenmiş bıldırcın yumurtası ise sunum açısından iyi bir düşüncenin örneği…  Masaya ayrıca küçük bir zeytin ağacı geliyor ve zeytini dalından koparıyor ve yiyorsunuz. Akdeniz’e özgü bu dünyanın en güzel meyvesini böyle yaratıcı bir sunumla masaya getirmek de çok hoş gerçekten. Damak hoşluklarından “zeytinyağı kokteyli” ise Kemalpaşa zeytinyağı, limon, kekik ve Perrier ile yapılmış. Damakta asit, ferahlık ve zeytinyağından gelen aromatik yoğunluk kalıcı nitelikte.

Yemeklerde başlangıç olarak “Pancar, armut ve keçi peynirli pazar yeşillikleri salata”, “Mürekkep sos vinaigrette, yeşil baharatlar ile Ege kalamar” ve “Keçi peyniri kreması ile Sardalye & Pancar” alıyoruz. Şarap olarak da 2008 Büyülübağ Chardonnay tercih ediyoruz.

“Pazar yeşillikleri salata” kiraz ağacıyla tütsülenmiş ve salatanın tütsüsü henüz yapılırken getiriliyor büyük bir kapta. Salatanın “kiraz ağacıyla tütsülendiğini” bence menüye yazmak gerek zira bunu bu haliyle sevmeyen de olabilir. Ancak biz salatayı beğendik. Tütsü bir yana kullanılan keçi peyniri iyi bir keçi peyniriydi.

Kalamarı kendi mürekkebinde pişirmeyi genelde pek bilmez ülkemizdeki restoranların çoğu. Hâlbuki mürekkebinde pişmiş mürekkep balığı bana göre dünyanın en lezzetli balık yemeklerinden biridir ve Bask mutfağının vazgeçilmez yemeklerindendir (Basklar “Chipirones en su tinta” derler). Barbun’da bu yemeği görmek beni çok mutlu etti.

“Keçi peyniri kreması ile Sardalye & Pancar” ödül almış bir yemek. Beni çok etkilediğini söyleyemeyeceğim… Bana göre mürekkep sosunda kalamar daha iyi ve ödülü daha çok hak ediyor..

Ana yemek olarak “Yeşil Elma ve Rezeneli Deniz Tarağı & Karnabahar” alıyorum. Deniz Tarağı Çanakkale’den geliyormuş. Yemek bütünlük açısından iyi ve rezenenin baharatsı aroması, elmadan gelen tatlı-ekşi yapı deniz tarağının yağlımsı yapısıyla güzel bir birliktelik sağlamış. Burada tek eleştirim yemeği camlı bir tepsiye benzer bir tabakta (?) getiriyorlar (içinde deniz kabukları, taş, kum vs var). Bence gerek yok, sunum açısından yemeğin önüne geçen abartılı bir tabak bu. Güzel bir kare tabakla da servis yapılabilir. Tabak yemeğin önüne geçmiş ve üstelik böyle bir cam tepsiden (ya da tabak?) yemek yemek de açıkçası zor…

Barbun’da restoranın işleyişinde, serviste ve menüde yaşanan sorunlar bir nevi yemeklerin önüne geçmiş durumda. Tüm bu işlevsel sorunlar bize mi denk geldi bilemiyorum ama son olarak gelen hesaba baktığımda Büyülübağ Chardonnay’nin menüde yazandan bir miktar daha yüksek yazıldığını farkettim. Şef garsona bunu da söyledim ki kendisi haklısınız dedi ama hani bu kadar da olmaz dedirten bir durumdu açıkçası. İşin sonunda bir özür de alamadık, hani ne bilim böyle durumlarda genelde nezaketen bir kahve ikram edilir vs. Buradaki ilgili arkadaşlar biraz işin özünü unutmuşlar sanırım…

Barbun pahalı bir restoran… İstanbul’daki pahalı ve kalburüstü restoranlarda ödediğiniz paranın hemen hemen aynısını ödüyorsunuz ancak yediğiniz yemeği bir bütün olarak düşündüğünüzde ve restorandaki işlevsel sorunları da hesaba kattığınızda ödediğiniz rakamın karşılığını alıyor musunuz, bence buraya bir soru işareti lazım…

Posted in Büyülübağ, Chardonnay, gastronomi, gastroturizm, Restoranlar, Urla, İzmir | Yorum yapın

Urla..

Urla ve çevresindeki şarap kültürünü ve gastronomik altyapıyı keşfetmek üzere geçenlerde bölgeye bir ziyarette bulunduk.

Son dönemde gerek yatırımıyla gerekse de şaraplarıyla adını duyuran bir üreticimiz olan Urla Şarapçılığı, bana Avrupa’daki küçük, şirin ve keyifli butik üreticileri hatırlatan şaraphanesi ve bağlarıyla Urlice’yi ve gördüğüm en ilginç üreticilerden olan Alaçatı’daki Gemici’yi ziyaret etme fırsatı buldum. Lezzet keşfi olarak önce İzmir havaalanına çok yakın olan Sevilen İsabey bağ evini ziyaret ettik, ardından da İzmirli Şarap Tutkunları grubundan sevgili Ayhan Güleyen Bey’in önerisiyle Urla İskele’deki “Yengeç Restoran”ı keşfettik… Gemici şaraplarını da ziyaret ettiğim Alaçatı’da ise “Barbun”da bir keşfe çıktık. Üreticilerden Urlice ve Gemici ile restoranlarla ilgili yorumlarımı ayrı yazılarda ele alacağım, bu yazıda Urla Şarapçılığa yaptığımız geziyi ele alacağım…

İzmir – Urla otobanında giderken aklıma Rhone nehri boyunca Provence’dan Lyon’a çıkan A7 otobanı geliyor. Yol boyunca uzanan tepelerde ve arazilerde Rhone vadisinin meşhur bağları, hatta en meşhurlarından “Cote-Rotie”, otobana bakan dik bir yamacın üzerinde bir tepede konuşlanıyor. Öyle ki kocaman harflerle “Cote-Rotie” yazılmış, hem bölgenin hem de bağların reklamını yapıyorlar… İşte İzmir – Urla otobanında giderken de böyle bir hayale kapıldım. İleride bağlar çoğalır da sağlı sollu yol boyunca üreticiler artar mı acaba diye hayal ediyorum…

Hayallerini gerçek kılanlardan biri de Can Ortabaş’ın başını çektiği Bülent Akgerman, Deniz Barçın ve Yavuz Karacasulu, yani Urla Şarapçılığın yatırımcıları. Urla daha çok Napa Vadisi’ni andıran mimari stile sahip şaraphanesiyle daha da ilgi çekici hale gelmiş. Şüphesiz bugün Türkiye’nin en pahalı şarap yatırımlarından biri Urla, kaldı ki yapılan yatırımın geri dönmesi muhtemelen uzun zaman alacak. Ancak Urla’nın şarap camiamıza ciddi bir hareketlilik ve canlılık getirdiği gerçek.

Geçtiğimiz aylarda Barbare’nin eski şarap yapımcısı sevgili Akın Gürbüz de Urla’ya geçmiş ve çalışmaya başlamıştı. Bu haliyle Urla’ya yaptığımız ziyaret bizim için çok daha güzel ve keyifli hale gelmiş oldu.

Şaraphanede Akın Bey’i beklerken çevreye şöyle bir göz atıyorum. Park alanından şaraphaneye doğru uzanan havuz (altında mahzen olduğunu sonradan öğreneceğiz), geniş bir avlu, ince düşünülmüş ve zevkle döşenmiş bir bekleme odası, geniş ve ferah bir tadım salonu…

Urla’nın toplam 300 dönümü bulan bağlarında Cabernet Sauvignon, Syrah, Nero d’Avola, Cabernet Franc, Merlot, Sangiovese, Petit Verdot, Boğazkere, Bornova Misketi’nin yanı sıra yerel üzümler Urla Karası ve Gaydura ekili. Akın Bey’in bağlarla ilgili olarak hedefleri arasında Barbare’de olduğu gibi bağlara biyodinamik bir yapı kazandırmak var. Bağların bulunduğu ortam bunun için yeteri kadar uygun, umarım bu dileğini en kısa zamanda gerçekleştirir…

Bağların bir bölümü şaraphanenin de bulunduğu arazide iken diğer bölümü şaraphaneye 1 km kadar uzaklıkta bulunan Uzbaş Çiftliği arazisinde yer alıyor. Çiftlik aynı zamanda çok büyük bir botanik park durumunda. Burada üretilen enfes zeytinyağını şaraphanede satın alabiliyorsunuz.

Şaraphanede tattığım şaraplar arasında Sauvignon Blanc 2011, Chardonnay 2010 beyazlarda diri asiditeleri ve aromatik yapılarıyla hoşuma giderken, Vourla 2009’da ciddi bir ilerleme olduğunu söylemem gerekiyor. Vourla’yı ilk çıktığında Galata’da Sensus’ta tatmış, oldukça kaba ve damakta kuruluk yaratan bir yapıya sahip diye not almıştım, ancak şu anda şarap daha oturmuş, yuvarlak ve entegre bir yapıya kavuşmuş durumda. Velhasıl aynı şeyi 2008 Cabernet Sauvignon için söyleyemeyeceğim zira bu şarapta kuruluk devam ediyor.  İleriye yönelik nasıl bir gelişme olur onu takip etmek gerek.

Symposium 2011 – yarı tatlı Bornova Misketi ise Türk şarapseverlerin bu yaz favorilerinden olacak nitelikte. Urla’nın bu şarapta belli bir istikrarı yakalaması güzel.

Urla şarapçılık Robert Parker’ın Tempus 2010’a 90+ puan vermesinden sonra adını daha da duyurmakla beraber, gerçekleştirmiş olduğu bu yatırımla ileride çok daha iyi yerlere gelebileceğinin sinyalini şimdiden veriyor. Şarap turizmine verdikleri önem yatırımın kendisine bakınca daha da iyi anlaşılıyor ki bu benim için çok önemli ve güzel bir gelişme.

Ziyareti gerçekleştirdiğimiz saatlerde İzmir bölgesinden gelen ziyaretçilerin çokluğu beni çok memnun etti. Bölge sahip olduğu hinterlandı ile Türkiye’nin en önemli şarap ve gastronomi merkezi olmaya aday aslında. Tüm şarap üreticilerinin ileriye yönelik ciddi atılımlar yapmalarını ve bunu daha kurumsal bazda ve bölgesel organizasyonlarla geliştirmelerini umuyorum.

Posted in Bornova Misketi, Boğazkere, Cabernet Sauvignon, Gaydura, Merlot, Nero d'Avola, Petit Verdot, San Giovese, sauvignon blanc, Shiraz/Syrah, Urla, Urla Karası, şarap gezileri, şarap turizmi, İzmir | 1 Yorum

Bir Coche-Dury röportajı…

Burgonya’nın en özel üreticilerinden “Coche-Dury”nin sahipleri Jean-François ve oğlu Raphael Coche-Dury ile “La Revue du Vin de France” (www.larvf.com) dergisinin Nisan ayındaki sayısında yayınladığı röportajı çevirerek yazma gereği hissettim. Röportaj kanımca oldukça ilginç ve önemli saptamalar içeriyor… Bir gün bu efsane üreticiyi ziyaret etmek dileğiyle…

La Revue du Vin France: Bir 2005 Corton-Charlemagne tadıyoruz. Bize bu şaraptan bahseder misiniz?

Jean-François Coche-Dury: Bu şarap çok iyi bir rekoltenin ürünü olan olağanüstü bir şarap.  Kariyerim boyunca bu tipte 2 şarap hatırlıyorum. İlki 1964’tü diğeri de 2005. Bu şarap öyle güçlü ve konsantre ki, şu an itibarıyla halen pazara sürmüş değiliz. Kendini henüz göstermeye başladı ve onlarca yıl daha sürecek gibi görünüyor.

La Revue du Vin France: Bu şarabı neden pazara sürmediniz?

Jean-François Coche-Dury: Bugün insanlar şarapları çok gençken içiyorlar. Restoranlar şarapları korumak için yeteri kadar efor sarf etmiyor. Ne yazık ki bu şişelerin çoğu henüz hazır değillerken tüketilmek zorunda bırakılıyor. Bu bakımdan bu Corton-Charlemagne’ı saklama gereği hissettik. Yakında da piyasaya süreceğiz.

La RVF: 2009 için de aynı şeyi yaptınız mı?

Raphael Coche-Dury: Evet, 2009 da henüz hazır değil. Biz gerçekten insanların şaraplarımızı doruk noktasında keşfetmelerini istiyoruz. Bu bakımdan pazara gelecekte sürerek zamanında pazarlama yapmanın faydalarını alacağız. Bu bir bakıma da zor, zira stokları bloke ediyor ve şaraplarımızı sabırla bekleyen müşterilerimizi şaraplarımızdan yoksun ediyor, ancak bu bizim rolümüzün bir parçası.

Jean-François C-D: Ne yazık ki, Fransız mali sistemi bize bu pazarda yardımcı olmuyor, zira stoklarımız değerleniyor ve sistem bize vergi uyguluyor. Stoklamanın zorluklarından da bahsedemem. Yine de bu yolu izleyeceğiz ve bu yaklaşımı geliştirmeye bakacağız.

Rapael C-D: Kesin olarak biz tüketime tam hazır olan şaraplar sunuyoruz; fakat mali sebeplerden ötürü bunu kolaylıkla uygulamak da mümkün değildir.

La RVF: Şaraplarınızı ne kadar bekletmek gerekiyor?

Jean-François C-D:  Ben şaraplarımızın 10 yıllık bir saklamanın ardından ilginç olmaya başladıklarını düşünüyorum. Büyük beyaz şaraplar saklanmak için üretilirler ve zamanında içilmesi gerekir.

Rapael C-D:  Bugün genç şarap severler yıllanmış beyaz şarap kültürüne ve tadına aşina değil. Ne yazık ki bu tarz şarapları içmeye alışık değiller ve anlamıyorlar da.

La RVF: Günümüzde şaraphaneyi kim yönetiyor?

Jean-François C-D: 2 yıl önce emekli oldum, böylece Raphael şaraphanenin başına geçti. 1997’de şaraphanede çalışmaya başladı ve 2003 rekoltesiyle ilk şarabını yaptı. Biz yumuşak bir geçiş uyguladık. Ben halen buradayım, onun sorularına cevap verebilmek için; fakat şaraphanenin esas yönetimi kendisindedir.

La RVF: Rapael, tahmin ediyoruz ki bu durum yüzünden ciddi bir baskı hissediyorsundur…

Rapael C-D: Belli bir noktaya kadar baskı hissettim. Babamın şaraphaneyi oldukça üst bir seviyeye ulaştırdığı bir gerçek. Fakat bugün, sakinim, görüyorum ki işi yapma şeklimizde bir devamlılık var. 15 yıl boyunca beraber çalıştık ve bu beraberlikten çok şey öğrendim. Bunun yanında babam halen yanımda ve biliyorum ki ihtiyacım olduğunda ona danışabilirim. Aynı zamanda belli bir stres her zaman var çünkü amacımız hep daha ileriye gitmek.

La RVF: Oğlunuza hangi sırları verdiniz?

Jean-François C-D: Bizim mesleğimizin en önemli anahtarı işin özünü bilmektir. Kesinlikle çok çalışmak gerekir ve asla dinlenmeye yer yoktur. Bağlarda sürekli hazırda bulunmak gereklidir. İyi durumda yaşlı bağlara sahip olmak en temel unsurlardan biridir. Hiçbir şey yaşlı bir bağın yerini tutamaz ve bakımını iyi yapmak gereklidir. Bir bağdan 15 yıl sonra büyük bir şarap çıkar. Öyle ki, eğer bağı hastalık tehdit eder ve biz dikkatli olmazsak, bağ çok hızlı bir şekilde düşüşe geçer.

La RVF: Peki ya mahzende?

Jean-François C-D: Geleneksel yaklaşımı korumak, olgunlaştırmayı uzun tutmak ve özellikle fıçı kullanmak. Bizim en önemli özelliklerimizden biri olgunlaştırmayı fıçılarda yapmamız. Biz tankların düşmanıyız.

Raphael C-D: Büyükbabam fıçılar için “şarabın odası” derdi. Şarap, odasında bulunmayı sever ve manipule edilmeden şişeye girene kadar odasında kalmalı, derdi. Bu hem Corton-Charlemagne için hem de Aligoté için geçerli.

La RVF: Peki ya “batonaj”, fıçılardaki tortuların bir sopa yardımı ile  karıştırılması?

Jean-François C-D: Bu konuda hiçbir kural yoktur . Bu rekolteye ve rekoltenin karakteristik özelliklerine bağlı olarak bir “hissetme” durumudur. Bazı yıllarda daha çok “batonaj” yapıyoruz, bazılarında daha az. Tadımlarımıza göre karar veriyoruz. Bu aynı zamanda tortuların kalitesine bağlı olan hassas bir uygulamadır. Kötü tortuları da batonaja tabi tutmak şarap için çok kötü bir sonuç doğurur.

Rapael C-D: Bunun sihirli bir tarifi yoktur. Bugün modern şarapçılığın ve danışmanların temel sorunlarından biri dünyanın her yerinde aynı tarifi uygulamaya çalışıyor olmalarıdır. Bu işlevsel bir durum değildir. Biz bir önologa analizler gerçekleştirmek için, onunla tartışmak için danışıyoruz. Kendisi genel bir görüş belirtiyor, ama biz kendi kararımızı kendimiz alıyoruz ve kabul ediyoruz.

La RVF: Bazen bir baba ve oğlunun aynı vizyona sahip olmayışı yüzünden başarı güçleşiyor. Siz nasılsınız?

Rapael C-D: Bizim felsefimiz yumuşak bir geçiş sağlamaktı. Büyükbabam daha önceden babamla aynı uygulamaları yapmış. Biz de şaraphanenin işleyişinde ve şarapların stilinde bir devamlılık istiyoruz, ama yine de ben kendi kişisel dokunuşlarımı uygulamaya çalışıyorum. Babamın deneyimlerinden faydalanmamam büyük haksızlık olurdu. Her şeyi iyi yaptığını sanarken, gerçekte geriye doğru gidip sonunda şaraphaneyi toparlarken geçmişteki jenerasyonun kötü şeyler yapmadığını fark eden oğul örnekleri de vardır. Biz bunun olmasını istemiyoruz ve çok iyi biliyorum ki şarapçılıkta her gün yeni bir şey öğreniyorsunuz.

La RVF: Şaraplarınızın uluslararası başarısını nasıl açıklarsınız?

Jean-François C-D: Kendine has bir stili savunuyoruz. Görünür biçimde  bu stil memnun ediyor , zira şarap severlerden her gün mektuplar alıyoruz ve şaraplarımızı tattıklarını ve ne kadar beğendiklerini söylüyorlar. Bu bizim çalışmalarımızın güzel bir karşılığı.

Rapael C-D: Karakterli şaraplar yapıyoruz, etkileyici, bir temeli ve bedeni olan, diğer yerlerde üretilenlerden farklı bir ürün. Kör tadımda çoğunlukla bizim stilimiz tanınır.

La RVF: Kopya edilmiyor musunuz?

Jean-François C-D: Bu yasak bir durum değil ve bazıları bunu yapmayı seviyor. Fakat bizim yapım şeklimiz ciddi bir iş ve dikkat gerektiğinden şu anda kimse başka bu taklidi devam ettirmek için hazır değil. Bazı noktalarda ve etaplarda kopyalayabilenler oluyor ancak şarabın bütününde ve detaylarda bu olmuyor. Bağda bazı üreticiler en az bizim kadar iyi çalışıyorlar, ama mahzende bizim kadar mükemmeliyetçi birini görmedim.

Rapael C-D: Fıçıları kullanım şeklimiz, rekoltelerdeki tercihlerimiz, apelasyonlarımız, fıçıların ısıları, ahşap seçimi devasa bir dokunuş yaratıyor ki çok az üretici bu tipte bir uygulamayı hayata geçirmeye hazırlar. Bunun sihirli bir tarifi yok; fakat küçük detaylardaki başarı işin sonunda ortaya çıkan farkı doğuruyor.

La RVF: Bugün birçok Burgonya beyazlarında yaşanan “premature oksidasyon” sorunu için ne düşünüyorsunuz?

Jean-François C-D: İyi haber şu ki bu biraz daha hafiflemiş durumda. İnanıyorum ki bu fenomeni açıklamak için birçok unsur var. Bağda kullanılan gübre, kötü bir kükürt yönetimi veya kötü mantar kullanımı. Sadece tek bir açıklaması yok bunun.

La RVF: Burgonya bağlarının fiyatları şu an zirvede, bu sizce iyi bir haber mi?

Rapael C-D: Hayır. Eğer fiyatlar 1973’te, babam şaraphaneyi kurarken de yükselmiş olsaydı, bugün Jean-François Coche-Dury’den bahsedemezdik.  Hiçbir zaman tek bir bağ satın alamazdı.Bugünkü fiyatlarda sadece büyük yapılardaki firmalar bağ satın alabiliyor. Ancak bugün bu şaraphanelerin şaraplarının iyi kalitede oldukları konusunda emin değilim. Burgonya’nın olağanüstü teruar mozaiğinin sonuçta büyük birliktelikler oluşturduğunu unutmamak gerek.

Jean-François C-D: Oluşan risk şudur ki, artık stilleriyle ve gerçekten titiz ve tutkulu bağcılarıyla gün geçtikçe daha az büyük şarap var.  Bu bölgemiz için büyük bir sorun. Mersault’da bir düzineden daha fazla üretici olmadığını düşünün, bu çeşitliliğin sonu demek. Burgonya bağlarını UNESCO’nun dünya mirası listesine aldırmayı düşünüyoruz ancak gerçek bağcıların elinde ne kaldığı konusunda hiçbir girişimde bulunmuyoruz. Bu gerçekten çok üzücü.

La RVF: Peki ya sizin şişeleriniz üzerindeki fiyat spekülasyonu için ne düşünüyorsunuz?

Jean-François C-D: Yıllar boyunca bu beni strese soktu, fakat bugün kendim kararımı verdim. Anladım ki, bunu engelleyemem ancak bundan eğlenenlere karşı da ihtiyatlı ve acımasızım. Denir ki, bunu bir marka bilinirliği olarak da görebiliriz. Bu dalkavukluk!

Raphael C-D: Bana rapor edildiğine göre Paris’te şarap vermediğimiz bir mağaza bizim Corton-Charlemagne’ımızı şişesi 2000 Euro’dan satıyormuş. Bilmek gerekir ki bu şarabın şaraphaneden çıkış fiyatı 100 Eurodor. Ne yapabiliriz? Fiyatlarımızı ikiye mi katlayalım? Büyük şarapların her şekilde pahalıya satıldığını bilerek bu soruyu soruyoruz. Ben bunu reddediyorum, çünkü biz her zaman şaraplarda fiyat/kalite dengesini savunduk.

La RVF: İnsanların sırtınızdan spekülasyon yarattığı gerçeği sizi sinirlendiriyor mu?

Rapael C-D: Bunlar fırsatçı kişiler ve biz sakin olmanın bilincinde olan kişileriz. Bakınız buraya gelip 2 saat degüstasyon yaparak, bize teşekkür edip birkaç şarabımızı aldıktan sonra aynı günün akşamı bizi hamur makinesi yerine koyarak şaraplarımızı internetten 3 katına satışa çıkaran insanlardan hiç memnun değiliz. Böyle bir kişiyi tespit ettiğimiz anda hemen müşteri listemizden çıkartıyoruz ve bu yılda çoğu kez olan bir şey.

La RVF: 2005 Corton-Charlemagne’ı hangi fiyattan satışa çıkarmayı düşünüyorsunuz?

Jean-François C-D: Bu büyük bir düşünce meselesi. Bugün halen karar vermiş değiliz, fakat kesin olan bir şey var ki, o da 2005 damla damla satılacak.

Posted in Bourgogne, Coche-Dury, Fransız şarapları, şarap dünyası | Yorum yapın

Chatus…

Geçenlerde Fransa - Rhone Vadisi’nin batısında Ardeche bölgesine yaptığım bir seyahatte yöre halkıyla Ardeche bölgesi şaraplarını konuşurken “Chatus” üzümünü tanımış oldum… İlginç bir şekilde Fransa’nın en eski üzüm türlerinden olan “Chatus”yu çoğu kişi bilmiyormuş. Sanırım bunun temel nedeni 19yy sonunda “Chatus”nun filoksera yüzünden yok olması. 15 yıl kadar önce bu üzümü tekrar ortaya çıkarmış Fransızlar ve bence bu üzümden halihazırda oldukça keyifli güzel şaraplara imza attıkarını söylemek gerek. Yöredekilerle konuşmamda Rhone vadisindeki diğer bölgelerle rekabette ne durumda olduklarını soruyorum, zira Ardeche bölgesi şarapları diğer yerlere göre daha az tanınıyor ve rekabette zorlanıyor (bu elbette kalite ile de eşdeğer). Kendileri bana yeni nesil gençlerin şarap işlerine girdiklerini ve büyüklerinden aldıkları mirası tutkuyla ileriye doğru götürmek istediklerini anlatıyorlar. Herkes gençlere güveniyor ve şaraba olan tutkularının başarıya dönüşeceğine inanıyor… Ne diyeyim… yorumsuz…

Öneri üzerine daha önce duymadığım ve tanıdğım Chatus’yu denemeye karar veriyorum. Domaine du Grangeon 2008 rekoltesi, bölge Coteaux de l’Ardeche ve “Indication Géographique Protégée” sınıflandırmasında. Şarap koyu bordo renge hakim. Ön burundaki kompeks yapı dikkat çekici. Olgun siyah meyveler, incir, geriden bir süre sonra mürdüm ve menekşe notları, vanilya, karanfil ve füme notlar eşlik ediyor. Damakta tanenler güçlü bir yapıda. Bir süre sonra açılmaya ve daha da yumuşamaya başlayan tanen yapısı orta üst seviye asidite ve gövde ile iyi bir yemek şarabı olduğu izlenimini veriyor. Bitimi yeteri kadar uzun ve meyvemsi. 1 saatin sonunda iyice yumuşayan tanenler ile şarap çok daha keyifli hale geliyor. Bu şarabın ve üzümün ciddi bir potansiyeli olduğu kesin. İleride fırsat buldukça farklı örneklerini ve rekoltelerini tadıp Chatus’yu daha da keşfetmeyi düşünüyorum…

Posted in Ardeche, Chatus, Fransa, Fransız şarapları, Tadım Notları | Yorum yapın

Master of Wine tadımlarının ardından…

Master of Wine tadımlarında farklı kategorilerde tadılan şaraplarımız ve tadımlarla ilgili genel değerlendirmelerimi sıralamak istiyorum:

-          Öncelikle şarap dünyamızın ne kadar küçük olduğunu bir kez daha gördüm. Her ne kadar tadımlara tüm üreticiler katılmamış olsa da şarap dünyamız The Marmara Oteli’nin bir salonuna sığabilecek kadar küçük bir dünya aslında… Bu durum bana göre “Wines of Turkey” platformu haricinde ayrıca bölgesel veya ülke çapında kurumsal bir birlik oluşturabilmeli. Firmalar satış ve pazarlama stratejilerini bu bazda da ele almalı ve değerlendirmeli.

- Tadımlarda şaraplarıyla yer alan tüm şarap üreticilerinin sahiplerinin veya en azından önemli yetkililerinin, satış ve pazarlama ekiplerinin de organizasyon boyunca bulunmalarını dilerdim. Genel olarak çoğu üretici firma sahibini önologlarıyla beraber tadımlarda ve hatta Master Class tadımlarında görmek çok güzeldi ancak bana göre bu tüm katılımcı üreticiler için geçerli olmalı. Çok daha geniş çerçevede bir katılımla tadımlar değerlendirilmeli. Özellikle satış-pazarlama ekiplerinin de bu tadımlarda yer alması sağlanmalı.

- Master of Wine tadımlarının çoğu elbette ki yurtiçi pazara yönelik bir pazarlama stratejisi sağlayacak. Her sene olduğu gibi bu sene de tadımlardan yüksek puan alan veya tadımlarda adını duyuran şarap üreticileri öncelikli hedeflerini yurtiçi pazara verecekler. İsteyen üretici pazarlama stratejisini ortalamaya göre değil de en yüksek puanı veren Master of Wine’ın ismini ve puanını yaparak da kullanabilir ki bu bence bu gayet doğaldır, yadırgamamak lazım. Ancak her şekilde tüm şaraplar için MW’ların her birinin verdiği puanların ve tadım notlarının da resmi olarak açıklanması bence daha doğru olur.

- Hemen bir üstte yazdığımdan yola çıkarak MWların aynı şişedeki şaraba verdikleri büyük puan farklarına da dikkat çekmek gerekir sanırım. Bu fark bazen 15 puana kadar çıkmıştı (ki benim gözlemleyebildiğim kadarıyla bazı şaraplarda farklı MWlar aynı şişe için 75 ila 90 arası bir puanlama yapmışlardı). Bunun nedenlerini ayrıca incelemek gerekiyor. Oluşan bu fark tamamen kişisel bir tercihten mi kaynaklanıyor, yoksa MWların konstrasyonlarında mı bir farklılık göz ediyor, bu durum normal bir durum mudur ya da anormal bir durum mudur? Hepsinin irdelenmesi gerekiyor bence. Zira sonuçta bu tadımı yapan kişiler MW ve bu kişilerin tadım notlarına ve puanlamalarına saygı duymak ve riayet etmek gerek ancak üretici bu kadar tezatlık oluşturan bir puanlamada hangi puanı kendine baz almalı? Tadımda neye göre nasıl bir ders çıkarmalı?

- MWları tadım yaparken gözlemlediğimde hepsinin kendine göre teknikleri ve belli konsantrasyon derecesi vardı diyebilirim. Özellikle Sarah Abott başta olmak üzere Tim Hanni ve Christy Canterburry işi çok daha ciddiye alıyor ve kafalarını kaldırmadan tadım yapıyorlar. Oldukça ilginç bir durum bu zira bu kadar şarabı ardı ardına tadarken bu konstrasyonu kesintisiz sağlamak (üstelik kalabalık bir grup önünde) gerçekten takdir edilesi bir durum. Bunun yanında Ned Goodwin ve Tim Atkin kendi aralarına arada bir Sheri Sauter Moranu’yu da ve bazen de Peter McCombie’yi de alarak eğlenceli muhabbetler ediyorlar, gülüp eğlenebiliyorlardı. Ned Goodwin ve Tim Atkin bazen tadım esnasında sıkıldıklarını (veya yorulduklarını) belli ediyormuşçasına üfleyip püfledikleri de gözlemlerim arasına girdi…

- Daha önce de bazı yazımlarımda ele aldığım gibi senelik düzenlenen MW aktivitelerini belki yılın belli dönemlerinde tekrarlamak gerek ya da bunu daha uluslararası çapta uygulamak gerek. Fuarlar haricinde üreticilerimizin belki ticaret heyetleri düzeyinde şarap ithal eden belli başlı ülkelere MWları çekerek çıkartmalar yapmaları gerek. Uzakdoğu’da veya ABD’de bu tarz organizasyonlar pekâlâ oluşturulabilir. Bunu Wines of Turkey de düzenleyebilir. Üretimi ve finansmanı ihracat yapmaya yetecek olan firmalarımız da bu doğrultuda WOT çatısı altında veya farklı oluşumlarla kendi isimlerini duyurmalılar. Kısacası tanıtımda ve pazarlamada çok daha aktif olmalıyız. Sonuçta 4 yıl olmuş MW etkinlikleri başlayalı, bu son 4 yılda şüphesiz ki Türk şaraplarının dünyada bilinirliği artmıştır ancak bunun ihracat yönünden ve daha fazla tanınma ve tüketilme yönünden getirisi ne kadar olmuştur? Onu da düşünmek lazım…

- Son olarak da Tim Atkin’in sunduğu Robert Parker’dan 100 puan alan Syrah’lar tadımının sonunda Türk şarapları ve şarapçılığımızla ilgili söylediklerine de değinmek gerek. Atkin yerel üzümlerimize ve iklim ve teruar yapımıza uygun üzümlere önem vermemiz gerektiğini söylüyor. Buna benzer bir yorumu tadımlara katılan bir diğer MW Ned Goodwin de yaptı. Bu her ne kadar uzun zamandır konuşulan ve hemen her sene yapılan MW etkinliklerinde ve belki yurtdışındaki belli başlı etkinliklerde dile getirilen bir husus ve kısa ve orta vadede üreticilerimizin bu konuya daha da önem vermelerini diliyorum…

Posted in şarap dünyası | 1 Yorum

“İyiyemek”ler ve cesur şarap eşleşmeleri…

“Sizi bara alalım, orada ufak bir kokteylimiz” var diyor Azzur Restoran’ın şef garsonu… İnce ve güzel bir düşünce… Barbare ve Pamukkale’den beyaz – kırmızı – roze şaraplar eşliğinde keyifli bir kokteyl bizleri bekliyor… Gastronomi yazılarını severek takip ettiğim Zeyno Gürses ve Ebru Erke’nin ortaklıklarında devam eden “iyiyemek.com”un şarap-yemek uyumu etkinliğinde Movenpick Oteli’deki “Azzur Restorandayız”. Restoranın Napolili şefi Giovanni Terracciano bu güzel akşam için deniz mahsulleri ağırlıklı bir menü yaratırken, Türkiye’nin önemli someliyelerinden Serdar Kömbe ise Giovanni’nin mutfağından çıkan bu yemekleri alışılmışın biraz dışında şarap eşleşmeleriyle karışımıza getiriyor… Serdar’la kokteyl sırasında ayak üstü laflıyorum. Serdar bana çalıştığı restoran olan Zuma’dan ayrıldığını ve yakında yeni açılan başka bir restoranda görev alacağını iletiyor. Kendisine başarılar diliyorum… Bu arada bir yandan da karnımız acıkmaya başlıyor doğrusu, ufaktan restorana doğru hareketleniyoruz…

Başlangıçtaki Pascal Jolivet Attitude 2009, AOC Touraine. Tipik bir Loire Sauvignon Blanc’ı diyebilirim. Crispy bir yapıda narenciye, limon, yeni kesilmiş çimen, yeşil elma, yeşil erik ve geriden hafif mineralite hissediliyor. Damakta canlı ve yüksek asiditeli. Burundaki aromalara greyfurt, limon kabuğu da eşlik ediyor. Tipik bir Sancerre veya Pouilly Fume’ye göre mineralite daha düşük belki ama bu haliyle bile bence keyif veren bir S. Blanc.

Serdar Kömbe bu şarabı “Tavada kızarmış Buffalo Mozarellası, İnce Ekmek, Sote Ispanak ve Ançüez Krema Sos” ile eşleştirmiş. Şef Giovanni burada tipik olarak İtalyan antipastilerinde kullanılan Mozarella’yı İnce Ekmek – Sote Ispanak ve Ançüez Krema Sos ile birleştirmiş. Antipastiyi önde tutan ve yoğunluğunu artıran unsur tartışmasız “Ançüez Krema Sos”. Her öğünde nazik bir şekilde tüm masaları dolaşan Giovanni’ye bizim masaya geldiğinde Mozarella’nın nereden geldiğini soruyoruz. Bize Türkiye’den geldiğini söylüyor. Mozarella kızartıldığı için tahminim biraz daha dokusu sert bir peynir tercihinde bulunmuş şef. Öte yandan ıspanak damakta her daim tanenli olduğundan beyaz şarapla eşleşmesi biraz zor. Sauvignon Blanc yüksek asiditesi ile bunu bir bakıma kurtarıyor gibi gözükse de ıspanakla biraz denge sorunu yaşayabiliyor. Ancak yağ-asit dengesi açısından peynirin ançüezli krema sos ile birlikteliğinde şarap iyi bir uyum sağlıyor diyebilirim. Öte yandan damaktaki tuzu da temizleyen bir asiditeye sahip.

Sıradaki şarap “Kracher Beerenauslese 2008” Avusturya’nın önde gelen üreticilerinden Kracher’in “Welschriesling” ve “Chardonnay”den yapılan asil küf Botrytis ürünü iyi bir tatlı şarap. Altın sarısı rengine bürünmüş şarap önden çok hoş fesleğen, tere bazlı baharatsı notlar ile geriden bal, kavun, kuru kayısı gibi meyvemsi aromalara sahip. Damakta dolgun ve canlı ancak asiditenin orta seviyede olması beni biraz yemekle uyumu açısından düşünmeye sevk etti. Orta üst bitimi keyifli.

Serdar Kömbe’nin bana göre yemekteki ilk “cesur” eşleşmesi olan şarap, “Yer elmalı enginar çorbası, deniz tarağı, kaz ciğeri ve mürekkep balığı sos” ile servis edildi. Giovanni’nin belli bir oranda da olsa İtalyanların basite indirgenmiş tariflerini ileri bir boyuta taşıdığı çorba üzerinde birkaç kere düşünülmesi gereken bir yemek. Öncelikle yer elmalı enginar çorbasının kendisi oldukça yoğun ve kompleks bir dokuya sahip. İçinde 2 ayrı eleman kullanmış şef. Bunlardan ilki her daim tatlı şaraplarla (özellikle Botrytis ürünü tatlı şaraplarla) eşleştirilen kaz ciğeri çorbanın tüm dokusu ile bütünleşmiş diyebilirim. Şarap, çorba ve kaz ciğeri inanılmaz zengin bir yapı yaratıyor. Buna mürekkep balığının getirdiği aromatik doku farklı bir zenginlik katıyor. Gelgelelim aynı şeyi “deniz tarağı” için diyemiyorum. Sebebi ise deniz tarağı özellikle mürekkep balığı sosu ile bütünleşince burada belli bir oranda asidite istiyor. Ancak şarabın asiditesi bana göre bu yapıda değil. Bu açıdan biraz geri planda kalıyor. Böyle bir yemeği bilemiyorum (Kaz ciğeri olmadan) iyi bir Burgonya beyazı ile eşleştirsek nasıl bir sonuç alırız. Ancak, Serdar’ı burada kesinlikle kutlamak gerek. Çoğu tüketicinin herhangi bir tatlı şarabı herhangi bir yemekle tüketmediğini düşündüğümüzde, böyle bir eşleşme yemeğe katılanların zihinlerinde farklı bir yer edinmiştir diye düşünüyorum. Standart eşleşmelerin dışında alternatif ve bence oldukça keyifli bir eşleşme olmuş diyebilirim.

Devam eden menüde yemekte bir yandan deniz mahsulleri yer alırken Serdar bu yemeklere ”kırmızı şarabı” uygun bularak duruma farklı bir açıdan bakıyor…

“Likya Vineyards Syrah 2010” ile “Ev yağımı Istakozlu ‘tonnarelli’ domates ve fesleğen sos” alternatif bir birliktelik oluşturmuş. Önyargılardan arınmış olarak kafasındaki şarabı menüyle eşleştirmiş olması bence önemli. Likya Vineyards Syrah, önden kırmızı ve karabiber notlara arkadan kara orman meyveleri, tütsü ve isli aromalara sahip. Devamında ise tarçın, karanfil ve vanilya…

Damakta ise baharatsı yapı biraz daha güçlü gibi. Ben özellikle karanfil notlarının baskın olduğunu hissettim. Geriden sedir ve odunsu notları ile siyah kiraz ve böğürtlen bazlı meyveler geliyor. Diri bir asiditeye sahip. Tanenler ise soft yapıda. Belki belli bir oranda dilue gibi ancak bu bence yemekle uyumunu olumlu yönden etkiliyor. Orta gövdeli ve baharatlı bitimi orta-üst seviyede. Ve hafif acılık hissediliyor.

“Primi Piatti” kıvamındaki Tonnarelli bir çeşit spagetti kıvamında (spagettiye göre biraz daha kalınca) bir makarna türü. Tam olarak “al dente” kıvamında pişirilmiş. Bol domates soslu bir makarna olunca ister istemez şarabın asiditesi önem kazanıyor. Bence Likya Syrah bu noktada sırıtmıyor. Özellikle tanen yapısının soft olması da şarabın yemekle olan dengesini sarsmıyor. Genel olarak fesleğen ve domates birlikteliği zaten bir İtalyan klasiği iken buna ıstakozun diri ve etsi yapısı da ekleniyor. Istakoz bu sosa makarna ile bence yakışmış. Tabi ilerde evde böyle bir sos yapmak istense ıstakoz yerine karides de kullanılabilir diye düşünüyorum.

Sırada “segundi piatti” yani ana yemek tabağımız var. Şarap bir Yeni Zelanda şarabı “Seresin Leah Pinot Noir 2007” ve yemek ise “Kabak ve kuşkonmaz üzerinde ızgara deniz levreği kum midyesi ve limon sos ile”.

Serdar ana yemekte de bir deniz mahsulünü kırmızı şarapla birleştirerek, en azından tüketiciye alternatif bir seçenek sunmuş oluyor.

Önce Seresin Leah Pinot Noir’dan bahsetmek gerek. Vahşi yani doğal maya ile fermante edilen şarap 11 ay meşe fıçılarda olgunlaştırılmış. Şarabın hafif soğutulmuş olarak servis edilmiş olması yemek açısından bir avantaj. Şarap bol kırmızı meyve, çilek, geriden çok keyifli kakao notlarına sahip. Damakta çok canlı ve soft bir yapıda. Bitimde belirli bir mineral yapısı da var.

Pinot Noir’ın canlı asiditesi ve kompleks dokusu yemekteki yağlı yapı ile belli bir bütünlük sağladı. Kuşkonmaz bu yemekte olmazsa olmaz bir şey gibi gelmedi bana. Piyasada Güney Amerika’dan ithal edilen kalın ve uzun kuşkonmazlardan kullanılmış yemekte. Sanki daha mevsiminde ince kuşkonmazlardan olsa biraz daha dengeli olabilirdi. Buna rağmen sebzelerin, levrek, midye ve limon sos ile bütünleşmesi kesinlikle başarılı. Şeften limon sosu kum midyelerini pişirirken geride kalan su ile yaptığını öğreniyoruz. İleride kendi tariflerimizde denemek üzere önemli bir bilgi bizim için :)

Tatlı olarak sunulan “Kestaneli çikolata mus Müvenpick armut sorbet ve mandalina sos” ile “Quinta do Noval Colheita, 1995” eşleştirmiş Serdar. “Quinta do Noval Colheita” iyi bir Tawny Port örneği. 2009’da şişelenmiş olan şarap her zaman olduğu gibi çikolatalı tatlılarla yine iyi uyum sağladı. Bir yandan şarabı keşfetmeye çalışırken diğer yandan “Kestaneli çikolata mus”un üzerine mandalina sos döküyor servis elemanları. Bu şekilde küre halindeki çikolatanın erimesi ve içindeki “mus”un ortaya çıkması sağlanıyor. Tatlı bu şekilde görsel açıdan da keyifli bir hal alıyor.

Tatlı servisi ile beraber lezzet dolu akşamımız sona eriyor. Azzur Restoran’a şef Giovanni’nin yemeklerini tekrar keşfetmek üzere gelmek gerektiğini düşünerek yemek sonunda servis edilen Limoncello’ları yudumluyoruz. Limoncello yine şef Giovanni’nin kendi ürünü. Leziz yemeklerin ve şarapların tadı damağımızda iken şef Giovanni ile Someliye Serdar Kömbe’yi tebrik ederken, yemeği organize eden Zeyno Hanım ve Ebru Hanım’a teşekkürlerimizi sunarak başka bir organizasyonda buluşma dileklerimizi ileterek mekandan ayrılıyoruz.

Posted in Avusturya şarapları, Chardonnay, gastronomi, istanbul, Likya, Loire Vadisi şarapları, Pinot Noir, Port, Portekiz, Restoranlar, sauvignon blanc, Shiraz/Syrah, Tadım Notları, Tatlı şaraplar, Welschriesling, yemek-şarap uyumu, Yeni Zelanda Şarapları | Yorum yapın

Tadım notları: Domaine Tempier – La Tourtine 2006 – Bandol

Bundan bir süre önce tadımını yaptığımız Güney Fransa’daki Bandol bölgesinin en önemli üreticilerinden Domaine Tempier 60′lı yılların sonundan itibaren tek bağdan şarap üretimine başlamış. Bu bağlardan biri “Migoua” diğeri ise “La Tourtine”. Tadımını yaptığımız “La Tourtine” 6,5 hektar bir alanda en az 40 yıllık asmalara sahip. Bandol’deki “Le Castellet” köyünün güney yamaçlarında bulunan bağın üzümlerini ve şarabın da kupajını Mourvedre (%80) Grenache (%10) ve Cinsault (%10) oluşturmakta. “La Tourtine”in toprak yapısı killi ve kireçli taşlardan oluşmakta.

Doğal maya kullanılarak üretilen şarap 18 – 20 ay kadar fıçılarda olgunlaştırılmış. Koyu bordo rengindeki şarap burunda oldukça yoğun, kompeks ve aromatik bir yapıda. Burunda kara orman meyveleri, mürdüm, siyah kiraz, meyan kökü, topraksı, deri notları, nane ve belli bir süre sonra s. zeytin ve kakao tarzı notlar da belirginleşiyor.  Damakta tanenler soft ve zarif bir yapıda. Asidite orta seviyede. Oldukça kompleks ve damakta hafif mineral bir yapısı da var, bitime doğru geriden hafif lavanta, tarçın  ve baharat çağırışımları hissediliyor… %14,5 orandaki alkol neredeyse kendini hiç hissettirmiyor. Son dönemde içtiğim en iyi şaraplardan biri diyebilirim…

Bu arada hazır roze “mevsimi” gelirken, Bandol bölgesi rozelerinin de oldukça iyi ve keyifli olduğunu eklemek gerek. Ayrıca Marsilya ve Provence bölgelerine yakınlığı ile Bandol’a yapılacak bir şarap-gastronomi gezisini imkanı olanlara şiddetle tavsiye ederim…

Posted in Bandol, Cinsault, Fransa, Fransız şarapları, Grenache, Mourvedre, Tadım Notları | Yorum yapın